Deliha Üzüyor!

 

Sinema Sokağı Sanat

 

Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

 Hiçbir konu da ilerleyemiyoruz diye üzülmeyelim. Denyoluk, görgüsüzlük, özensizlik ve kolaycılıkta İvedik’i fersah fersah geçmiş olmakla övünebiliriz artık. İvedik’in ilimsiz, irfansız estetik karşıtı duruşunda popüler kültürün ulaşamadığı veya ulaştığında ancak İvedik’ tesir ettiği kadar edebildiğine dair sonuçlara rastlanıyordu.

399665Yozlaşma iklimin de yeşeren yüzeysel, köksüz ancak karmaşık ve zehirli sarmaşıklar gibi çoğalan avamın zararsız sıradanlığına agresif damarlar zerk edilmiş bir kesime tercümedir İvedik. Dolayısıyla sevilmeyebilir ancak inkar edilemez. Deliha, İvedik’in dişisi olacak söylentisi yayıldığında pek bir heyecan yaratmıştı, gel gör ki ne dişçisi ne tek çürük bir dişi ne de mekanizmayı çalıştıran herhangi bir dişlisi bile olamamış ne yazık ki.

Başrolünde bir kadın kahramanın olması çok heyecanlandırmıştı üstelik senaryo da bir kadın tarafından yazılınca beklenti ve merak arttıkça artmıştı. Geleneksel feminist kuram ile incelendiğinde, ana akım sinemada kadın hep eyleyen değil eyleten, etken değil edilgen, pasif rollerde erkek izleyicinin zevkine uygun hareket eder.

Ana kahramana yani erkeğe paralel hizmet ettiği sürece işlevsellik kazanır. Erkek iktidarını onaylayan söylemleriyle sistemin yeniden üretimine katkıda bulunan kadınlar ana akımın vazgeçilmez figürleridir ve genellikle seyir zevkini tatmin etmekle yükümlü arzu nesneleridir.

Kadının nadiren ana kahraman olduğu filmlerde ise erkek taklit edilir; sert, çekici, katı ve gerekirse şiddeti çözüm yolu bilen kısacası toplumsal cinsiyet ilişkilerini pekiştiren yapı hakimdir. Kaldı ki buna rağmen Türkiye sinemasında kadının kahraman olduğu film bir elin parmağını geçmez.

Hal böyle olunca Recep İvedik’in dişisi bile olsa ana izleğin tamamen bir kadın odağında ilerleyecek bir yapım, elbette en baştan çok değer ve anlam kazandı. Sadece yapılması sebebiyle bile yenilik içeriyordu, kesin sevindiriyordu. Yani gönül otomatikman pozitif ayrımcılık yapıyordu ve Deliha her gün kadına zulmün bin türlüsü reva görülen bir ülkede doğması hiçte kolay ve beklenir bir kahraman değildi.

Kadınların yaşamasının mucizeye dönüştüğü bir yer ve zamanda Deliha adlı bir kadın kahraman çekici olmayan kadın imgesiyle tanıtılınca kadın merkezli bir anlam sistemi için ümitler çoğaldı. Ne var ki direkt Recep İvedik yansıması hayal kırıklığı ip uçları verse de daha da kötüsü hatta kıyaslanamayacak kadar düşük kalitelisi akla bile gelmiyordu. Ne de olsa İvedik serisi türlü kaba saba ve şiddeti eğlence aracı belleyen, anlık, basit ve kolay esprilerden oluşmuyor muydu? Filmin başrol oyuncusu ve senaristi Gupse Özay elbette en az bu kadarını yapacak ve kim bilir ne yenilikler sunacaktı…

Oysa abartının dozu öylesine aşılmış ki absürt bile değil direkt saçma sapan ruhsuz ve anlamsız bir iş çıkartılmış maalesef. Ana akım veya ticari bir iş kotarılmaya niyet edilmiş belli ki ancak bu kadar malzemesiz, fikirsiz, esprisiz ve anlamsızlıkla İvedik dahi olunamayacağı görülmüştür.

Belki de gelmiş geçmiş en kötülerin en açısız, manasız, başarısız ve zorlama işidir Deliha. Öylesine alt yapısı olmayan, derinliği verilmeyen, gerçekçiliği kotarılamayan bir karakterden ne kahraman çıkabiliyor, ne öylesine sıralama bir tipleme ne de karikatürize yüzeysel bir resim…

Olsa olsa popüler bir dizinin yan ürünü olarak laf kalabalığı, zaman ve nakit kaybı bir yapım çıkıyor. Belki kadın bedenini terleyen, yaralanan, pürüzlü özetle ortak estetik anlayışın dışında görünür kılan bir kadın kahramana birazcık içerik katılmaya çalışılsaydı ortalamaya yaklaşılabilir ve değer kazanabilirdi. Deliha hayal kırıklığının, başarısızlığın ve İvedik’i aratan dipsiz, yersiz kabalığın filmidir ancak olumsuzluklarının bile net açıklaması yapılamayacak kadar kopuk, dağınık, amaçsız ve gereksiz olduğundan bu yazı da çok gereksizdir.

