Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

 

Wes Anderson’un filmlerinde ne olduğu, ne olacağı ve nedenleri önemsemez öncelikle her biri usta ressamların fırçasından çıkmış yarı hayali yarı gerçek mekanlarda ve pek tuhaf insanlarla keyifli vakit geçirirsiniz. Yönetmen yaşamı şiirsel, ironik ve büyülü bir uyumsuzluk içinde anlatır ancak inanmanızı değil daha çok hissetmenizi talep eder sanki.

Karakterlerini dağ tepe dolaştırır, neredeyse mutlaka tren yolculuğuna çıkarır, son derece anlaşılmaz bir naiflik içinde bunaltır ve her biri büyük starların canlandırdığı karakterleri kendi kendilerinin parodisi gibi hissettirerek bunalımlarını hafifletir. Boyama kitabı saflığı, netliği ve renkliliğinde tek boyutun içinde çok katman yaratmayı başarır. Anderson’un başarısı ve farklılıklarından biri bu eşsiz özelliği olabilir. Çünkü karakter derinliği yaratmak yerine sığ ve net kişiliklerin kendi sığ sularında çırpınmasından, boğulmasından ya da derinlere dalmaya çalışmasından eşsiz, sempatik, saf ve çarpıcı kahramanlar yaratır.

buyuk-budapeste-oteli

Ayrıca filmlerinde her zaman karakter sayısını fazla tutarak karakter derinliği yaratmada farklı bir yol izler. Tek kişide bolca kahramanlık, anti-kahramanlık ya da çelişkili kişilik özellikleri yerine çok kişide tek boyutlu arayış ve yaşam beklentileri göstererek ortaya karışık, rengarenk, zengin ve lezzetli bir şölen sunar. Kısacası gerçekte olmayacak karikatürümsü, ironik ve şiirsel karakterler ve bu karakterin şık duracağı özel, güzel ve ilginç mekanlar yaratarak gerçekçilikten uzaklaşır, uzaklaştırır.

Ancak katı gerçekten çokta uzağa gitmeden arada bir yerde tutunur. Uykuyla uyanıklık arasında tatlı gerinmeler gibi… Sinemasever büyükler için son yılların en eğlenceli masalları genellikle bu karakter ve mekan buluşmasının ve birbirine mükemmel yedirilmesinin kıvamlı sonucudur. Dolayısıyla Anderson’dan masallar izlemeye bayılırız…

Filmin konusuna gelince bu kez bir aile yapısı ve bir çatı altında çatırdayan ilişkiler, çatlatan yalnızlıklar, görüş ayrılıkları ve uyum sağlayamayan bireylerin sıkıntısı anlatılmıyor. Ancak Anderson sanki bu kez hayali bir dünyada kurduğu atmosferin çatısını bir otel bünyesine sığdırıyor gibi.

Ev değil otel, aile değil otel çalışanları ve müşterileri arasında gelişen ilişkiler ve çok sembolik bir soyutlamayla kurduğu olay örgüsü tamamen katı dünya gerçeklerini kıra döke ilerliyor. Bir kez daha hatırlatmakta fayda var ki gerçeği inkar etmez sadece tatlı tatlı esnetir. Yönetmen atmosferi, mekanları ve aslında egemen dünyada ‘kaybedenler’ olarak nitelendirilecek karakterleri öylesine iyi birbirine yedirir ki inandırıcılık sorunu kalmaz. Artık başka bir boyutta Tim Burton’un karanlık filmlerini anımsatır ancak gökkuşağı etkisinde tuhaf bir huzur yaratır Anderson. Renklerin ayrıca renk kazandığı bu dünyada hüzün sıradanlaşır ama dokunur, mizah kahkahaya boğmaz ama mutlu eder.
M. Gustave (Ralph Fiennes) bir concierge şefidir ve yaşlı kadınların ‘tüm ihtiyaçlarını’ büyük bir sevgi ve soylulukla karşılar.

Zero Mustafa (Tony Revolori) lobide çalışmaya başlar ve ilginç bir ikili oluştururlar kaldı ki tek başlarına da yeterince ayrıksıyken birlikte yol alışları anlaşılmaz ancak şirin bir resim oluşturur. M. Gustave’a yaşlı, soylu ve zengin bir müşterinden kalan büyük bir mirasın peşinde birlikte savrulurlar. Gustave ile Sıfır’ın içinde koşturduğu sokaklar, atlattıkları tehlikeler ve alt ettikleri tüm kötülükler neredeyse oyuncak müzesi estetiğinde mükemmel mekanlarda bir kez daha altı çizilmiş iyimser bir dünya taratır.

Bu dünyadaki her uyumsuz, kaybetmiş karakter seyirciye de yalnız değilsin diye fısıldar hafifçe. Ancak bu fısıltı sesinde incitici bir damar ve tona yer vermez usta yönetmen. Kendi aurasına has alayla dünyanın haline ve halimize gülümsetir. Çoğu depresyonlu, mutsuz karakterin sağlıksı ve açıklanamaz umudunu saçma da olsa haklı ve anlaşılır kılar. Yönetmenin her birine kendi imzasını attığı uyumsuz karakterler yürümez de uçarlarsa normaldir, obsesyonlarını somutlaştırır her sahnede önünüze koyarlarsa beklenir, tiyatro sahnesi tadında tiradlar atarlarsa çekilir, velhasıl sevilir.

Nasıl sevilmesin ki Anderson’un her sahnedeki özenli, şık ve takıntılı simetri hastalığı sonucu görsel ziyafeti ve ziyafet atmosferinin yarı uykuda yarı uyanık tuhaf bir bilinçle hareket eden karakterleri… Üstelik yıldızlar geçidi kadrosu ve kemikleşen oyuncuları bu filmde de seyir zevkini katmerleştiren performanslarla karşınızdayken bu film elbette izlenir. Adrien Brody, Mathieu Amalric, Murray Abraham, Willem Dafoe, Edward Norton ve Jude Law gibi isimlerin yer alması sürpriz içinde sürprizlere tıka basa doyurur.

 

Reklamlar