Bulut Atlası: Cloud Atlas

David Mitchell’ın aynı adlı romanından uyarlanan, aynı zamanda filmin yönetmenliğini de üstlenen Tom Tykwer ve Wachowski kardeşlerin senaryosunu yazdığı “Bulut Atlası” sinema severlerin bir süredir merakla beklediği büyük çaplı bir yapım. Birbiriyle yolları kesişen altı ayrı hikayeden oluşan film hayli geniş bir zaman dilimini içine alıyor: 19.yy’da bir kaşifin hikayesinden tutun da uzak gelecekteki primitif kabile yaşantısına kadar. Her hikaye ayrı ayrı alt metni olan ayrı ayrı kapılara açılıyor. Tam da bu sebeple her hikayenin birebir içine gireceğimiz kadar zaman tanımıyor bize yönetmen, kısa kısa gezintilere çıkarıyor. Çünkü filmin çok yoğun bir alt metni var, anlatmak istediklerinin yanında birbirlerine müzikle bağlanan ve tek başına bir film oluşturacak kadar iyi bu hikayeler aslında sadece bir aracı konumunda kalıyor. Tabi aynı zamanda film teknik bakımdan mükemmel diyebileceğimiz kadar güzel kurgulanmış ve iyi örgülenmiş bir imge sistemine de sahip.

Esasen roman bir distopya. Haliyle filmde sembolik anlatımlar çokca karşımıza çıkıyor. Hatta filmin kendisi sembolik bile diyebiliriz. Bu anlatımı daha akıcı bir şekle büründürüyor. Aynı zamanda eşitlik, özgürlük, inanç, iktidar gibi felsefe ve siyaset biliminin kilit konularına, eşcinsellik, din gibi toplumsal meselelere kendince bir açıklık getiriyor. Altı ayrı hikaye bütünlük içinde aslında hep aynı şeyi anlatıyor. Hatta bu durumu vurgulamak istercesine aynı oyuncular bir çok farklı rolde karşımıza çıkıyor. Oyuncuların ( ve tabi makyaj ekibinin) başarısı da burda ortaya çıkıyor; filmin akışına kapıldığınızda kimin kaç rolde oynadığını fark edemeyebiliyorsunuz. Hala gösterimde olduğundan konusundan ve temel önermesinden çok fazla bahsetmekten yana değilim çünkü filmin güzel yanı bunu izleyiciye direkt vermeyip izleyicinin kendisinin keşfetmesi için açık kapı bırakıyor olması. İzlemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Zira vermek istediği mesajı olumlu bulup bulmamanızdan bağımsız olarak bir kaç defa izlenip uzun uzun analiz yapılmayı hak eden bir film.

Feyza S.demir

Reklamlar

Hasankeyf -Hısn Keyba-Hısn Keyfa -Sab’at aghval-Hısn Logub

Uğur  Yılmazer


Tozlu raflar arasından Hasankeyf dosyasını sık sık çıkartmakta fayda var. Geçtiğimiz günlerde Eylül ayı Sınır tanımaz heykeltraşlar platformunun düzenlediği “Uluslararası Tarihi Hasankeyf Taş Heykel Sempozyumu” ile gündeme gelmişti. Bu etkinlik her yıl aynı tarihlerde 1- 30 Eylül arası geleneksel olarak tekrarlanacak. Dokuz ülkeden 12 heykeltraş boyları 2-3 metreyi bulan heykeller yaptılar. Bu heykellerin çoğunu da Ilısu baraj gölü suların altına terk ettiler. Hasankeyf’in dünyanın ortak mirası olduğunu belirtmek istediler.

Çünkü kısmını şöyle özetleyebiliriz; Batman’a bağlı tarihi bir ilçe olan Hasankeyf ayrıca Mezopotamya bölgesinde bulunmaktadır. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Hz.Ömer (ra) devrinde islam toprakları arasına katılmış. Daha sonra Emeviler, Bizans imparatorluğu, Sasaniler, Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyübiler, Akkoyunlar ve Osmanlılar gibi birçok topluluğun kaynaştığı merkez olmuştur. Cami, Kilise, saray ve şehir kalıntılarıyla günümüze ulaşmıştır. Artuklu dönemi 1101-1232 yılları arası hakimiyet sağladığı dönemde imar faliyetleri başlamıştır. Ortaçağın en büyük köprüsü Dicle köprüsü, Hasankeyf kalesi, Büyük saray Artuklu dönemine aittir. 1232-1260 yılları arasında Eyyübiler ise kaledeki Ulu camii, El-Rızk camii, Sultan Süleyman camii, Koç camii, Kızlar camii, Küçük camii, İmam Abdullah Zaviyesi, Küçük saray gibi eserler bırakır. Akkoyunlular Zeynel bey türbesi ile de bu kültürel miras bize emanet edilir.