Deliha güldürmemiş üzmüştür velhasıl…

Reklamlar

SİNEMALAR, BENİM SİNEMALARIM

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Artık sinemaya, tiyatroya, sergiye, konsere ve sanatın birçok alandaki üretimine ulaşabilmek için AVM’lere girmek zorundayız. AVM’lere gitmek lanetlenmesi gereken suçlar, günahlar, ayıplardan değil elbette. Her çağın farklı dayatması ve kuşatması içinde üretiyor ve üretilenlere ulaşıyoruz. Bu çelişki ve çekişme içinde popülist ve elitist bölünmelerle yeniden yapılanıyor ve birçok güzel işi kaçırıyoruz.

Sistem içinde küçükte olsa güçlü kırılmaların yaşandığı bir ilkbahar ve yazdan sonra hakim olanı düzeni tüm eylemlerimiz ve alışkanlıklarımız çerçevesinde sorgulamamız ve meydan okumamız bizim elimizde değil mi? Öyleyse buyurun! Gittiğimiz salonları, mekanları, tercih ettiğimiz filmleri, girip çıktığımız, bir parçası olduğumuz aktivitelere rastgele bakalım!MINOLTA DIGITAL CAMERA

En son gittiğimiz sergi hangi salondaydı, hangi şirketin sanat küratörü tarafından belirlenmişti, kültürel vurgunculuk ve egemen sanat emperyalizmi kar öğesinin vazgeçilmez ince hesaplarıyla yapılmıyor mu? Kültür piyasaları, şirket yöneticisi mantığıyla çalışmıyor mu? Büyük şirketlerin birer sanat departmanı yok mu?

Dahası bu departmanlar sokakta kendi başına var olmaya, üretmeye, yaratmaya çalışan özgür sanatçıyı küçük esnaf durumuna düşürmedi mi, ya da yükseltmedi mi? Koskoca markaların reklam kapasiteleri, şirket sermayelerinin gücü, halkla ilişkileri, albenili vitrinleri karşısında birçok galeri, salon vs kapanmak, yok olmak zorunda kalmadı mı?

Zaten müzeler de zengin iş adamlarının kendi adlarına açtığı ve kendilerini açıkça çağdaş kültürün beğeni uzmanları ilan ettiği sofistike dükkanlar değil mi? Müzelerin, galerilerin, salonların şubeleri olması çok mu normal?

Evet, sanat özelleştirileli çok oldu ve bu her açıdan kötü sonuçlar da doğurmadı. Hatta üretimin yayılması ve alıcısına ulaşması açısından inkar edilemez kolaylıklar sundu. Tamam da durup dururken bu konu neden mi açıldı? Çünkü en son Emek sinemasıyla açıkça ilan edilen görüşün artık hemen hayata geçmesi gereğini hatırlatmak için yazıldı…

Elimizdeki son kaleleri güçlendirmek, desteklemek ve yaşatmak için. Kış geldi ve sinema salonları cazibesi de elbette arttı. Kaçınılmaz olarak AVM’lerin sunduğu imkanlar nedeniyle bu salonlar tercih ediliyor ve edilecek. Tabii ki gidelim izleyelim ve genellikle ana akım sinema filmlerini gösterime sokan bu salonların tadını çıkaralım. Ancak bu salonların bağımlısı olup birçok zorluk ve özveriyle çekilen ve salon bulamayan filmleri de takip etmeyi unutmayalım. Beyoğlu Sineması çok dolu ve özel bir film listesiyle bizleri bekliyor.

Gerçekten görülmesi gereken yerli ve yabancı program itinayla seçilmiş ve ilgi bekliyor. Ana motivasyonu sadece eğlence olmayan ve seyircisine düşünme, öğrenme, sorgulama öneren bir sinema. Üstelik bilet fiyatları AVM salonlarının neredeyse yarısı, fuayede satılan yiyecekler de çok daha ucuz. Kendinizi sadece müşteri değil biraz sanatsever hissetmenize sebep olan bir bütün…

Bu yüzden kapandıktan sonra yürüyüşler yapmak yerine şimdi iyi bir alternatif olarak tercih edilmeli ve gidilmelidir diye düşünüyoruz. En yeni, bağımsız ve büyük filmlerin bu küçük salonlarda oynadığı bilgisiyle Beyoğlu Sineması’nın programını web sayfasından sıkı sıkı takip ederek başka türlü izleme olanağı bulamayacağımız filmlere ulaşalım.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde ücretsiz film gösterimleri yapıldığını bilelim mesela. Program takip edilirse farklı bir içerik ve görüşle bir anlayış ve zihniyeti yaşatma çabalarını görelim.

