Tüyap Kitap Fuarı İçin Geri Sayım..

 

Sinema Sokağı Sanat

 Yazar  :  Kübra Akgüç
İletişim :  kubrakguc@hotmail.com

 

  Bu yıl otuz üçüncü kez 8-16 Kasım 2014 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi’nde kitapseverlerle buluşacak.

6888TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği’nin işbirliği ile 08-16 Kasım 2014 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi’nde düzenlenecek olan 33. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, 750 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı, 300 etkinlik ve yüzlerce imza günü ile açılış gününü bekliyor.

Onur Yazarı ve Teması Belli Oldu : 

Kitap Fuarları Danışma Kurulu tarafından alınan kararla sinema eleştirmeni Sayın Atilla Dorsay, 33. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı “Onur Yazarı” olarak belirlenmiştir. Fuar süresince Atilla Dorsay’ın da katılımıyla paneller ve etkinlikler düzenlenecek. Aynı zamanda kitap fuarı, yurtdışından 30 konuk yazarın katılımına ve tematik etkinliklere kapılarını açmaya hazırlanıyor. Bu yıl fuarın teması ise “Sinemamızın 100 Yılı” olarak belirlendi.Edebiyat ve sinemanın önde gelen isimlerinin katılacağı söyleşiler ve paneller, “Çocuk Edebiyatı” başlığı altında okuma saatleri ve söyleşilerin yanı sıra 300 etkinlik daha gerçekleştirilecek.

Uluslararası Salon’da onur konuğu ülke olarak Macaristan yer alacak ve yurtdışından yaklaşık 100 yayınevinin katılımıyla konuk ülke etkinlikleri gerçekleşecek.

33. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı hafta içi 10.00-19.00 saatleri arasında, hafta sonu ise 10.00-20.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek. Öğrenci, öğretmen ve emeklilere girişin ücretsiz olduğu fuarın giriş ücreti 5 TL. Fuarın yayınlanacak imza günleri ve etkinlik programına www.istanbulkitapfuari.com sitesinden ve sosyal medya hesapları üzerinden ulaşılabilir. 33. İstanbul Kitap Fuarı, bu yıl da 24. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı – ARTİST 2014 ile eş zamanlı gerçekleştirilecek.

.

Gecen seneki Kitap Fuarından kesitler : 

 

Reklamlar

2012 Yılında En Çok Satan Kitaplar

Uğur Yılmazer

Sinema Sokağı Sanat logo

Uğur Yılmazer
ugurylmzr@gmail.com

.

OD – İskender Pala  imagesCAQ3BN6Z1

Biliyorum,
“Biz bu ilden gider olduk,
kalanlara selam olsun,” demişti…
Yine Biliyorum,
“Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun.” demişti…
Ve Sevgili’ye gittiği o geceden sonra adının dilden dile,
Aşkının gönülden gönüle dolaştığını da biliyorum…
Şimdilerde ona kimisi Âşık Yunus, Miskin Yunus…
Derviş “Yunus” Varsın onu da desinler.
Ve Türk yurtlarında, onu en çok “Bizim Yunus” diye çağırırlar.
Biliyorum…

 

Mânâ eri bu yolda melül olası değil,
Mânâ duyan gönüller hergiz ölesi
değil.

Ten fânidir, can ölmez
Çün, gitti geri gelmez
Ölür ise ten ölür
Canlar ölesi değil
Y.E.

 

Kimya Hatun – Sinan Yağmur   65688-arda-ya-sabri-ogreten-yazardan-yeni-kitapSinan yağmur 2

“Şems! Ey seyyarelerin en tekinsizi! Çarpacak bir beni mi buldun? İyi ki beni buldun. Hoş âmedî! Hoş âmedî! Seni arıyordum Şems! Ama dağıla dağıla. Seni bekliyordum Şems! Ama savrula savrula…

Allah’ım beni Şems ile yarala! Öyle yarala ki akan gözyaşlarım cehennemi söndürsün. Ağlamaktan kör olup görmesem de cennetini. Sen varsın ya!

Şems, Kimya’nın yüzüne doğru eğilirken, pencereden bir ışık huzmesi süzüldü odaya. Oda göz kamaştıracak bir şekilde ışıkla dolmuştu. Bir gül kokusu yayıldı odanın her yanına. Kimya başını pencereye doğru çevirdi. Hemen ayaklarını dizlerine, dizini ise karnına doğru çekti. Tıpkı bir bebeğin anne karnında durması gibi. Kimya yatağın içinde doğrulmaya çalıştı. Tebessüm etti. Dudağından; ‘Efendimiz… Efendimiz…’
Başı yastığın sağ ucuna düştü.”

Herkes kendi yüreğinin diline uygun kitaplar okur. Bu kitapta okuyucu, içinin içtenlikle dolu sesini duyacaktır. Her bir bakışı ömrünün Şems’ini arayan, her bir adımı özünün aşk kapısını aralayan, Kimya’nın sessiz ağıtına aşkın gözyaşları ile katılan, o saf yüreklerini okuyacaklar.

Sultanı Öldürmek – Ahmet Ümit  imagesCA3NAX3Zsultani-oldurmek 4

“Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?”