Gelin görün ki bu bölge haçlı seferlerine, Moğol istilalarına karşı korunmuş. Biz bu mirası koruyamamış ; 1967 yılında burada iskan izni vererek Hasankeyf’i hırpalamaya başlamışız. Halk doğal olarak evlerini, bağlarını, bahçelerini çevredeki harabelerden faydalanarak yapmıştır. 1978 tarihinde ise sit bölgesi ilan edilmiş fakat definecilerin yağmalarından kurtulamamıştır.

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ın Dünya Kültür Mirası Ölçütleri Açısından Hasankeyf ve Kurtarılma Olasılıkları başlıklı eski makalesinden bu konuyu daha da derinleştirebiliriz; UNESCO’nun 1721 Kasım 1972’de Paris’te toplanan Genel Konferansında Dünya Kültürel ve Doğal Mirasını Korumayla ilgili bir metin hazırlanmıştır. Türkiye bu anlaşmayı 1983 yılında onaylayarak sisteme katılmıştır.
Şu anda ülkemizden dokuz anıt ve sit Dünya Mirası Listesinde bulunmaktadır. Bunlardan Göreme ile Pamukkale doğal ve kültürel sit ; Truva, Hattuşaş, Nemrut dağı , KsantosLetoon, İstanbul , Divriği Ulu camii ve Turhan Melik Darüşşifası, Safranbolu kültürel sit olarak listede yer almaktadır.
Dünya Mirası değeri taşıyan doğal varlıkların, anıt ve sitlerin seçimi ve korunması ile ilgili kural ve koşulları düzenleyen tüzük Dünya mirası Listesi Sözleşmesi olarak anılmaktadır. Dünya Mirası Listesine yeni önerilerin yapılabilmesi için gerekli dosyalar Kültür Bakanlığı tarafından UNESCO’ya iletilmektedir. Kültür bakanlığı himayesinde 1. Derecede arkeolojik ve kentsel sit alanı olan Hasankeyf uluslararası düzeyde tanınmasının gerektiğine, doğal tarihi, mimari, özellikleriyle, sonsuza dek yaşatılması bütün insanlığın yararına olduğuna inanıyoruz.
Hasankeyf’in baraj tehdidi altında olması Kültür bakanlığının bu girişimi başlatması için belki bir engel gibi görülebilir. Ancak Kültür Bakanlığı’nın yasa gereği kanatları altında olan anıt ve sitleri gerçekten koruma görevini eyleme geçirmesi, Hasankeyf gibi özel bir ivedilikle Dünya Mirası listesine aday olarak önermesi, şimdiye dek ihmal edilmiş olan bir görevi yerine getirmek olacaktır.
Hasankeyf’in Dünya Mirası siti olmayı hangi gerekçelerle hakettiğini açıklamak, belki onun yaşam hakkını elinden almak isteyenlerin gözlerini açacak, vicdanlarını biraz rahatsız ederek, kurtarma çareleri aramayı kabul etmeleri yönünde ikna edecektir.
Dünya kültürel mirası Listesine alınmak üzere önerilen kültür varlıklarında aranan özelliklerden en az ikisine sahip olması koşulu aranmaktadır.
1.maddesine göre kültürel miras anıtlar, yapı grupları ve sitlerden oluşmaktadır. İnsanın yaratıcı dehasının üst düzeyde bir temsilcisi olması Hasankeyf bünyesinde bulunan Zeynel Bey Türbesi, Süleyman Camii, Köprü ve Kale gibi başyapıt niteliğindeki anıtlarla seçkinleşen bir sittir. Tek tek ele alındığında özellikle kale kapıları ve köprü gibi anıtlar dönemlerinin üstün tasarımları, eşsiz yapıtlarıdır. Nitekim köprü 40m’lik ana açıklığıyla geleneksel yöntemlerle aşılamayan bir strüktür uygulaması olmuştur.
2.Dünyanın bir kültür bölgesinde veya bir dönemde mimarlık veya teknoloji, anıtsal sanatlar, kent planlama veya peyzaj tasarım alanlarında önemli gelişmelere, insani değer alışverişlerine tanıklık etmesi.
Mezopotamya gibi eski dünyanın, insanlık tarihinin beşiği olan bir bölgede bulunan Hasankeyf, Roma çağından Büyük Selçuklulara kadar değişik kültürlerin etkisinde yaşadığı bir yerleşmedir. Artuklu , Eyyübi ve Akkayonlu dönemlerinin bölgesel etkileri yansıtan mimari mirası, burada farklı kültürlerin karşılığını ve bir kaynaşma potası oluştuğunu göstermektedir. Doğudan buraya gelen sanatkarlar, örneğin İran’dan gelen Zeynel bey Türbesi mimarı, bir taş diyarı Hasankeyf’e sırlı tuğla mimari geleneğinin o sırada geçerli olan biçimini getirmiş, Timur’un başkenti Semerkant’ta benzerleri yapılan bir mimarlık ürünü sunmuştur. Böylece 15.yüzyılda Semerkant’tan İstanbul ‘a kadar uzanan coğrafyada, ortak beğeniler oluşmuş seçkin usta ve sanatkarlar çalışmıştır. Bu ilişkileri kurmak ve anlamak uygarlık tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca benzer duyarlılıklar insanları birbirine yaklaştırmakta, geçmişte olduğu gibi bugün de insanlar bu eserler karşısında heyecan duymaktadır.
3.Yaşayan veya yok olan kültür geleneğinin veya uygarlığının ünik veya olağan üstü, ender rastlanan bir temsilcisi olması.
Hasankeyf artık yaşamayan birkaç kültürün izlerini taşıyan ve üzeri yakın çağ kentleşmesiyle zedelenmiş ünik bir ortaçağ kentidir. Coğrafi yeri nedeniyle Suriye ve İran mimarilerinin etkilerine açık olmuştur. Roma ve öncesi kültürlere ait izler henüz tam araştırılmadığından alanın zengin bulgular vermesi umut edilmektedir.
4. Bir yapı tipinin seçkin örneği, ya da insanlık tarihinin önemli bir aşamasını veya aşamalarını gösteren bir mimari ve teknolojik bütünün veya peyzajın örneği olması.
Hasankeyf Anadolu Türk Mimarlığı açısından ilginç yapılar barındırmaktadır. Kızlar camii olarak adlandırılan yapı , benzeri henüz bilinmeyen ilginç bir anıt mezar tipolojisine sahiptir. Zeynel Bey Türbesi, silindirik gövdesi, sırlı tuğla kaplı beden duvarları ve çift cidarlı kubbesiyle, Orta Asya , İran etkileri taşımaktadır. Ayrıca bilinen tek kayalara oyulmuş cami Hasankeyftedir.
5.Geri dönülmez bir değişim karşısında hassaslaşmış olan bir kültürün veya kültürlerin temsilcisi olan , geleneksel insan yerleşimi veya arazi kullanımının seçkin bir örneği olması.
Hepsi tam ayrıştırılarak saptanamamış kültür katmanlarından en belirgin olanlar Roma, Bizans, Artuklu, Eyyübi ve Akkoyunlu dönemleridir.
Bu madde altına güncel olarak şunu ekleyebiliriz Hasankeyf’teki arkeolojik kazının başkanlığını yürüten Batman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdusselam Uluçam , kazılarda Hasankeyf’in 12 bin yıl öncesinin tarihine ulaşıldığı ancak bu yıl yapılan kazının en önemli sonucunun 12.yüzyılda Artuklu döneminde kullanılmış arıtma sistemi olduğu söylendi. Bu döneme ait bir kanalizasyon sistemi ortaya çıkarıldığını ve atıkların üçlü arıtma sistemi ile Dicle Nehrine ulaştığı belirtildi.
6.Uluslararası önem taşıyan sanatsal veya edebi eserler, inançlar, yaşayan gelenekler ve olaylarla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olmak.
Komite bu ölçütü özel durumlarda ve diğer kültürel ve doğal ölçütlerle birlikte değerlendirerek listeye alınma için kullanabileceğini belirtmiştir.
Hasankeyf’in çeşitli efsanelerle ilişkileri bulunmaktadır. Bütün insanlığın veya büyük dinlerin inançlarında bulunan Eshab-ı Keyf’in yedi uyurlar mağaralarının burada olduğu söylencesi vardır.