İstanbul Modern ve Pera Müzesi salonlarının çok özel seçkilerini ve bazı filmler öncesi/sonrası sinemacılarla seyircinin buluşturulduğu harika programları kaçırmayalım.

Bu arada yazıda adı geçmeyen birçok dergicinin, sanatçının girişimleriyle kendi küçük salonlarında büyük filmler çevirdiklerini ve seyirciye ulaşmak için çok çalıştıklarını göz ardı etmeyelim.

Kısacası ana akım filmler kadar diğer film ve salonların da keyfini sürelim. Sadece festival zamanı hatırladığımız bazı salonları tüm sezon boyunca dolduralım ve sinemaya bazı şirketlerin tekelinden azıcık da olsa sıyırıp soluk aldıralım, soluk alalım. Siz de kendi salonlarınızı ve sunduğu imkanları paylaşın, birlikte zenginleşelim.

Keyifli seyirler…

 

Muhteşem Gatsby’nin Modası Geçmez!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Muhteşem Gatsby modası sistem değişmedikçe bitmez, hatta daha da moda olur. Bugünün kapitalist dünyasında sürekli daha fazlasını alması, tüketmesi, tüketemese bile yine de yeniden hep daha fazlasına sahip olunması emredilen insanoğlu için konu geçerliliğini sürdürüyor. Yaşam biçimi sahip olmak üzerine kurulan bireyleri, düşün dünyaları ve üretimleri doğrultusunda tanımlamaya kalkmak imkansız görünmektedir. Eski sevgiliyi kazanmanın tek yolu daha zengin olmaktır sadece. Artık bireyler evleri, arabaları, giydikleri marka kıyafetleri, kullandıkları özel eşyaları, değiştirdikleri sevgilileri veya eşleri üzerinden tanımlanırlar.

Yani daha çok, daha lüks ve daha aşırı tüketen daha makbul bireydir. Aynen’Gatsby’nin geçmişindeki boşlukları, eksikleri, kusurları ihtişamla, abartıyla, güçle doldurmaya çalışması gibi günümüz insanı da varoluşunun gereksinim duyduğu sevgi ve duygu açlığını AVM’ler de daha fazla satın alarak sağlamaya çalışır. İşte bu yüzden Fitzgerald’ın romanından daha önce Francis Ford Coppola tarafından sinemaya büyük başarıyla uyarlanan film, 2013 için de son derece günceldir. Üstelik içeriğinde bolca gizem, tehlike, romans, entrika, siyaset ve aşk mevcuttur. Dahası fakir, yakışıklı ama gururlu genç adamla güzel ve zengin kızın aşkı her zaman ilgi görecektir.images

F. Scott Fitzgerald’ın kahramanı karanlık, gizemli, güçlü, yakışıklı, tehlikeli, zengin ve yalnızdır. Üstelik bütün iktidarına karşın savunmasız bir akıl hastası kadar sevdiği kadına takıntılıdır. Gatsby, Daisy’i kendi benliğindeki tüm boşlukları dolduran mucizevi, muhteşem, mükemmel bir tamamlayıcı gibi hisseder. Dolayısıyla Daisy’iyle ilişkisinin gerçekleşmeme ihtimalini kendisinin bitişi olarak algılar. Her şeye sahip olmayı başardığı gibi kaybettiği aşkını da fetişize ettiği herhangi bir meta gibi arzular.

Ancak Daisy’i fetişize edilmiş bir meta gibi değil de imkansız, vazgeçilmez, büyük aşk olarak gördüğünüzde filmi izlemenin hazzı arttıkça artar. Daisy sadece uğrunda her şeyi göze aldığı kara sevdası değildir aslında, ulaşmaya çalıştığı üst sınıf insanların da sembolize edilişidir. Daisy’nin kocası, karısı ve Gatsby arasındaki yasak ve tutkulu aşkı yıkmak için en çok bu sınıf farkına vurgu yapar. ‘Biz farklıyız, sen bizim gibi değilsin’ gibi suçlamalarla Gatsby’nin sağduyusunu kaybetmesini sağlar. Kendini her koşulda kontrol altında tutmayı başaran Gatsby yoksul ve köksüz geçmişi yüzüne vurulduğunda kendini kaybeder. Fakir bir aileden gelmek affedilemez bir kabahat olarak görülür.