Ahmet Ümit’in Nisan ayında yayınlanacak romanı Sultanı Öldürmek bu satırlarla başlıyor. Yıllardır aynı kadını bekleyen bir tarihçinin hikâyesi bu. Şahane bir aşk için harcanmış bir ömrün hikâyesi… Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin’in başından geçen dört günlük tuhaf bir serüven. Sapında Fatih Sultan Mehmed’in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü… Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri “Ulu Hakan”ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika mı? Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü o zaferler ve ihanetlerle dolu günlere yapılan sıradışı bir yolculuk. Ve bu heyecan verici yolculuk boyunca kulaklardan eksik olmayan o kadim soru: Tarih, geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?

“…Ve Sultan Mehmed Han. Mehmed Han oğlu Murad Han oğlu Fatih Sultan Mehmed Han. İki karanın ve iki denizin hâkimi. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi. Kostantiniyye’yi zapt eden padişah. Roma İmparatorluğu’nun doğal varisi, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı ırklardan yepyeni bir millet yaratma aşkıyla yanıp tutuşan kudretli hükümdar. Uçsuz bucaksız ovalarda at koşturan ordular. Kılıç sesleri, savaş naraları, korku çığlıkları. Ardı ardına düşen şehirler, ardı ardına yıkılan devletler, ardı ardına el değiştiren kaleler. Kırk dokuz yaşında dünyaya nam salmış bir hükümdar. Ve değişmez kader. Akşama kavuşan gün. Ecel şerbetini içen insan. Ve Fatih Sultan Mehmed’in şüpheli ölümü. Ve onun iki şehzadesi. İkiye bölünen saray, ikiye bölünen devlet, hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk. Ve iki şehzadenin kanlı boğazlaşması sürerken saray odasında unutulan Fatih Sultan Mehmed Han’ın cansız bedeni…”

Ahmet Ümit, kusursuz bir kurguyla ele aldığı bu cinayet-aşk-tarih örgüsünde edebiyat okurlarının gözündeki ayrıcalıklı yerini bir kez daha sağlamlaştırıyor.

Aklından Bir Sayı Tut – John Verdon  imagesCAP5N303aklından bir sayı  tut 3

Bir adam, posta kutusuna bırakılmış imzasız bir mektup alır. Mektupta şöyle yazmaktadır: “Aklından herhangi bir sayı tut. 1 ila 1000 arasında herhangi bir sayı.” Adam öylesine 658 sayısını tutar. Not şöyle devam etmektedir: “Sırlarını nasıl bildiğimi göreceksin… Küçük zarfı aç.”

“Aldıklarını geri vereceksin Vermiş olduklarını aldığın zaman. Biliyorum ne düşündüğünü, Ne zaman uyuduğunu, Nereye gittiğini, Nereye gideceğini. Seninle bir randevumuz var, Bay 658.”

Sıradanlıklara meydan okuyan, anında başınızı döndürecek ve ilgi çekici karakterlerinin kalp atışlarını tüm gerçekliğiyle hissedeceğiniz bir kitap “Aklından Bir Sayı Tut” kolay kolay unutmayacağınız bir roman.

Küçük Mucizeler Dükkanı – DebbieMacomber  imagesCAHT1HF1 kucuk mucizeler dükkanı3

Kitapları bütün dünyada 140 milyondan fazla satan ve birçok dile çevrilen Debbie Macomber, yürek ısıtan romanlarıyla şimdi de Türkiye’de…

“Artık o eski tasasız kız değilim. Yaşadığım her günün değerini biliyorum. Çünkü hayatın ne kadar değerli olduğunu öğrendim… Hiçbir şeyi, özellikle de hayatı hafife almaz oldum. Artık hiçbir günümü boşa geçirmiyorum. Çektiğim acıların karşılıklarının olduğunu öğrendim…”

Hayatın içinden dört güçlü kadın… Küçük mucizeler, büyük umutlar Ve dostluğun iyileştirici gücüne dair sımsıcak bir hikâye…

Bu kitapta mutlaka kendinizden bir şeyler bulacaksınız!

Hz.Mevlana – Sinan Yağmur  askin-gozyaslari-2-mevlana

En mahrem bir gecenin, en matemli anında akıyordu gözyaşları. Sırların habercileri, hızına yetişemiyordu gözyaşlarının. Çok konuştuk, biraz da susalım. Susalım ve ağlaşalım. Aşkın Gözyaşları sağanağında, yitik cennetimize yol bulalım.

“5 Aralık 1273; Mevlâna gördüğü rüya ile kan ter içinde uyanır. Şems’in seneler önce kaldığı odaya girer. Taş duvarlar, tahta sedir, acem kilimi, odada her ne varsa hepsi Şems kokmaktadır. Bakışları duvarda gezinir. Senelerdir, hiçbir şeyin asılı olmadığı duvarda, bir levhayı fark eder. Okur yazıyı, kopar çığlık, atar kendini avluya. Karla kaplı taş zemine, yüzüstü düşüp bayılmıştır.”

Gözlerini Sımsıkı Kapat – John Verdon   gözlerini sımsıkı kapat

Aklından Bir Sayı Tut’un yazarından, İlk kitaptan çok daha iddialı yeni bir roman Sana Bir Sürprizim Var… Gözlerini Sımsıkı Kapat

New York’un en gözde dedektifiyken, basının kendisine yakıştırdığı isimden hep rahatsız olmuştu: Süper Dedektif. Bir bulmacayla karşılaştığında, mutlaka çözmek isterdi. Gurney’e göre her bulmacanın çözümü için mutlaka bir ipucu vardı.

Peki ya bu sefer yoksa?