Hasankeyf ‘in bulunan tarihi eserleri taşımak, benzerlerini yapmak mümkün fakat bu eserler kendilerini ifadeden yoksun olacaklar. Bulundukları yer ile var oldular. Geçirdiği dönemlerden anılarıyla, taşıyla toprağıyla, tarihi kültürel mirası, faunasıyla şimdiki gibi hissetirmeycek.
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde GAP projesi dahilinde yaklaşık 40 yıl ömrü olucak Ilısı Barajı ile 12 bin yıllık medeniyetlerin mirasını sular altına mı terkedeceğiz …

Uğur YILMAZER

Sergi Rehberi; Monet’nin Bahçesi

Empresyonizm (izlenimcilik)

Kısaca özetlersek resme izlenimlerini duyduğu gibi aktarması durumudur. Bu noktada ışığın nesneler üzerindeki etkisini yakalamak bir amaç halini alır. Böylece ayrıntı kaybolur, bütünüyle görünüm önem kazanır. Empresyonizm sanatçıları akademik öğretiler dışına çıkarak doğaya, gündelik yaşam, çeşitli manzaralara yönelmişler. Günün farklı saatlerinde nesneler üzerinde ışığın etkisini yakalamada doğayı bir laboratuvar olarak kullanmışlardır. Bu ilk izlenimleri kaçırmamak içinde fırçalarını hızlı kullanarak sert fırça darbeleriyle yan yana renk tonlarıyla resimlerini oluşturmuşlardır.