Fitzgerald’ın romanında fonda bolca değinilen ırkçılık meselesine, filmde sadece birkaç küçük replikle yer verilebilmiştir. 1920’lerde Amerika’da yaşanan ekonomik krizde bazılarının Amerikan rüyasının, bazılarına kabus olarak yansımasının izleri anlatı içine yedirilmiştir. Büyük reklam panoları altında yaşanan karanlık yaşamlar ve ahlaki çöküş ana hikayenin paralelinde küçücük zaman dilimiyle özetlenebilmiştir.

Baz Luhrmann’ın 3D olarak çektiği film neredeyse Coppola’nın izinde yeni teknolojiyi kullanarak tekrar edilmiştir denilebilir. Aynı semboller, kodlar ve mizansen kullanılarak daha hızlısı, renklisi ve hareketlisi Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan ve Joel Edgerton tarafından bir daha canlandırılmıştır. Bunu bir eleştiri olarak algılamak mümkündür ancak Coppola’nın muhteşem Gatsby’si gerçekten öyle muhteşemdir ki kitabın özüne olduğu gibi Coppolo’nın dünyasına sadık kalmak çok doğru bir yol haritası sunmuştur. Gelelim 3D dram-romantik türe uygun mudur sorusuna?

Evet çok farklı görüşlerin her birinin kendi içinde geçerli açıklamaları mevcuttur. Renkler ve zevkler tartışılmaz elbette ama her ne kadar Luhrmann’ın üzerinize yağdırdığı kar sahnelerinden, içinde hissettiğiniz parti salonlarından ve çiçek bahçelerinden mest olmamak imkansız görünse bile uzun vadede içeriği bu denli çok tüketme halinin anlam derinliğini sığlaştırdığı görüşüne katılmamak çok güç.

Netice de bu film kaçırılmayacak kadar her açıdan zengin, doyurucu ve popülerdir. Gatsby’nin modası asla geçmez!

 

TANIDIK PSİKOPATLAR

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Aksiyon-komedi türündeki Yedi Psikopat Martin McDonagh tarafından yönetiliyor. Başrollerinde Colin Farrell, Sam Rockwell, Woody Harrelson, Christopher Walken, Tom Waits, Abbie Cornish ve Olga Kurylenko’nun yer aldığı film, senaryo yazım aşaması üzerinden anlatının paralel işlemesiyle ilerliyor. Hayal etme, tartışma, alternatif motivasyonlarla farklı sonuçlara gitme, canlandırma ve sonrası üzerine kafa yorması açısından gayet ilginç bir çalışma. Ancak aldığı olumlu eleştirileri karşılayamayan ve çok yerinde komedisi nedeniyle değil aksiyonun ve diyalogun uyumsuzluğu nedeniyle aksayan bir yapı söz konusudur.

Hikayesi için zorla bir araya getirilmeye çalışılan 7 psikopat, film içinde de zoraki, uydurma, gereksiz, amaçsız, ilişkisiz bir beraberlik içindedir. Sadece senaryo olsun diye uydurulmaya çalışılan anlatı, film izleyicisi içinde film olsun diye yapılmış bir film sunmaktadır. Çıkış noktası çok etkisi altında kalınmış bir olay, öykü, duygu, karakter veya mekan değildir. Çılgın olduğuna inandırılmak istenen ve psikopatlığıyla övünen bir karakterin senaryo yazma ve yazdırma çabasının arakasındaki motivasyonsuzluk belki sadece saçmalıkla açıklanabilir.yedi-psikopat

Aslında aksiyon filmleriyle ilgili yersiz patlamalar, abartılı çatışmalar ve inandırıcılıktan uzak dövüş sahnelerini eleştirmek, analiz etmek gibi son derece ilginç ve keyifli bir damar yakalanmış olsa da bu fikir de klişelerle ziyan edilmiştir. Hatta filmin bir yerinde senaryonun ikinci yarısının düşünce ve diyalog dolu sahnelerden oluşabileceği tartışılırken diğer kahraman ‘fransız filmi’ istemediğini söyleyerek izlediği klasik Hollywood çizgisini açıkça ilan eder. İncelikli bir Hollywood eleştirisine sık sık yaklaşan anlatı yine aynı hızla ve kopuk sahnelerle klasik vurdulu kırdılı, patlamalı ve bolca kanlı aksiyondan vazgeçememiştir. Böylece Hollywood’un şiddeti meşrulaştıran, psikopatları kahramanlaştıran ve gücü kutsallaştıran mantığı bir kez daha yüceleştirilir.

Anlatının kendi içinde de ilan ettiği gibi film tam bir erkek filmidir. Sinemanın erkek egemen bakış açısını ve kadınları nesneleştirip kolayca öldüren, harcayan, küçümseyen felsefesini de sözde eleştirecek gibi yapar ve ardından kadın ve hayvan kıyaslamaları yapmayı ironi sayacak kadar basitleşir. Güya çuvaldızı kendini batırıyor gibi yaptığı her seferinde baltayı taşa vurup en klasiğinden korkunç klişelerle kadınlar parçalanır, sadece bedenleriyle metalaştırılır, fetişize edilir.