Düğün günü öldürülen bir gelin… Ve olaya tanıklık eden yüzlerce davetli. Cinayeti kimin işlediği ortada, herkes kendinden emin ama ya hepsi zekice bir illüzyonla yanıltılıyorsa… Cinayet silahı dahil birçok detayda sürpriz akıl oyunlarını gördüğünde, Gurney tam bir psikopatla karşı karşıya olduğunu anlar.

Gurney şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemleri, soruları ve keskin bakış açısıyla soruşturmaya bambaşka bir boyut kazandıracaktır. Kim daha zeki; Gurney mi, yoksa müthiş bir illüzyondan ibaret katil mi? John Verdon’dan, akıl oyunlarının iç içe geçtiği, sıra dışı bir roman.

İki Cami Arasında Aşk – Mürvet Sarıyıldız  myrvet-saryldziki cami arasında aşk 5

18 yaşında kendi arzusu ile devşirilip payitahtta getirilen Sinan, Karaboğdan Seferi sırasında gördüğü Mihrimah Sultan’a âşık olur. Bu aşk, Sinan’a önce Prut Nehrini on üç günde geçilecek köprüyü yaptırır. Payitahtta dönüşte Mihrimah Sultan’ın evlendirilmesine karar verilir. Sinan ve Rüstem Paşa aday olur. Hürrem Sultan, siyasi nedenlerle kızı Mihrimah’ı Rüstem Paşa ile evlendirir. Elli yaşında ve evli olan Sinan, bu evlilik üzerine kendini sanatına verir. Sarayın baş mimarı olur. Aşkını payitahtta yaptığı hanlar, hamamlar ve camilere yansıtır. Özellikle de aşkını Edirnekapı ve Üsküdar’da yaptığı iki cami arasına gizler. Dünyaca ünlü mimar, Mimar Sinan’ın ve büyük aşkı Mihrimah Sultan’ı anlatan sürükleyici bir roman.

Tanrı Daima Tebdil-İ Kıyafet Gezer – Laurent Gounelle untitled836_Tanri_Daima_Tebdil-i_Kiyafet_Gezer

Mutluluğun kapını çalmasını bekleme, sen ona git Hayatını değiştirecek roman bu işte! Bir düşünün. İntihar etmek üzeresiniz. Bir adam hayatınızı kurtarıyor, ama karşılığında sizinle bir anlaşma yapıyor. Bundan sonra o ne söylerse sorgusuz sualsiz yapacaksınız. Kendi iyiliğiniz için… Çaresiz, kabul ediyorsunuz ve hayatınızın iplerini tıpkı bir kukla gibi başkasının ellerine bırakıyorsunuz. Ve hayatınız eskisinden çok daha güzel oluyor. Yine de şüpheleriniz var: Bu adam aslında kim? Çevresindeki gizemli kişilerin sırrı ne? Sizden aslında ne istiyor?

Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer, kendi kendimize koyduğumuz engelleri, korkularımızı ve önyargılarımızı nasıl aşacağımızın, kaderimiz sandığımız mutsuz bir yaşamı, bizi mutluluğa götüren bir yolculuğa nasıl dönüştüreceğimizin hikâyesi.

Şems-i Tebrizi – Sinan Yağmur   şems

Celaleddin’i Mevlana’laştıran Şemsi Tebrizi’nin Kitabı…

Yedinci ve en tesirli bıçak darbesi ensesine gelir boynu sağa doğru bükülmüştür. Dervişler yere kapanmasını bekleye dursun. Şems Hz. Peygamberin şu hadisini sesi boğuk mırıldanır: “Allah’a kavuşmayı isteyeni Allah da sever” Dervişlerden birisi sırtına tekmeyi vurur. Yüzüstü taş zemine kapanır, dudağı patlamış, dişleri zemine dökülmüştür Siyah feracesi kanlar içinde bordoya dönmüştür. Saçlarından tutarak kafasını kaldıran dervişin niyeti Şemsin başını gövdesinden ayırmaktır

Baş derviş engeller. Bırakın son nefesini versin. Sonra da en yakın bir kuyuya atın. Kıyafetine sarp atın. Avluyu yıkayın. Sabah ile yola çıkarız. Şems hala son nefesini vermemiştir Sille taşının üzerindeki başını hafifçe göğe kaldırır ve: “Allah ne güzel sevgilidir. Rabbim sana aşığım. Ve bu canı sana hediye ediyorum.” Mevlana içeri girer, mendili koklar eli titreyerek açar. İçinden san kağıda yazılmış bir not çıkar: “Yemin ederim ki ölümümün gözlerinin önünde olmasını isterdim. Gör ki aşk için ölmek ne demekmiş.” Mevlana olduğu yere düşüp bayılmıştır. Geceden sonra doğan ve kalplerin çöllerini cennetlere çeviren bir gözyaşı bu. Çoraklaşmış ve çöle dönmüş kalpler; açın sadrınızı! Aşkın gözyaşları, serin serin, sağanak sağanak, üzerimize damlıyor; bakın gökyüzüne, nasılda aşk yağıyor…

Can Boğazdan Çıkar – Mehmet Ali Bulut 1DA2B1F9-F1A1-3294-3BE88FCB1643A0A8can1jpg_h609