Oscar Caude Monet ( 1840-1926 )                                                                                                  

Paris , Rue Lafitte’de dünyaya gelmiştir. Onun resme olan ilgisi karikatür çizimleriyle başlar. Yeteneğini Eugene Boudin adlı yerel sanatçı keşfeder ve onu yağlı boya resme yönlendirir. Daha sonra kendini geliştirmek için Paris’e gider. Burada birçok ressamla tanışır.

1872 tarihinde Monet, Renoir, Sisley, Degas, Cezanne, Pisarro ve Morisot gibi bir grup  bağımsız ressam kendi sergilerini düzenlemek ister. Bu sergi akademinin belirlemiş olduğu kriterlerin dışına çıkamama durumuna da bir tepki olarak yapılır.

1874’te fotoğrafçı olan Nadar’ın (Felix Tournachon)  Boulevard des Capucines ‘teki stüdyosunda bir sergi düzenlenir. Burda bir eleştirmen olan Leroy’un  Monet’nin İzlenim-Gün doğumu(Impression-Sunrise) tablosundan etkilenerek yaptığı yorumlar bu sergiyi İlk Empresyonist sergi olarak belirlemesinde rol oynar. Monet 1880 tarihinde ise ilk tek kişilik sergisini düzenler

Rouen Katedrali resmide empresyonizm akımının en iyi örneklerindir. Günün farklı saatlerinde ışının katedral üzerindeki etkisini yakalamak istemiş üç farklı resim yapmıştır.(Giriş kapısı, Güneş tepedeyken, Mavinin ve altın renginin uyumu)

Monet  ‘Elimden geldiğince farklı etkileri olan bir seri yakalamaya çalışıyorum ama yılın bu mevsiminde güneş o kadar çabuk batıyor ki ona yetişemiyorum. Ne kadar uğraşırsam istediğim şeyi yapamamın yani enstantaneyi yakalamamın da o kadar zor olduğunu anlıyorum, her şeyden önemlisi bu örtü, bu ışık  her yere yayılmış bulunmaktadır.’ bu yorumuyla kendisi ve empresyonizm hakkında bizi fikir sahibi yapar. Amacı ışığın nesneler üzerindeki uçucu etkilerini yakalamaktır. Renk konusunda ise …’renkler parlaklıklarını zıtlıklara borçludur. Öncül renkler tamamlayıcılarıyla birlikte kullanıldıklarında en parlak hallerini gösterir’ der. Bu dönem geliştirilen sentetik boyalarda empresyonist sanatçıların vizyonu doğrultusunda kolaylık sağlamıştır.

Sanatçı son dönemlerinde ise nilüferler, lotuslar ve Japon bahçeleri üzerinde çalışmış. Bu bahçeleri oluşturmuş resmetmiştir. Bu resimlerinde rengin ve biçimin soyut niteliklerini ön plana çıkarmak istemiştir. Yani manzara hakkında görünenin yanında yarattığı hisleri, etkileri, hatıraları sentezleyerek özetlemek istemiştir.1923 yılında geçirdiği katarakt ameliyatından sonra gözleri düzelir.6 Aralık 1926 tarihinde vefat eder.

 

MONET’NİN BAHÇESİ SERGİSİ 

10. yılını kutlayan S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi’nin (SSM) düzenlediği Monet’nin Bahçesi sergisi ziyarete açıldı. SSM, Fransız Ressam Claude Monet’nin hayranlık yaratan tablolarını, Marmottan Monet Müzesi işbirliğiyle sanatseverlerle buluşturuyor. Sabancı Holding’in ana sponsorluğunda 9 Ekim 2012 – 6 Ocak 2013 tarihleri arasında düzenlenecek sergiye; konaklama sponsoru Le Méridien İstanbul Etiler’in yanı sıra Vista Turizm de destek veriyor.