Sadece kadın meselesinde egemen bakış söz konusu değildir. Yine Amerikanvari bir politik taşlama ve hesaplaşma yapılacağı yönünde seyirci yönlendirilir ve egemen söylem pekiştirilirken objektif bir yergi yaptığı yanılsaması yaratılır. Örneğin Vietnamlı karakter üzerinden ne dediği belli olmayan bir laf kalabalığının ardından akıl da kalan uçuk kaçık bir Uzakdoğu’lunun deli saçması zırvalıklarıdır. Yine terörize olan karakter yabancıdır. Dahası film boyunca ara ara aşağılayıcı zenci söylemi kendini tekrar eder. Zenci karakterlerin şişman, alt sınıfa mensup, katil oldukları yönündeki streotipleştirme geleneği aynen devam eder.

Tavşan ve köpek gibi hayvanların gerçekten metaforik anlamları olup olmadı ise bu kadar klişe bombardımanından sonra iyice cılızlaşır ve değerini yitirir. Oysa en baştan kendisinin kurmaca olduğunu ilan eden filmin hem karakterlere hem de sinemanın kendisine iç görüyle bakacağı, gerçeklikle kurmaca arasındaki alanda yeni şeyler söyleyeceği, Kaufman’ın ‘Tersyüz’ünde olduğu gibi bizi tersyüz edebileceği ihtimallerinin hiçbiri gerçekleşmiyor.

Psikopatları 7’ye tamamlama çabasıyla ilave gibi duran yan karakter ve öyküler, ana hattaki öyküleri ve karakterleri bulanıklaştırıyor, üstelik neredeyse anlaşılmaz kılıyor. Zengin bir hikaye sunmak isterken ana izlek yolunu kaybediyor ve ana karakterlerin gereksiz yere sesi kısılıyor. Psikopatlar sahneye çıkmayı bekleyen deliler gibi sırayla eklektik bir yapıda anlatılıp geçiliyor ve ne yazık ki öyküler sıkıca ve organik bir dille birbirine bağlanamıyor. Netice de kopuk, duygusu zayıf ve yaratıcılığı ezberden beslenen bir yapımla hayal kırıklığı büyüyor.

JİN’İN ROMANI YAZILIR!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Jin’in romanı yazılır! Bazı romanlar için benzeri bir yorumu duymaya çok alışmıştır sanatseverler. ‘Ah keşke filmini çekseler!’.

Aynı duyguyu Jin’i izlerken yaşadım, bu filmin romanı yazılır, şiiri yazılır, makalesi, analizi, politik ve sanatsal boyutları üzerine birçok çalışma yapılır, yapılmalıdır.

Hem çok ilham verici zengin bir kaynak oluşturduğu, hem de ters bir bakış açısı yarattığı için. Reha Erdem 17 yaşında bir taraftan katil öte yandan kurban genç bir kızın dağlarına sıkılan kurşunların yankısında çarpan bir yüreğin çarpışmasından müthiş bir yapı inşa ediyor. Başrollerde genç bir kız, yaralı bir asker, bolca börtü böcek, yılan, ceylan, geyik, at, eşek, ayı, taş, kaya ve ağaçlarla temposu hiç düşmeyen derin bir iç ve dış savaşın çatışmasından gerçekçi bir destan yazıyor.

Yönetmenin çözümlemesi ve ulaşılması zor güçlü görselleri bilinçaltı mitlere, masal dünyalarına ve kodlara çomak sokuyor ve çok katmanlı, farklı bir tat izleyicinin hafızasını yeniliyor.

Savaşın vahşetinden korkan rüzgarın, suyun, hayvanın, insanın kaçacak hiçbir yerinin kalmaması ve yaralanan doğanın sığınak olamaması büyüleyici bir realiteyle yüzleşmeyi sağlıyor. Hiç propaganda yapmadan, ezbere yanaşmadan, ben veya öteki demeden çekilen çatışma da ezilen insan oluyor maalesef. Gümbür gümbür bir masumiyet ve çığlık çığlığa sessiz, sözsüz bir monolog, diyaloglarla uzun uzadıya anlatılacak her şeyi özetlemekten bile kaçınıyor.jin

Sadece hissettiriyor, sezdiriyor, ürkütüyor. Bir çocuktan katil yaratan politikaların en ücra dağın sarp kayalıklarında kocaman vahşi hayvanları bile nasıl korkuttuğunu resmediyor. Jin’in koca dağlara dar gelişi ve kendine güvenli bir kuytu bulamamasının ardında askerin türküsüyle gerillanın suyu, ekmeği, havası kesişiyor.

