Meksika yapımı Miss Bala senaryosu ve yönetmenliği tek elden çıkmış ana akım filmlerin dışında toplumsal gerçekçi özgün bir yapım.

Bölgede son 5 yılda yaklaşık 50 000 insanın uyuşturucuyla mücadele savaşı sırasında öldüğü ve çoğunluğunun masum olduğu biliniyor. Miss Bala’nın konusu, birçok masum insanın kurban olduğu uyuşturucu savaşını anlatan bir dram. Yönetmen Gerardo Naranjo genç bir kadının hayalleri üzerinden kurduğu hikayeyle gerçekçi bir bakış sunuyor izleyiciye. Bir gece kulübünde narkotik polislerinin işlediği cinayetleri rastlantı sonucu görünce filmin kahramanı Laura Guerrero uyuşturucu şebekesinden kurtulamaz. Arkadaşının peşinden diskoya gitmiş ve en yakın arkadaşını o gece klübünde kaybetmiştir.

Başına gelen felaketleri bir polise anlatmaya kalkar ve olanlar olur… Kendini uyuşturucu şebekesenin patronunun ellerinde bulur. Sürekli mermilerin havada uçuştuğu, sayısız inasanın öldürülüp atıldığı acayip bir kovalamacanın içindedir artık. Kaçacak yer ve güvenecek bir kurum ya da insan yoktur. Şebekenin bazı işlerinde kullanılır. Bir anda hayalleri anlamsızlaşır ve hayatı kirlenir. Saflığının, cehaletinin ve güzelliğinin kurbanı edilmiştir ne yazık ki.

Genç yönetmen olayları Laura’nın gözünden anlatır. Güzel kadının gözlerine yerşelen şaşkınlık, korku, panik, gittikçe büyüyen umutsuzluk ve çıkışsızlık dolaylı bir anlatımla seyirciye hissettirilir. Çoğunlukla çatışmaları direkt vermek ya da diğer karakterleri merkeze koymak yerine kamera yakın plan çekimlerle Laura’ya odaklanır. Güzel ve genç kadın, uyuşturucu ticaretinin ortasındaki akıl dışı şiddetin içinden çıkamaz. Ancak daha tuhaf olan ise ülke sokaklarında yaşananların kanıksanmış olmasıdır. Öyle ki katıldığı güzellik yarışmasında bile çetenin aktif rol alması Laura’dan başkasını şaşırtmaz. Laura son derece pasif bir piyondur ve Hollywood kahramanları gibi imkansızı başaramaz. Atlayamaz, çeteyi atlatamaz, cin fikirli tuzaklar kurup narkotikçi polislerin şebekesini çökertemez. Ana akım film matematiğinden uzak bir yolda tökezleyip durur kahraman.

Ancak anlatı aksiyon filmlere özgü ortalama tempo ve hızı yakalamayı başarmıştır ya da tercih etmiştir demek daha doğru olur herhalde. Tansiyon hiç düşmez, şiddet azalmaz, hız kesilmez ve ‘normal olan da budur zaten’ atmosferi iyice pekiştirilir. Çünkü düşmeyen tansiyon çokta yüksek değildir ve izleyici de dahil olmak üzere silah sesleri, cesetler, kovalamaca sahneleri belli bir ritim de devam eder. Böylece sıradanlaşır, normalleşir. Kimin iyi kimin kötü olduğu iyice bulanır. Suçlunun suçsuzla ayırt edilemediği gerçeği, yönetmenin bulanık ve karanlık çekimleriyle desteklenir.

Güzel kızın çıkışsız çabalamaları, bir süre sonra izleyiciyi de sıkar. Çünkü seyircinin özdeşleştiği karakterin çaresizliği ve sıradan insanlardan hiçte fazla olmayan marifetsizliği seyirciyi de koltuğunda hapseder. Anlaşılır ki bu kızın kurtulacağı ve seyirciye bir oh dedirteceği yoktur! Yönetmenin Laura üzerinden yaratılan gerçekliğin de, yarı gerçek imgelerin izleyicinin bilinçaltısının da yardımıyla keyifli bir özdeşleşme yaşatmak gibi klasik bir hedefi yoktur. Naranjo geleneksel dramatik anlatı yapısının dışında sinema diliyle, izleyicinin eleştirel bir tutum almasına olanak tanımak ister.

Zira Naranjo ülkesinin gerçeklerine ayna tutarken tatmin ve rahatlama sağlayan bir film yapmak yerine, en azından yaşanan acı dolu olayların bir kısmını resmetmeyi tercih etmiştir. Suç, bölgenin doğal yaşam biçimi ve silahlar adeta doğanın en doğal sesleridir. Ne kadarı saf gerçek ne kadarı aksiyon bir film örgüsünün ihtiyacı gereği olursa olsun, sonunda inandırıcılık yakalanmıştır. Naranjo seyirciyi keyifli hayallerden çekip çıkarır, gerçeğin çetin yollarına iter. Ortalama seyirciyi de sıkan budur. Günlük yaşamın sıkıntılarından kurtarıp, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız bir hikaye yerine finalde hikayenin bir sonuca bağlanmasıyla beklenen rahatlama (katharsis) yaşanmaz. Kendi de rahatlayaman Naranjo, seyirciyi de rahatlatmak yerine gerçekleri ortaya dökerek can sıkmayı tercih eder.

Şenay Tanrıvermiş

Reklamlar