Beslenme şeklimiz hasta ediyor. Bir klinikte yapılan ankette “İnsan niçin hasta olur?” sorusuna; insanların yüzde yetmiş üçü “Allah sevdiğine hastalık verir!” şıkkını işaretlemiştir. Birçok insan hastalığı kaderimizin ya da genetik yapımızın kalıtsal bir sonucu olarak kabul eder. Bu nedenle beslenme şeklimizin bizi hasta edebileceğini aklımıza getirmeyiz! Motorların farklı yakıtla çalıştığı gibi… Hastalıklarımızın büyük bir kısmının yediklerimiz ve içtiklerimizden kaynaklandığı bilimsel anlamda da ispat edilmiştir. Kişilerin mizaçlarına uygun beslenmemesi, hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalarda, farklı motorlarda farklı yakıtlar kullanıldığı gibi; insanların da birbirinden farklı mizaç ve yapılara sahip olduğu, alınan gıdayı hazmettirecek enzimin her bünyede aynı güçte ifraz edilmediği belirlenmiştir.
Kan grubunuza göre beslenin. Bugün tüm dünyada, bu yeni bilgiler ışığında yeni bir beslenme tarzı önerilmekte; kişilerin, kan gruplarına (mizaçlarına) uygun beslenmeleri halinde şişmanlık ve hastalık probleminden kurtulacakları savunulmaktadır. Geleneksel tıp daha da ileri giderek her insanın kendine özgü sindirim sistemi ve enzimleri olduğu bilgisinden hareketle, kişiye özel beslenme programları önermektedir. Bilinçli beslenip sağlıklı yaşayın Kendi bünyenize göre bilinçli beslenmenin yol ve yöntemlerini öğrenerek sağlıklı yaşayın.

Nar Ağacı – Nazan Bekiroğlu  imagesCAITY75TimagesCAJYHYOG

Nazan Bekiroğlu’ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman.

Balkan Savaşı döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı’na uzanan bir öykü…

Trabzon’dan ve Tebriz’den doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce deli akan sonra durgunlaşan iki ırmak… Aslında çok ırmak… Tebriz’in en büyük, en asil halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra…
Ateşin bakışlı ateşin duruşlu; ırmağını kendi bildiğince alev ateş akıtmayı seçen bir genç kız Azam. Adı ne aşk ne de dostluk olan bir duyguyla Settarhan’ın ırmağına dolanan Batumlu kitapçı Sophia. Acıyla yoğrulan, yoğruldukça durulaşan, kendi varlıklarını sevdiklerinin varlığında eriten Büyükhanım ve Hacıbey…
Ve hep kendi içine doğru akan, kendi ırmağını gencecik yaşta milleti için kurutan, Trabzon’un “kırık kafiyesi” İsmail, ah İsmail…

İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, mücadele, kader, farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu’nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. “Nar Ağacı” hayal kadar zengin, roman kadar güzel, tarih kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, son derece zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle okuyanı çarpacak ve yıllarca unutulmayacak bir kitap…

 Şah Mat – Mario Mazzanti sadassahmat-250x370

Polisle satranç oynayan bir seri katil…

Suç psikiyatristi olarak polise destek vermekte olan Claps’in suçluların davranış profilini inceleyerek olası şüphelileri tespit etmek gibi çetin bir görevi vardır. Ancak bu sefer ortadaki cinayet hiç de basit değildir. Karşısında acımasız, kararlı, unutulmak istemeyen ve şehrin korkulu rüyası olmayı amaçlayan bir seri katil vardır. Çözüm hep avuç içinde gibidir ama bir türlü ulaşılamamaktadır, aşılan her bir basamak katilin ininin derinliklerine dalmaktan başka bir işe yaramaz.

MASUMİYET MÜZESİ GERÇEK Mİ, GERÇEK SANAL MI?

Şenay Tanrıvermiş

Şenay Tanrıvermişana logo

senayt@windowslive.com

 

Masumiyet Müzesi adlı Orhan Pamuk romanı, roman olma sebebiyle kurmaca bir eserdir. Kurmaca bir eserin gerçek bir müzesinin olması ise günümüz dünyasındaki hiperrealite gerçeğinin gerçekten daha gerçek olduğunun örneklerinden sadece biridir. Orhan Pamuk adeta bir Tanrı gibi yarattığı karakterlerin sadece kaderlerini yazmamış hayata dair ne kadar ayrıntı varsa düşünmüş, eşyalarını tek tek ve özenle toplamış, yaşadıklarını varsaydıkları bir ev almış, içini yaşanmışlık süsü veren fotoğraflarla ispatlamıştır.

Alabildiğine samimi ve gerçek bir atmosfer yaratılmıştır. Bugün rahmetli Füsun’un ve Kemal’in yaşamışlıkları kendi ailemizden rahmetli olmuş yakınlarımızdan daha gerçektir. Örneğin rahmetli babamın içtiği sigara izmaritleri çöpe atılmıştır, içkiler ve bardaklar yıkanıp arındırılarak sıradanlaşmıştır, kıyafetleri ona buna dağıtılmıştır, yatağı toplanmıştır ve ona ait dağınıklık derlenip toplanarak bitirilmiştir. Oysa Masumiyet Müzesi gezildiğinde Füsun ve Kemal’e ait hatıralar ve anlar dondurulmuş, biriktirilmiş olarak karşılar sizi. Füsun ve Kemal’in yaşamları o denli gerçek ve tazedir ki kendi gerçekliğiniz yanında sahte kalır. Az gelir, yetmez.