Tecavüzün, fırsatçılığın, vahşetin ve kötülüğün milliyetinin olmadığı yara bere içinde genç bir kız üzerinden açığa vuruluyor. Ağaca bağlı bir atın hüzünlü gözlerini, yaralı bacağıyla heybesindekileri getiren sahipsiz bir eşeği, inine sığınan kocaman ayıyı, bombardımana tutulan ağacın titreyen yaprağını, ufalanan kayanın tozlarını ve soluğundan korkan kızın yalnızlığını çıplak bir gerçekçilikle masala, sürrealizme veya şiire öykünmeden kat kat soyuyor Reha Erdem. Nüvesine giriyor canlının…

Ancak bütün türlere değerek ve hepsini alevlendirerek içimizdeki yangını ete kemiğe bürüyor.

Senaryo yazma aşaması merak uyandırıyor böyle olunca. Acaba diyor insan sahne sahne baştan böyle yazmış mıydı? Yoksa tabiatın şiiri kendi gerçeğini çekerken yazdırmış mıydı? Yaratıcı sanatçıların ön görü ve sezileri miydi çekilenler yoksa hesaplı, planlı bir senaryo ürünü müydü Jin? Sıradan hayal gücüne sahip sanatseverde aciz sorular ve yetersizlik duygusu uyandırıyor ‘Jin’ gibi yapıtlar.
Böyle olunca haliyle biraz romantik, biraz fazla tarafsız kalma gayreti ve biraz da karakterin motivasyonsuzluğu gibi girdaplara düşmüyor değil film. Ama olsun!

Çünkü böyle motivasyonsuz, taraflıyken kararsız ve romantizmi amaçsız/tarifsiz insanlar olduğunu biliyoruz bu hayatta. Hayat Var’ın küçük kızları büyümez bazen ve bazı büyümeyen karakterler bu yüzden büyüktür zaten.

Filmin sonunda insanın ‘Memleket isterim, Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun; Kış günü herkesin evi barkı olsun’ mısralarına ‘herkesin bir mezarı olsun’ diye bir mısra ekleyesi geliyor.

AŞKIN İZLERİ’Nİ ARAYAN MELANKOLİKLERE

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Terence Malick bol ödüllü ‘Hayat Ağacı’ndan sonra ‘Aşkın İzleri’yle inanç, sevgi, arayış gibi ucu açık ve cevapsız sorularını sormaya devam ediyor. Ancak bu zor konular çözümlenemiyor veya en azından herhangi bir noktada birbiriyle ilişkilendirilip bir odakta da kesişmiyor ne yazık ki. Konu kısaca şöyle özetlenebilir; Neil ve Marina ile Paris’te aşık olurlar, Marina çocuksu, takıntılı, tutkulu bir aşka düşer. Marina’nın gözü kızını bile görmez, Paris çekilmez ve yaşanmaz görünür artık. Amerika’ya aşkının peşine gider. Neil’in ilgi ve sevgi dolu olduğu hissedilir ancak aynı tutku ve heyecanı paylaştığı çok net değildir. Zaten daha sonra çocukluk aşkı Jane ile karşılaşınca Marina’dan bir süre vazgeçer.

Javier Bardem’in canlandırdığı rahip karakteri olayların ve karakterlerin kesişme noktasıdır. Ayrıca filmin aşk, intikam, sadakat, sevgi gibi düğümleri de rahibin didaktik üst sesiyle cevaplanacak gibidir. Ancak en baştan belirtilmeli ki tüm kavramlar ele alındığı gibi geri bırakılır; yeni bir bakış açısı, farklı bir cevap, çözüm geliştirilemez. Eğer Malick insanoğlunun çıkışsızlığına dair, özellikle sevgi ve aşk üzerine kurduğu konusunu çözümsüzlükle cevaplayacaktıysa bunu bir din adamının didaktik sesine bırakmamalıydı kuşkusuz. Çünkü yanıt en baştan sona kadar kutsal kitaplarda bulunacaksa soru sormanın ne kıymeti kalıyor ki?

Üstelik aşk ve sevgi nüanslarına yapacağını ilan ettiği dokunuşlar da film ilerledikçe anlamını azaltıyor, değerini düşürüyor. Yönetmen ‘Hayat Ağacı’nda olduğu gibi yine hayat dersleri vermeye devam ediyor ancak ders değeri taşımayan içeriğin izleyici için sıkıcı ve bunaltıcı olduğunu işaret etmek gerekiyor. İzleyici için film yeni bir içerik oluşturmasa da büyüleyici görseller bir yere kadar seyir zevkiyle idare ediyor. Neredeyse hiç diyalogun olmadığı ve monologlarla sözün yer aldığı film bir noktadan sonra izleyiciyi sıkmaktan öte yoruyor. Tempo gittikçe düşüyor ve görsel/işitsel öğeler kendini tekrar ettikçe anlatı iyice aksıyor.