 

 

Sergi izlenimleri

Sergi giriş holünden resimlerin bulunduğu bölüme kadar tarihi kronolojide düzenlenmiş ön bilgiler yer almaktadır. Buradan portre salonuna geçilir. Monet’nin çocukları, karısının portresiyle ailesi hakkında sıcak bir giriş yapılır. Renoir tarafında yapılan Monet portresi de burada yer alır. Ayrıca Auguste Renoir Monet’nin en yakın arkadaşıdır.  Bu bölümde sergilenen paleti  bir anlamda onun renk dünyasını yansıtmaktadır.

 

Bu bölümden sonra şehrin karmaşasından uzak doğa manzaralarına yöneldiği resimleri yer alır. Açık havada resim yapmayı çok sever. ‘Resmini yapmak istediğim tek şey, havanın güzelliği’ der.

Sergi ressamın son saplantısı nilüfer göletleri, lotusları ele aldığı son ve önemli dönemindeki resimlerde yoğunlaşmış. Giverny’deki bahçesinde bu tutkusunu hayata geçiriyordu. Hatta çiçekleri aşılama yoluyla farklı renkler elde etmeye çalışıyordu. Pastoral ortam oluşturmaya çabalamış tekrar tekrar bu alanları resmetmiştir.

Bir diğer önemli konu ise sanatçının gözlerindeki katarakt rahatsızlığı sarımsı görmesine neden olmuştur. Geçirdiği ameliyat sonrası bu resimleri ben mi yaptım diye hayıflanmıştır. Fakat başarısı ortadadır ki bu tarzı ile soyut ressamlara esin kaynağı olur.

Genel olarak Empresyonist resimlere bakmak rahatlatıcı bir durumdur. Bu resimlerde göze hoş gelen yaz manzaraları canlı renkler vardır.

Sergi ile ilgili olumsuz yan Gün doğumu ve Rouen katedrali gibi Empresyonizm akımı öncüsü resimlerini burada görülmesi umulurdu. Büyük bir eksiklik söz konusu diyebiliriz.

 

u.y

 

 

İzlenimcilik D.Spence
19.yy.Avrupası heykel ve resim sanatı ,Zeynep İnankur

 

Dabbe mi ?

.
Filmi dün izledim ve  Hasan Karacadağ filmi ve bekleneceği gibi yine cin suistimali , klişe senaryo, rezalet oyuncu performansları, çakma sahneler, ucuz kurgu numaralarıyla korku yaratma çabaları ve tabiki üç kuruşluk efekler.Fragmandanda anlaşılacağı gibi panarolmal activity’nin taklidini yapmış.

Dabbe  paranormal activity ‘nin türkiye versyonu gibi bakış acılar farklı ama baktıkları yer yanı  , çekim yöntemleri bile aynı  Film nasıl mıydı ? şöyle deyim korku filmi olmasına rağmen ben gülmekten izleyemedim filmi salonda komedi filmi oynuyormuş gibi kahkahalar yükseliyordu..

Boş zamanı olan kişiler için ilk tercih olabilir

.

.

.

D.K.

PROMETHEUS HAMİLELER İÇİN SAKINCALIDIR!

.

Prometheus, kimilerine göre Ridley Scott’un en iyi, kimilerine göre sıradan işlerinden biri olarak kabul edilse de genel olarak usta yönetmenin filmografisi öylesine köşetaşı olmuş yapıtlarla dolu ki karar vermek gerçekten zor. Alien, Blade Runner, Gladyatör, Thelma ve Louise, Cennetin Krallığı gibi sinema dünyasında üzerine kitap üzerine kitap yazılan bir yönetmenin işlerinin üzerinde kafa patlatmak ya cahil cesareti gerektiriyor ya da gerçekten derin bir birikim

Scott ‘Biz kimiz, neden ölüyoruz, neden doğuyoruz, ölümden sonra neler oluyor, nerdeyiz, nereye gidiyoruz, nereden ve neden geldik?’ gibi cevaplaması hayli zor sorular sorarken tempoyu hiç düşürmemeyi elbette yine başarıyor. Seyircinin bu ağır sorularla filmden kopmasına bir an bile izin vermiyor. Scott ‘maymundan gelmedik, uzaylı adamlardan geldik, ama uzaylılar nerden ve kimden geldi tam bilemiyorum’ gibi kopuk ve boşluklarla dolu bir senaryoyla cevaplayamadığı soruları yeni sorularla aşmaya çalışıyor.