Çünkü kurgusal kişilerin gerçek dünyaları, bilincimizde gerçekle kurmacayı karıştırmamıza neden olur. Sanal ile gerçek arasındaki sınırlar kaybolur ve gerçeğin süssüz, abartısız, yetersiz görüntüsü gerçeğin gerçekliğine gölge düşürür. Masumiyet Müzesi kahramanlarının yaşam öyküsünü anlatan bir kitapları, kitabı doğrulayan bir evleri, evin içinde koskoca bir yaşam arşivi ve sokağında Füsun’ların evine gelen binlerce ziyaretçisi vardır.

Yaşayan insanların evlerine daha az ziyaretçi geldiğine göre Füsunların evinden nasıl şüpheye düşülebilir ki? Kişinin kendi hayatı ve gerçeğinden şüphe duyması çok daha mantıklı görünmektedir apaçık.
Eğer inatla Füsun ve Kemal’in kurmaca karakterler olduğunu düşünüyor iseniz bir yandan da kendi içinde yaşadığınız evrenin varlığından, artık olayların olup olmadığından ve her türlü işaret, kod ve göstergeden oluşan yaşamınızdan da şüphelenmelisiniz. Kendi kurmaca yaşamlarımızdan ve ne kadarını kontrol edip aktif olabildiğimizden de rahatsızlık hissetmeliyiz. Yaşadıklarımızın ne kadarı aldanışlardan ve inkarlardan oluşuyor?

Günün birkaç saatini internet aracılığıyla sanal alemde geçirdikten sonra akşam saatlerini televizyonun sunduğu sanal dünyada geçiren karakterlerin varoluşsallığı çok büyük muamma değil mi? Üstelik içinde yaşanılan konutlar Amerikan simulasyonu yaşam biçimleri dayatmışken Masumiyet Müzesi kahramanları çok daha orjinal, özgün ve biricik görünmüyorlar mı? Bu açıdan bir hayalin gerçekleşmesi gerçeğin ta kendisine dönüşmüştür. Orhan Pamuk hayallerin hayata geçmesi ve eşyaların kudretini bizlere ispatlayarak sanalı realiteye çevirmiş, realitenin içeriğinden şüpheye düşürmüştür.

Acaba yalancı dünya diyen Neşet Ertaş rahmet mi istiyor yazının sonunda?

SONSUZ UNUTUŞ’UN DAİMİ HATIRLATMASI

Şenay Tanrıvermiş

Şenay Tanrıvermişana logo

senayt@windowslive.com

 

Kadir Aydemir son dönemde adını sıkça duyduğumuz her daim çocuk kalacak genç yazar ve şairlerden biri olarak bu yaza harika bir öykü kitabı armağan etti.  ‘Sonsuz Unutuş’  içinde gitme halleri, gidememe dertleri, giderken bırakamama, bırakırken çok daha sıkıca bağlanma, bağlanırken tel tel kopma ve koparken sımsıkı ait ‘olma’ ve ‘olmama’ hallerini aşkla anlatan tertemiz öykülerle dolu. Hem aşkla anlatılmış aşk, hem de hiç bağırmadan, kocaman ve yüksek perdeden cümlelerle değil! Çok satsın diye aşk çığırtkanlığı yapılmamış yani.

Beş yıllık birikim ve aylar süren detaycı bir titizlenmeyle ve gündüz rüyalarına benzer sersemlikle şiire doğru gidiyor öyküler. İlginç, çakırkeyif bir keyifle bilinç arasında gezdiriyor her kısacık öyküsünde Aydemir. Bazen hafif hafif sallıyor, bazen tatlı tatlı üzüyor ve bazı cümlelerle içinize oturuyor…  Ağzınıza bir parmak bal çalarken aniden tadınızı kaçırıyor, gerekli gereksiz tanıdık araflarda acayip sorularla çalışmadığınız yerden soruyor sık sık. Karanlıkta bir karakter gölgesinde kendisiyle karşılaştırıyor okuyucuyu ve başbaşa bırakıp kaçıyor kimi zaman sizi sizinle…

Fena yapıyor ama iyi gelen bir tarafı var. Geçirilmesi gereken hastalıklar gibi. Görülmesi gereken küçük hesapların büyük sonuçları gibi. Mutlaka aranması gereken eski aşkların kahve falınızda fotoğrafının siyah beyaz negatifinin çıkması gibi. Ziyaret edilmesi gereken sıkıcı yaşlı bir yakınınızın evinden çıkarken ağırlaşan adımlarınıza inat hafifleyen zihniniz gibi. Fantastik sinemalarda özlenen absürt, ironik, gerçekdışılığın ete kemiğe bürünüp sürreal resimlerden animasyona kayışı gibi. Çeksen filmi yapılır çoğunun, ama özüne sadık kalınmaz, kalınamaz gibi.

Kısacası iyi edebiyatın lezzeti akıyor sayfalardan. Edebiyatın yerini ancak masumiyetini koruyan saf edebiyat dolduruyor tabii. Filozof takılmaya, aforizmalardan çakma cümleler kurmaya, sloganvari kelime oyunları kurmaya, olmadan görünmeye çalışmıyor genç yazar.  Yine de güzel, önemli ve zarif dokunuşlarla yüreğe işlenebiliniyormuş bilgisini hatırlatıyor.

Ne güzel ‘Sonsuz Unutuş’un hep hatırlamak dürtüsünü uayandırması ve cin gibiyken uyutmaya yeltenmesi.