Marina’nın çocuksu aşkı ve çöküşüne eşlik eden doğa manzaraları, özellikle toprak, su, kum ve çamur gibi metaforlar anlaşılmaz olduğu için izleme motivasyonunu iyice düşürüyor. Filmin en çarpıcı görüntülerinden biri olan ve anlatı içinde birkaç kez geri dönülerek hatırlatılan gel-git sahneleri oldukça etkileyici, büyüleyici ve anlaşılır. Gel-git sahneleri hem karakterlerin iç dünyasına denk düştüğü izlenimi yarattığı için hem de şiirsel güçlü bir doku oluşturduğu için gerçekten filmin zafer sahneleri olarak ilan edilebilir.

Ancak genel olarak karakterlerin işleniş biçimi o kadar sorunlu ve zorlama ki ne sevilebilir, ne nefret uyandırabilir ne de anlaşılabilir manadan yoksun kahramanlar olarak dönüp duruyorlar. Mariana’nın film boyu uçuşan, hoplayan, zıplayan yürümesi açıklanabilir bir duygu ve zeka işi değil ne yazık ki! Mariana hoplayıp zıplayarak yürüdükçe film yerinde saymaya devam ediyor. Neil’in ifadesiz, isteksiz, donuk bakışları ise apayrı bir sorun olarak anlatı içinde havada asılı kalıyor. Yine de Terence Malick isminin ödüllü kotasından dolayı eleştirmenler tarafından kutsanan filmin ağır aksak, diyalogsuz, bol sorulu, çok sorunlu ve neredeyse hiç cevapsız olduğunu bilinirse iyi olur. Sadece çok iyi görseller, bağlantısız, kopuk ancak kaliteli fotoğraflar izlemek isteyen için iyi bir tercih olabilir elbette.

Fragmanı

SUÇ ÇETESİ

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Gerçek bir hikayeden esinlenerek Lieberman’ın Gangster Squad kitabından uyarlanan film, acımasız mafya babası Mickey Cohen’e karşı savaşan Çavuş John O’Mara liderliğindeki küçük grubun çatışmasını konu alıyor. İlk bakışta film, müthiş oyuncu kadrosuyla özellikle Sean Penn’le dikkatleri üzerine çekiyor. Üstelik bu kez Sean Penn kötü ve acımasız bir mafya babasını canlandırırken oyuncuya Josh Brolin, Ryan Gosling, Emma Stone, Nick Nolte, Anthony Mackie, Giovanni Ribisi ve Michael Peña eşlik ediyor. Emma Stone sadece farklı güzelliği için bile izlenebilecek bir oyuncu elbette, ancak gerçekten filmin dünyasına ve dokusuna fiziksel olarak ve oyunculuk kalitesiyle de uyum gösteriyor, katkı da bulunuyor.20.02.2013_20.02.2013_590_suc cetesi

Kısacası zengin oyuncu kadrosuyla iyi bir kara film izleyeceğinizi vaat eden film ne yazık ki vasatı aşamıyor. Aslında konusu, işleyişi ve çözümü açısından göze batan bir hatası olmasa da, hiçbir yenilik sunmaması ve neredeyse hiç sürprizi olmaması filmi çok sıradanlaştırıyor. Böyle bir kadrodan daha zeka ürünü, şaşırtıcı ve sürükleyici bir film bekleniyor ister istemez. Sadece oyuncuları hatırına izlenen filmlerden biri daha denilebilir özetle.

Sistemi yöneten emniyet, adalet vb köşetaşlarını kendi bağlayan mafyaya karşı gelen bir avuçtan daha az fakat cesur yürekli insanın koskoca bir örgütü çökertişinin öyküsünden oluşuyor film. Yani olmaz, olamaz denilenin olduğu tanıdık, bildik hikaye. Karakterlerin her biri o kadar klişe ve o kadar ezberletilmiş ki azıcık kafa yormamıza, ne olacak, nasıl çözülecek bu mesele dememize fırsat tanınmıyor. Çok cesur, çok zeki, en iyi nişancı, en iyi kalpli, en aşık gibi stereotip kahramanlar bir araya geliyor ve ordu ordu, bölük bölük, dizi dizi silahlı polisler kahramanlarla tabii ki baş edemiyorlar. İyi olan ve hakeden kazanıyor elbette!

Bunda şaşırtıcı bir durum yok ancak hiç değilse biraz yanıltıcı ve seyirciye ben bunu nasıl düşünemedim gibi birkaç kısa an yaşatılabilseydi. Bunun yerine bol bol yumruklar, silahlar, uçan adamlar ve yağmur gibi yağan mermiler tercih edilince bir yerden sonra gerçekten sıkıcılığa düşülüyor.

