Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Jin’in romanı yazılır! Bazı romanlar için benzeri bir yorumu duymaya çok alışmıştır sanatseverler. ‘Ah keşke filmini çekseler!’.

Aynı duyguyu Jin’i izlerken yaşadım, bu filmin romanı yazılır, şiiri yazılır, makalesi, analizi, politik ve sanatsal boyutları üzerine birçok çalışma yapılır, yapılmalıdır.

Hem çok ilham verici zengin bir kaynak oluşturduğu, hem de ters bir bakış açısı yarattığı için. Reha Erdem 17 yaşında bir taraftan katil öte yandan kurban genç bir kızın dağlarına sıkılan kurşunların yankısında çarpan bir yüreğin çarpışmasından müthiş bir yapı inşa ediyor. Başrollerde genç bir kız, yaralı bir asker, bolca börtü böcek, yılan, ceylan, geyik, at, eşek, ayı, taş, kaya ve ağaçlarla temposu hiç düşmeyen derin bir iç ve dış savaşın çatışmasından gerçekçi bir destan yazıyor.

Yönetmenin çözümlemesi ve ulaşılması zor güçlü görselleri bilinçaltı mitlere, masal dünyalarına ve kodlara çomak sokuyor ve çok katmanlı, farklı bir tat izleyicinin hafızasını yeniliyor.

Savaşın vahşetinden korkan rüzgarın, suyun, hayvanın, insanın kaçacak hiçbir yerinin kalmaması ve yaralanan doğanın sığınak olamaması büyüleyici bir realiteyle yüzleşmeyi sağlıyor. Hiç propaganda yapmadan, ezbere yanaşmadan, ben veya öteki demeden çekilen çatışma da ezilen insan oluyor maalesef. Gümbür gümbür bir masumiyet ve çığlık çığlığa sessiz, sözsüz bir monolog, diyaloglarla uzun uzadıya anlatılacak her şeyi özetlemekten bile kaçınıyor.jin

Sadece hissettiriyor, sezdiriyor, ürkütüyor. Bir çocuktan katil yaratan politikaların en ücra dağın sarp kayalıklarında kocaman vahşi hayvanları bile nasıl korkuttuğunu resmediyor. Jin’in koca dağlara dar gelişi ve kendine güvenli bir kuytu bulamamasının ardında askerin türküsüyle gerillanın suyu, ekmeği, havası kesişiyor.

Tecavüzün, fırsatçılığın, vahşetin ve kötülüğün milliyetinin olmadığı yara bere içinde genç bir kız üzerinden açığa vuruluyor. Ağaca bağlı bir atın hüzünlü gözlerini, yaralı bacağıyla heybesindekileri getiren sahipsiz bir eşeği, inine sığınan kocaman ayıyı, bombardımana tutulan ağacın titreyen yaprağını, ufalanan kayanın tozlarını ve soluğundan korkan kızın yalnızlığını çıplak bir gerçekçilikle masala, sürrealizme veya şiire öykünmeden kat kat soyuyor Reha Erdem. Nüvesine giriyor canlının…

Ancak bütün türlere değerek ve hepsini alevlendirerek içimizdeki yangını ete kemiğe bürüyor.

Senaryo yazma aşaması merak uyandırıyor böyle olunca. Acaba diyor insan sahne sahne baştan böyle yazmış mıydı? Yoksa tabiatın şiiri kendi gerçeğini çekerken yazdırmış mıydı? Yaratıcı sanatçıların ön görü ve sezileri miydi çekilenler yoksa hesaplı, planlı bir senaryo ürünü müydü Jin? Sıradan hayal gücüne sahip sanatseverde aciz sorular ve yetersizlik duygusu uyandırıyor ‘Jin’ gibi yapıtlar.
Böyle olunca haliyle biraz romantik, biraz fazla tarafsız kalma gayreti ve biraz da karakterin motivasyonsuzluğu gibi girdaplara düşmüyor değil film. Ama olsun!

Çünkü böyle motivasyonsuz, taraflıyken kararsız ve romantizmi amaçsız/tarifsiz insanlar olduğunu biliyoruz bu hayatta. Hayat Var’ın küçük kızları büyümez bazen ve bazı büyümeyen karakterler bu yüzden büyüktür zaten.

Filmin sonunda insanın ‘Memleket isterim, Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun’ mısralarına ‘herkesin bir mezarı olsun’ diye bir mısra ekleyesi geliyor.

Reklamlar