Bu arada yazarın önceki eserleri ’80’lerde Çocuk Olmak’, ’90’lar Kitabı Çocuk mu? Genç mi?’ yakın geçmişimizi zarifçe hortlatmış ve sırları dökülmüş bir aynada bizi bizle yüzleştirmişti. Yalanlarımız, kayıplarımız, acılarımız önümüzde durmuş ve çok güldürmüştü. Üstelik o yılların tek sahibi ve sorumlusu olmadığı için birçok başarılı ismi sayfalara ortak etmişti Aydemir. Post modern dünyanın çok postmodern yapısına uygun, en güzel örnekler oldu bu çok yazarlı kitaplar.

Yaratıcı fikirlerin daha çok yazara bulaşarak zenginleştiği, sanatçılara özgü bencillikten ve iddiadan uzaklaştığı, ve paylaştıkça katmanların derinleştiği ve değiştiği eserler çıktı ortaya.  Evet Kadir Aydemir’in bulaşıcı bir özelliği var, çünkü bu kitapları aldığınızda hem herkes okusun, duysun bilsin istiyorsunuz hem de kitapları bitirince bitiremiyorsunuz. Hatıralar  bilinçaltınızdan üst katlara fırlıyor, sayfalar çalışmaya başlıyor, bazılarını tekrar tekrar okumak dua gibi iyi geliyor. Üstelik uzun yazar listesinde adınız olmasa dahi çoğu kere kendiniz yazdığınız yanılsamasına inandırıyor sizi. Daha ne yapsın?

.

Şenay Tanrıvermiş 

 

Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları

Şenay Tanrıvermiş

Uğur Yılmazer
ana logo

  ugurylmzr@gmail.com

 

Yazar Elizabeth Lunday’in BüyükSanatçıların Gizli Hayatları adlı kitabında sanatçılların farklı hikayelerini anlatıyor. Çevirisini Sevim Okyay yaptığı kitaptaki resimleri ise Mario zucca çizmiştir.

Kitaptan bir kaç hikaye…

– Manet’nin evliliği onun güzel kadınlara gözlerini dikip bakmasını hiç engellemedi. bir gün bir paris sokağında, suzanne’ın yakında oturduğunun farkında olmadan, genç ve güzel bir kadının peşine düşmüştü. karısının onu gördüğünü anlayınca yanına gitti ve büyük bir soğukkanlılıkla ,”onu sen sandım” dedi.

– Rembrandt karısının hatırasına sadık kalmış olabilir ama ev işlerini yapan Geertge dircx’in varlığının pek baştan

çıkarıcı olduğu anlaşıldı ve birkaç yıl içinde sevgili oldular. Derken yeni hizmetçisi güzel Hendrickje stoffles gözüne çarptı. Hamile Hendrickje, günah içinde yaşama gerekçesiyle kilise meclisinin önüne sürüklenirken, Geertge’yi de sepetledi.

– Caravaggio, işçilere kısa bir süre önce gömülmüş bir cesedi tutarak kendisine poz vermelerini emretti. Kokuya dayanamayınca cesedi bıraktıkları zaman ressam hançerini çekti ve onlardan gene önceki gibi durmalarını istedi.

– Bazen öfkesi patlak verir ve tuvallerine palet bıçağıyla saldırırdı. arkadaşları ağaçlarda sarkan paramparça tuvaller bulurdu, çünkü Cezanne onları pencereden dışarı fırlatmıştı.

– Henri matisse hukuk stajyeri olarak çalışmaktan o kadar sıkılmıştı ki, bir bezelye fırlatma çubuğu ve çiğnenip top haline getirilmiş kağıtlarla, penceresinden, geçenleri taciz etmeye koyuldu.

– Gerçek bir pasaklı olan Picasso, kağıt, makbuz, tuval, boş şişe ve ekmek kabuğundan oluşan yüksek yığınlar arasında çalışır ve yaşardı.

– Karısı onun için yazdığı şiirlerle birlikte gömüldükten birkaç yıl sonra, Gabriel Rosetti onun cesedini mezardan çıkardı ve saçlarına dolanmış şiirleri çözdü ki onları ilk kitabında basabilsin.(ntv)

Hiçlikten Gelen Kız

Şenay Tanrıvermiş

ana logo

 

Barış Kekeç
baris@sinemasokak.com

 

Justin Cronin

Çeviren: Dost Körpeindir

Kitap Hakkında : Justin Cronin’in epik üçlemesinin ilk kitabı:

Hiçlikten Gelen Kız

Kehanetlerle Örülü Epik Bir Vampir Hikayesi

Dünya yayıncıları tarafından “sıradan hayatın dışına çıkmak isteyenler için olağanüstü bir macera” olarak tanımlanan, Amerikalı yazar Justin Cronin’in epik üçlemesinin ilk kitabı “Hiçlikten Gelen Kız” Türk okuyucularla buluşuyor.

Cronin’in, insanlığın yaşayabileceği ortak felaketler ve bunlardan kurtuluş çabaları üzerine nefes kesen bir hikaye anlattığı romanı, içerdiği tüm heyecan ve fantastik unsurların yanısıra, akıcı ve büyüleyici üslubuyla da dikkat çekiyor. İlk sayfalarından itibaren uyandırdığı merak duygusuyla okuyucuyu içine çeken, hem büyüleyici, hem heyecanlandırıcı yönler taşıyan kitap, günümüz insanının ortak kaygılarına yönelik çağrışımlar da taşıyor. “Hiçlikten Gelen Kız”, olağanüstü bir hayal gücünün yarattığı karakter çeşitliliği, mekan betimlemeleri ve farklı dünya kurgusu ile, sadece fantastik öykü tutkunları için değil, tüm okuyucular için benzersiz bir heyecan vaat ediyor.