Aslında mitolojiye göre Prometheus ateşi çalan ve insanlarla paylaşan bir Tanrı’dır. İnsan yaşamının iktidarının Tanrı’nın değil insanın elinde olması gerektiğini savunur. İnsanların gelişip evrildikçe kendinde çözüm arayan yetkin bireyler olduğu fikrine getirir insanoğlunu. Ancak Scott’un Prometheus’u oldukça dindar ve hatta kapitalist dense yerinde bir sistem içinde hayal kırıklığı yaratmıyor değil. Zira Prometheus varlıklı insanın, büyük bir şirketin aracı olarak karşımızda. Yani kapitalizmin açıklık, sapkınlık ve vicdansızlıklarını eleştiren bir anlatı umarken, dilinden zenginlik övgüsü imaları düşmeyen ve boynundan haç kolyesini çıkarmayan dindar bir filmle şaşırtıyor Scott. Ama yine de usta yönetmen felsefesini aksiyonla öylesine şık ve yerinde sahnelerle filmin genel çatısına dağıtmış ki, izlerken filmden kaçışı imkansız kılıyor. Görsel şölen niteliği taşıyan dengeli, tempolu, ihtişamlı atmosferi, müthiş ses, müzik ve efektleri, yaratıcı dizayn ve mimarisi ile bilim kurgu izleyicisine keyifli bir tatmin sunuyor.

Beğenilir ya da beğenilmez ancak unutulmaz sahnelerle hafızanıza kazılacağını garanti ediyor kısacası. Özellikle kadın izleyiciler için öyle bir hamilelik süreci var ki, hamileler için sakıncalıdır ibaresi konsa yeridir. Bir adım ileri giderek kesinlikle bebek bekleyenler ‘Prometheus’tan uzak dursunlar!’ demek cesareti ve sorumluluğu hissetmekteyim. 2093 yılında geçen filmde sezaryen henüz yasaklanmamış Allah’tan! Çünkü aksi takdirde Elizabeth Shaw’un nur topu gibi bir yaratığı olacak ve devlet baba sahip çıksa da çıkmasa da yaratık tüm insanlığa sahip çıkacaktı. Her hamile kadının içindeki canlının sağlıklı olup olmadığı ve kendi kontrolü dışında gelişen bu durumun nasıl ilerleyeceğii ile bin türlü sessiz ve çok korkulu rüyası vardır.

Scott bu bilinçaltı korkularını öylesine kabusa çeviriyor ki kürtaj bittiğinde izleyici de içindeki her türlü kötülüğe gebe yaratıktan kurtulmanın rahatlığına kavuşuyor. Hiçbir fikir ve felsefesini beğenmeyen eleştirmenler için dahi, kürtaj sahnesiyle sinema tarihinin en çarpıcı ve unutulmaz sahnelerinden birini çektiği için 75 yaşındaki usta yönetmen fazlasıyla takdiri hak ediyor. Çünkü Ridley Scott’un sinema sanatına yakışan dahiyane kamerası ve herkese uymasa da her zaman yaratıcı ve çığır açan fikirleri bitmek bilmiyor.

.

Şenay Tanrıvermiş 

 

 

POE’NUN ‘KUZGUNU’ MCTEIGUE’YA GÜZEL GÖRÜNMEMİŞ!

.
İsmini Edgar Allan Poe’nun ‘Kuzgun’ adlı aynı şiirinden alan polisiye gerilim türündeki film vizyona girdi. Ülkemizde Morgue Sokağı Cinayeti’ kitabı ve ‘Annabel Lee’ şiiri Edgar Allan Poe’nun en bilinen eserleridir. Amerikan edebiyatının temel yapı taşlarından biri olan ve eserleri kadar hazin yaşam öyküsüyle de dünyaca haklı üne sahip yazarın bir filme konu olması, izleyici için oldukça çekicidir elbette. Ne de olsa şansın neredeyse hiç uğramadığı bir yaşam öyküsü söz konusudur.

Yazarın çalkantılı, söylentili sırlarla dolu yaşamı ve ölümü, polisiye bir gerilim için bulunmaz ganimet ve zengin bir kaynak olarak seyirciyi sinemaya götürmeye yetecektir. Daha doğrusu yapımcılar böyle hesaplamış olmalılar. Üstelik filmin yönetmeni daha önce bu türde başarılı işlere imzasını atmış bir isim. Yönetmen James McTeigue, daha önce Matrix serisinin yönetmen yardımcılığını üstlenmiş ve ‘V For Vendetta’yı çekmiş olduğu için izleyici de artı bir beklenti ister istemez oluşturmaktadır.

