Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

Ohhhh epeyidir şöyle kıvamlı bir Fransız filmi izlememiştik, çok iyi geldi doğrusu! İster bir markanın direkt reklamı olduğu için eleştirilsin, ister tüketim kültürünün en kuvvetli atar damarı modayı yücelttiği için suçlansın, ister ideolojik olarak kapitalizmi doğruluyor gibi görünsün, film iyi olunca hakkı teslim edilir.

yves-saint-laurent-1395233850Anlatı bütünlüğü, seyirciye başlar başlamaz geçen yoğun duygusu, seyir zevkiyle mest eden estetik anlayışı, çok başarılı cast çalışması, son derece dengeli oyunculuk performansı, mekan ve sanat yönetiminin zarif dünyası ve şahane müzikleri ile ohh be dedirtiyor. Kaldı ki film moda fetişizmini doğrulamak ya da temize çıkarmak için değil, modanın içine doğmuş sanatçı ruhlu birisinin iniş, çıkış ve üretim sancılarını anlatıyor. Yves Saint Laurent’in genç yaşta markaya dönüşme süreci ve daha çok iç dünyasına dair bir kesit denilebilir film için. Hastalıklı ve yüksek beklentili sessiz bir annenin gizli ihtiraslarıyla büyüdüğüne işaret eden açılış sahnesi Yves’in kişiliğinin oluşumunu açıklayan anahtar sahne sayılabilir.

Genç yaşta omuzlarına yüklenen dev bir marka sorumluluğu zaten hastalıklı seyreden üretkenliğini hem tetikliyor hem kilitliyor. Ne var ki içindeki cevher zaman zaman küçük travmalarla solsa da asla sönmüyor. Modanın sanat olmadığını söyleyen ancak model çizmeden var olamayan Yves’in çelişkileri acı, heyecan ve aşk dolu bir yaşam sürmesine neden oluyor. Modanın dehası olarak takip edilen adamın eşcinsel kimliği ve aslında Cezayir’le olan duygusal bağı sanatçıyı içten içe iki kere ötekileştiriyor. Ancak tam merkezde, tüm ışıkların, alkışların odağında yaşayıp kaymağın kaymağı bir kesime hitap etmenin saklı sıkıntısının ip uçları da filmde bolca hissettiriliyor.

Aslında insanların markalar aracılığıyla kendilerine yeni bir kimlik, imaj satın alma ihtiyaçlarından doğan saçmalık film boyunca zarif, estetik ve dolaylı kodlarla sezdiriliyor. Yani gizliden ve inceden bir moda eleştirisi bir marka yaratıcısının biyografisinde kapalı göstergelerle tam olarak açığa çıkartılmasa da, örtü hafifçe kaldırılıyor sanki.

Modacının dünya giyim kültürüne kattıkları aslında devrim niteliğinde olsa da vurgu daha çok çalkantılı iç dünyasına yapılıyor. Kadınları ilk kez erkek kıyafetlerine has işlevsel rahatlığa kavuşturan yani hem şık hem rahat hareket eden kadın giyimini yaratan Yves Saint Laurent’in modaya katkıları hızla geçiliyor. Dolayısıyla ana mesele moda güzellemesi sayılamaz. Hatta belki Yves Saint Laurent’in biyografisi bile değil konu, çünkü bize Yves’in gözü kara aşığı gözünden Yves anlatılıyor.

Film merkezde, aşık bir adamın sevgilisine sahip olma, başa çıkma, savaşma ve asla vazgeçmeyi aklının ucundan bile geçirmemesini küçük harflerle büyüterek veriyor. Kariyerinin ilk yıllarında bir moda şovu sırasında ise Pierre Bergé ile tanışan Yves’in yaşamı tamamen değişiyor. Çünkü birbirlerine sadece aşık olmuyorlar, Pierre iş hayatından sosyal ilişkilerine kadar her türlü ayrıntının karar merciine dönüşüyor artık. Adeta Yves’in aşığı değil sahibi oluyor. Ancak sanatçı ruhlu dehayı zapt etmek elbette hiç kolay olmuyor ama Pierre inat, sabır ve tutkulu bir aşkla yaşam boyu süren sessiz savaşta bir kere bile şikayet ya da isyan etmiyor. Aşkı için savaşması gereken liste ne kadar güçlü ve kalabalık olursa olsun sessiz, sonsuz ve sağlam bir duruş ve olgun bir vazgeçmeyiş filmi denilebilir bu yüzden.

Bazen ülkenin en güzel kadını bazen en yakışıklı erkeği, koskoca beklentilerle Yves’in arkasında mı yoksa sırtında mı taşıdığı belli olmayan ailesi, moda dünyasının devleri, basın ordusunun aç gözlü magazincilerine karşı durması gerekse de vazgeçmeyi hiç düşünmeyen aşığının gözünden Yves’i görmenin ve hissetmenin farklı katmanları filmi zenginleştiriyor. Pierre en baştan affetmeye, çeki düzen vermeye ve Yves’i koşulsuz sevmeye karar veriyor. Bu karar hiç sorgulanmıyor bile! Kıskançlık gibi kimi yakıcı duygulara yenilmek yerine kendini bastırıp duygusunu yenmeye çalışıyor.

Film Laurence Benaim’in kitabından Jalil Lespert yönetmenliğinde sinemaya uyarlanmış ve başrol oyuncusunu ise Pierre Niney son derece etkileyici bir performansla canlandırıyor. Detaylı, temiz ve titiz tüm öğeler tam seyirlik zarif bir film çıkartıyor. Ancak İbrahim Maalouf’un büyülü müzikleri filme öylesine iyi yedirilmiş ve uyumlanmış ki tüm diğer öğelerden bir adım öne çıkıyor. İçinde jazz, pop ve bazen yerel tınıların duyulduğu müzikler cidden unutulmaz film müzikleri listesine gireceğini hemen müjdeliyor gibi. Netice de Fransız havası etkiliyor işte…

 

Reklamlar