New York Times “Çok Satanlar Listesi”nde 3 numaraya kadar yükselen “Hiçlikten Gelen Kız”, askeri bir deney olan Noah projesindeki beklenmeyen terslikler sonucunda insanları vampirleştiren bir virüsün tüm dünyayı sarmasını anlatıyor. Bu büyük felaket karşısında, insanlığın tek umudu olan Amy ve arkadaşları hayatta kalmak ve normal bir hayat sürebilmek için büyük bir uğraş verirler. Amy, “Hiçlikten Gelen Kız” insanlığı kurtarabilecek midir?

Ünlü yazar Stephen King’in “epik bir fantezi” olarak nitelediği “Hiçlikten Gelen Kız”, dünyanın sonu ve insanlığın geleceği hakkındaki öngörülere ilgi duyanlar için.

Küçük mucizeler dükkanı

Arka Kapak

Kitapları bütün dünyada 140 milyondan fazla satan ve birçok dile çevrilen Debbie Macomber, yürek ısıtan romanlarıyla şimdi de Türkiye’de..

“Artık o eski tasasız kız değilim. Yaşadığım her günün değerini biliyorum. Çünkü hayatın ne kadar değerli olduğunu öğrendim… Hiçbir şeyi, özellikle de hayatı hafife almaz oldum. Artık hiçbir günümü boşa geçirmiyorum. Çektiğim acıların karşılıklarının olduğunu öğrendim…”

Hayatın içinden dört güçlü kadın…
Küçük mucizeler, büyük umutlar
Ve dostluğun iyileştirici gücüne dair sımsıcak bir hikâye…
Bu kitapta mutlaka kendinizden bir şeyler bulacaksınız!

Yazar : Debbie Macomber
Çevirmen : Ozan Aydın

Sayfa Sayısı :  480
Dili : Türkçe
Yayınevi : Martı Yayınları

.

Okuyucu Yorumları : 

.

Muhteşem
Okuduğum her kitabı severim ancak bu kitap bir günde bitirdiğim nadir kitaplardan biri. Okuduğum her karaktere ayrı ayrı büründüm. Kitabı bitirdikten sonra bile saf saf gülümsemekten kendimi alamadım 🙂 Herkesin okumasını tavsiye ederim…

ETKİLEYİCİ
KİTABI 3 GÜNDE BİTİRDİM.. HAYATINIZA ZENGİNLİK KATACAK. HASTA İNSANIN ÖRGÜ ÖREREK MOTİVE OLARAK İYİLEŞMESİ VE ÖRGÜ KURSUNDA KURULAN ARKADAŞLIKLRLA HAYATLARININ DEĞİMESİ…SÜPER…

tek kelimeyle OKU…
muhteşem bir kitap. bir gün kitabını okuyan ve etkisinden kurtulamayan bu kitabında etkisinden kurtulamayacak. dili çok akıcı,laf kalabalıklığı asla yok ve en önemlisi ETKİLEYİCİ…

 

90’ların Kitabı’nı 111 kalem yazdı

1990’larda neler olmuştu? Hafızalarınızdan silinip giden, unutulmamak üzere tarihe geçen, hatıraları hâlâ çekmecelerde saklanan ne çok şey…

“90’lar Kitabı”, o yıllara bir gidiş-dönüş bileti. Yitik Ülke Yayınları’nın ikinci kuşak kitabı bu. İlki, “80’lerde Çocuk Olmak”tı; ülkenin sallantılı geçiş döneminin o yıllarda çocuk olanları nasıl etkilediğini okumuştuk.
Şimdi on yıl ileriye gidiyoruz; 1990’larda hayatı henüz algılamaya başlayan beyinlerde bu yıllar nasıl iz bırakmış onu görüyoruz. Kadir Aydemir’in hazırladığı kitapta 111 imza görüyoruz. Aralarında Gürgen Öz, Özge Mumcu, Özgür Özgülgün, Zeynep Altıok Akatlı, Sevinç Erbulak, Tanem Sivar ve Ferhat Uludere’nin de olduğu yazarların yaş ortalaması 30. Eğlence de var kitapta derin acılar da; kahkaha da boğaza oturuveren yumruklar da… “Aaa doğru ya öyle bir şey vardı”lar da, “Hey gidi günler hey” de…
“90’lar Kitabı”; Tamagochi bebekleri hatırlatacak mesela; ya da Teleon TV’yi, ICQ’yu, Tetris’i… Barış Manço, Kurt Cobain gibi “gidenler”i de okuyacaksınız; Umay Umay gibi “çekilenleri” de… İzmit depremi, Metin Göktepe’nin öldürülüşü, Irak’ın Kuveyt’i işgali, Madımak olayı da unutulmayanlardan. 90’lar neydi; ne oldu da Türkiye ve dünya bu kadar hızla değişti diye merak ediyorsanız, “90’lar Kitabı” 3 Ocak’ta raflarda.