Dolayısıyla sadece gerilim ve polisiye severlerin değil, edebiyat meraklıların da oltaya takılacağı türden bir albenisi var ‘Kuzgun’un. Poe’nun eserlerinde karanlık insan ruhuna tutulan güçlü fenerin ışık demetlerinden okuyucunun gözleri kamaşır; korku, heyecan, acıma, cesaret, vahşet, şiddet, şefkat gibi birbirinden uzak duran duygular yan yana gelir, iç içe geçer ve inandırıcılığından zerre şüpheye düşülmez. İnsanoğlunun bizatihi bünyesi komple ironi ve çelişki dolu bir yaratık olarak mercek altındadır. İşte bu yüzden üzerine birçok psikanalitik okumalar yapılan Poe’nun eserleri sinemaseverler için de benzer iştahlar kabartır. Yazarın ölümünün sır perdesini aralayacağı müjdesini veren ‘Kuzgun’, edebiyat ve sinema seven sanat düşkünleri için tam bir bozgun olabilir. Çünkü film kaotik bir yazarın delilik sınırlarındaki yaşam mücadelesinden izler taşımadığı gibi ilginç bir polisiye olmayı da başaramıyor.

.
‘Kuzgun’ sisler içinde hızla uçan bir karga ve kadın çığlığıyla açılıyor, sonrasında şömineden sarkan bir kadın koluyla heyecan vaadediyor. Filmde, gerçekle kurgunun karışımını takip ederek cinayetlerin çözüleceği söylense de yaratıcılıktan uzak klişeler söyleneni sık sık inkar ediyor. Bolca sis, maskeli balolar, atlılar, uçuşan pelerinler, klostrofobik mekanlar, oluk oluk akıtılan kan ve arkadan tırmandırılan gerilim müziği klasik bir gerilim filmiyle yetinecekler için tatmin edici olabilir. Çünkü malzemeden kaçınılmadığı gibi aslında zengin içerik çar çur edilmiştir. Koskoca Edgar Allan Poe gibi edebiyat tarihine geçmiş büyük bir yazar Kuzgun’un içinde sıradan bir polisiye kahramanı olarak harcanmıştır.

Gerilim türü filmler seyircide büyük beklentiler, kararsızlık, endişe, heyecan, gerginlik ve korku gibi duygular uyandırmayı hedefler. ‘Kuzgun’da yanlış anlaşılarak bir dizi cinayete sebep veren Poe, gerçekten de çok yanlış, eksik, yüzeysel anlaşıldığı için yeterince iyi bir gerilim de olamamıştır. Bolca müzik destekli, neredeyse hiç sürprizsiz klişeler bütünü bir anlatı olmanın ötesine geçememiştir. Yine de Annebal Lee’ye dinlemek isterseniz, Poe’nun gazete editörleri hakkındaki fikirlerini merak ederseniz, diğer yazar rakipleri hakkında söylediklerini bilmiyorsanız ve tüm öykülerinden derleme yarım yamalak bir potporiye varım diyorsanız ‘Kuzgun’a yavrusu güzel görülebilir.

Anlatının tümüne bakıldığında içinde inanılması güç tezatlar barındıran dengeli sahneler, etkileyici replikler, uyumlu çelişkilerin yarattığı sarsıcı detaylar ve sinema sanatını sevdiren anlar olduğunu atlamamak gerekir. Ne yazık ki, düğümlerin seyirciyi ikna etmesi gereken bir finalle çözülmesi gerekirken film silik bir sürprizle bitiyor. Yetersiz bir açıklamayla çözülmüş bir polisiyenin tatsızlığı ve tatminsizliği finalle yükselmeye hazırlanan izleyiciye filmin başarılı sahnelerini de neredeyse unutturuyor. Sadece Poe sıradanlaşmıyor, yönetmen McTeigue’nun başarılı ve özgün sahneleri de kayboluyor.

Şenay Tanrıvermiş

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Öylece geçerken tranvayla yine dikkatimi çekmişti Karaköy tarafından Bedri Rahmi Eyüboğlu .Bu sefer dahada yorgundu.Rengi solmuş.Yanlızlıktan olsa gerek .Bir hal hatır sormaya gittim ki hiç de iyi görmedim kendisini .Gün gittikçe daha da kötü oluyodu.

Evet.Bahsettiğim Aksu İşhanında duvar kabartması ( Karaköy/İstanbul Seni seviyorum).Restore edilmeye ihtiyacı var .Göz göre göre dökülüp gidiyor.Bir kaç restore girişimi olsada etkili olmamış.

Yetkili ve ilgililere tarihi mirasa sahip çıkmaya davet ediyoruz.