KİTAPTAN:

Saddam ve sonun başlangıcı

“Tarih 3 Ağustos 1990, günlerden Cuma. Dün, dibimizdeki Saddam belası Kuveyt’i işgal etmişti.
– İsmail duydun mu, Saddam Kuveyt’i işgal etmiş.
– Niye etmiş lan?
– Niye mi?.. Ne bilim lan, etmiş işte. Oğlum CD diye bir şey çıkmış, lazerle okuyormuş müziği, kaset hiç eskimiyor yani.” (Barış Güven/ Saddam Kuveyt’i İşgal Etti)

Bir işkence ve ölüm

“Metin Göktepe, devletin verdiği sarı basın kartına sahip olmadığı için keyfi bir şekilde gözaltına alındı. İnsanların yaşama özgürlüğünü korumakla yükümlü olanlar, işkencede katlettiler Metin’i…
Metin benden iki yaş büyüktü, şimdi ben ondan 13 yaş büyüğüm. O hep güleç, genç ve ölümsüz bir adam olarak kaldı, benim saçıma sakalıma ak düştü.” (Alper Turgut/ İnadına Hepimiz Birer Metin’iz)

Cepten cebe merhaba!

“Belki hatırlarsınız; Türkiye’de ilk cep telefonu görüşmesi 1994 yılında dönemin başbakanı Tansu Çiller ile Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel arasında gerçekleşti. İyi ki Mesut Yılmaz ile Erdal İnönü arasında değildi, yoksa sonsuza dek sürebilirdi o konuşma…
Bir de cep telefonu aksesuvarları vardı tabii ki… Bir erkek için beldeki cep telefonu kılıfı baştan 1-0 yenik başlamaktır hayata.” (Birsen Tarhan/ “Çağrı Cihazından Cep Telefonuna Geçiş”)

MIRC macerası
“MIRC belki insan hayatı için değil ama Türk insanı için devrim niteliği taşır. Adını ‘mirç, mırç, me-i-re-çe, em-ay-ar-si’ gibi değişik kombinasyonlarda telaffuz eden bizlerin ASL ile tanışma faslını hatırlıyorum da, birçoğumuz için pek sancılıydı. Zamanla ASL’nin açılımını çözse de maceraları bununla bitmedi Türk erkeğinin. Age’e ‘yakın çağ’, sex’e ‘evet’, ‘location’a ‘Net Cafe’ ya da ‘Nerde istersen’ diye cevap vererek dünya çapındaki itibarımızı önemli ölçüde zedeledi bu grup.” (Burak Yağız Seçen/ Bakir Hevesler: Mırcinia)

Tetris salgını

“-T geliyor!
Normalde akşam işten gelmiş, pijamasını giymiş standart bir Türk babası evde bu şekilde bir çığlık atmaz. İşte bunu sağlayan o başlıktaki dikdörtgen aygıttır. Sizin dışınızda biri 10 dakika sesi açık bir şekilde oynadığında katil olabileceğiniz Tetris, elinize geçtiğinde yuvarlak hatları olan bir kadına sarılıyormuşsunuz hissiyatı verirdi.” (Güray Gürsel/ Tetris)

 

 

Tanrı öldü, hikaye başlıyor

sinema sokağı

Tanrı insan kılığına girse ve can verseydi eğer, dünyada neler olurdu? Çağdaş edebiyatın genç yeteneklerinden Ron Currie Jr.’dan ironi, mizah ve eleştiri yüklü bir öykü-roman: Tanrı Öldü.
İSTANBUL – Ron Currie, Jr. birbirine bağlanan anlatılarla zamansız bir dünyanın resmini tanrıdan yoksun ve tuhaf bir eksene yerleştiriyor; dünyaya atılmışlığın acısıyla kıvranan insanların portreleri, en akıl almaz mizansenlerde bile Ron Currie Jr.’ın yaratıcı dokunuşlarıyla ilginç bir biçimde tanıdık görünüyor.

Tanrı Öldü yaşama, geleceğe ve her şeyin ötesinde kendilerine olan inançlarını kaybetmiş olanları intihardan cinayete, çıkar kaygılarından ilişkilere, savaşlardan taraflara uzanan onulmaz bir çıkmaz içinde eleştirel ve mizah dolu bir bakışla inceliyor. Korkuları, gözyaşları ve dinmek bilmeyen varlık kaygıları eşliğinde öne çıkan karakterler, bir karınca çiftliğinin içinde durmaksızın devinen karıncalar misali, ölümün gölgesinde oradan oraya savruluyor.

Varlık cehennemine farklı bir pencere açan Tanrı Öldü, ironik dili ve pervasızca yönelttiği eleştiri oklarıyla insan yüreğinin ve medeni dünyanın karanlıklarını koyu bir mizahla gözler önüne seriyor.

Konuşan köpeklerden savaşan insanlara, çocuklarına tapanlardan anlamsız varlıklarının yarattığı sancıları kendilerine ve birbirlerine doğrulttukları namlularla dindirmeye çalışanlara uzanan öykülerden panoramik bir resim oluşturan Tanrı Öldü, çağdaş edebiyatın genç yeteneklerinden Ron Currie, Jr.’ın Türkçede yayımlanan ilk eseri.

Burada kontrolden çıkmış bir dünya, her zamanki gibi, insanın zaafları ekseninde ve yalnızlık içinde dönüyor. Şiddet, umut ve ikiz kardeşi umutsuzluk insanı çepeçevre sarıyor. Kaos, sürüyor…

Pollock, Jackson. İntihar. Pamuklu üzeri beyin, 2005.” (Kitaptan)

Tanrı Öldü, Seçil Kıvrak’ın çevirisiyle, Siren Yayınları etiketiyle kitapçılarda.