O ki sanatını böyle anlatmıştı.
Bedri Rahmi’nin Atölyesinin Girişinde Asılı Yeminde;

Bugüne kadar resim sanatı alanında
Yapılagelmiş olanları inceleyeceğime
Kendini bütün dünyaya kabul ettirmişler
Arasında beni en çok saranlarını ayırarak
Onlara kendi aramalarımı, denemelerimi
Katacağıma
Alışılagelmiş, basmakalıp, hazırlop
Klişeleşmiş çiğnene çiğnene tadı tuzu
Kalmamış hiçbir şeyi tekrarlamayacağıma
Elimden çıkan her çizgiye
Her lekeye
Her renge
Her beneğe
Kendi aklımı
Kendi tecrübemi
Kendi tasamı
Kendi ömrümü, yüreğimi basacağıma
Aldığım nefes, içtiğim su, bastığım toprak
Gözüm, kulağım, burnum,
Elim, belim, dilim, derim üstüne
Yemin ederim
Yemini bozduğum gün
Burdan giderim

Kısa Bilgi
Bedri Rahmi Eyuboğlu (1911, Görele – 21 Eylül 1975, İstanbul), dünyaca ünlü Türk ressam ve şairdir.
Güzel Sanatlar Akademisi’nde başlayıp Paris’te sürdürdüğü resim öğreniminin ardından yurda dönmüş ve yaşamı boyunca Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders vermiştir. Yazma, gravür, seramik, heykel, vitray, mozaik, hat, serigrafi, litografi gibi birçok formlarda eserler üreten sanatçı, geleneksel süsleme ve halk el sanatlarında seçtiği motifleri yapıtlarında Batı’nın teknikleriyle birleştirerek kullandı. Şiirlerinde de halk kaynağından beslendi; masallardan, söylencelerden, türkülerden yararlanarak, doğa tutkusunu, insan sevgisini, yaşama sevincini, toplumsal sorunları yansıttı. En ünlü şiiri, Karadut adlı aşk şiiridir.
Milletvekili Mehmet Rahmi Eyüboğlu’nun oğlu, Türk aydınlanmasının öncülerinden Sabahattin Eyüboğlu ve ilk kadın mimarlardan Mualla Eyüboğlu’nun kardeşi, ressam Eren Eyüboğlu’nun eşidir.

 

Fidana sormuşlar: – Niçin büyürsün?
– Tohum itiyor, demiş.

Tohuma sormuşlar: – Niçin itersin?
– Toprak rahat bırakmıyor! demiş.

Toprağa sormuşlar: – Niçin tohumla uğraşırsın?
– Sebebini toprak olduğun zaman kulağına söylerim, demiş.

Nara sonmışlar: – Tanelerin kaç tane?
– Yiyenler saysın bana ne, demiş ? …

Güle sormuşlar: -Niçin kokarsın?
– Bu benim ibadetimdir, demiş.

– Kavakağacı sen hiç dua etmez misin? demişler.
– Nasıl etmem demiş; benim boyumun yarısı toprağa gömülüdür.
Benim topraktaki parçam dua eder; ben secde ederim!

Kavağın dibini kazmışlar. Kavak devrilmiş ve devrilirken kavak ağacının dua ettiğini duymuşlar.

Bir buluta sormuşlar: – Güzel bulut, sen niçin ele avuca sığmazsın?
– Ele düşersem beni ata benzetenler arabaya koşar. Bakraca benzetenler kuyuya atar. Ayıya benzetenler oynatır. Mendile benzetenler burunlarını silerdi! demiş.

Yıldızlara sormuşlar: – Niçin bizden bu kadar uzaklarda yanar tükenirsiniz?
– Ya sizin göz bebekleriniz demişler, niçin biz açılırken onlar kapanır?

B. Rahmi

Televizyon

Yol uzun ağırlaşıyorum.Çizgiler gözlerimden uzuyor. Yol gittikçe gidiyor.
Gölgeler biribirlerinini şaçlarını başlarını yoluyor. Kimse görmüyor beklide umursamıyor.Ne olsa gerçek diye kavradıkları görememelerine sebep oluyor .Yol derinleşiyor daha da diplere çekiyorum kendimi bulanıklaşır gibi oluyor .Hemen hemen göremediğim bir son yok.Bilindik geliyor.

Birden bombalar patlıyor ,bir yerde bişeyler uçuşuyor ,dönüp duruyor ama düşmüyor evimin ortasına .Birden cinayet işleniyor duyamıyorum ,sisler artıyor aklım bulanıklaşıyor.

Sıradanlaşıyorum… Yöneliyorum yönetiliyorum.

Sevgiden bahsederken ne demek istiyorlar anlatıyorlar .Şehvetin ortasına bırakıyorlar birden parlak ışıklar her şey güzel gibi ağır ağır ağırlaşıyorsun .Kimse görmüyor beklide umursamıyor seni.Alıyorlar kalbinden sevgiyi çekiyorlar yerine renkli renkli kumaşlar tıkıyorlar. İlk önce sevmeyi unutturuyorlar sana.Devamı yokuştan aşağı yuvarlanıyor üzerine düşüyor kalkamıyorsun .Birilerini beklemene gerek yok sensin sensizliğin üstüne deviren, sesizliğin içinde bağrışların duyulmuyor … Televizyon.

U*y