Belki de filmin en başarılı olduğu sahneler, şiddet içeren Tarantino etkili anlardır. Bu noktada kara film türünün ötesinde çıplak şiddet ve vahşet sahneleri gerçekten farklı ve rahatsız edici ancak kesinlikle başarılı. 1949 yılının Los Angeles’ın da savaş sonrası insanının suça, kavgaya ve şiddete yatkın ruhunda olağanlaşan savaşma alışkanlığı aslında çok ilginç bir konu ve zemin. Ayrıca filmin gerçek bir hikayeden esinlendiği hatırlanınca, mükemmel müzik ve kusursuz kostümler gibi ayrıntılar da eklenince bütün aksama işleyişten kaynaklanıyor denilebilir. Hatta aksama değil de aşırı tıkır tıkır ve çok hızlı akma haline aksama denilse yeridir.

Yönetmen Ruben Fleischer’ın neredeyse hiç risk almadan klasik kara film matematiğiyle çektiği sekanslar üst üste gelince tekrarlar sıkıcılığa dönüşüyor. Arada bir slow-motion çekimlerle farklı ve özel ton ve doku oluşturmaya çalışan yönetmen iyi makyajlı içi boş bir iş yapmaktan öteye geçemiyor. Üstelik ciddi diyaloglara ilave edilmek istenen mizah anlayışı iç bayıltıyor ne yazık ki! Zaten olay örgüsü neler olacağını hep önceden hatta en baştan müjdelediği için merak unsuru sıfır ve seyirciyi filmden kopartıyor. Yüksek bütçeli filmin cilalı, havalı ve kaliteli imajı film başlar başlamaz bitiveriyor.

Hollywood’un bol makyajlı vakit ve nakit kaybı bir işi daha nasıl da iyi, ciddi ve kaliteli gösterebildiğinin son örneği olarak hayal kırıklığına uğratıyor. Yani oyuncu kadrosu hatırına ve yine de kara film sevenlere vasat bir film olduğu bilgisiyle zorla önerilebilir cinsten bir film.

AMOUR, HANEKE’NİN YENİ EV FİLMİ!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

İnsan ruhunun en karanlık ve girift kılcal damarlarına giren ve her zaman basit, yalın ve kolay bir dille çok derin meseleleri önümüzü seren Avusturyalı yönetmen Micheal Haneke ‘Amour’ ile yine sinema sanatına çok değerli bir eser bıraktı. Gerçi Haneke bunu hep yapıyor; altından kalkılması, anlatması ve duygusunu seyircisine geçirmesi oldukça karanlık, zor ve temel duyguları somutlaştırıp filmini çekiyor. Etkisi birbirinden güçlü, kurtulması ve cevaplaması çok zor sorunları masaya yatırıp sorarken didaktik dilinden de vazgeçmiyor üstelik. Bir eserin ne ölçüde didaktik olması mesajını öldürür bilmek zor ama Haneke yapınca oluyor ve öğretisine teslim olmaktan başka bir bakış açısı kalmıyor seyirciye. Çünkü Haneke, karakteri yanlışa götüren yolda yaşanan eziyetli mücadeleyi hiç abartmadan, kanırtmadan, vicdan ya da acıma duygusuna kaydırmadan iyice açıklıyor. Sonrasında ise karakterin yaptığı ‘yanlış’ sorgulanmaz bir doğruya dönüşüyor.amour

Çünkü çağın en önemli sorunlarına incelikli, yakından, didaktik ve sorgulayıcı pencereler açarak seyircisinde ancak büyük sanatçıların bırakabildiği izler oluşturuyor. Sanki bir Dostoyevski, Camus, Sartre okumuş ya da Foucault, Althusser, Nietzche kitaplarına bulaşmış gibi içinize çomaklar sokuyor. Doğrularınıza, kalıplarınıza, ezberlerinize, zevklerinize, kültürünüzü biçimlendiren inanç ve alışkanlıklarınıza ayna tutuyor ve modern insanın doğasındaki karanlık vahşetin, hatta ikiyüzlülüğünün haritasını çıkarıyor neredeyse.

Bir melodram ya da trajedisi yüksek bir öyküye tanık olmuş gibi üzmüyor seyircisini, çok daha kalıcı, korkutucu ve zor gerçeklerle yüzleştiriyor.

Aşk ve ölüm gibi temel temaları yaşları seksenlerin üzerinde olan Georges ve Anne üzerinden anlatırken, bir ilişki içindeki veya özlemindeki seyirciye derinlikli sorular sorarak ciddi bir imtihan yapıyor adeta. Öyle ki, salonda iç çekişler, kaykılmalar, daralmalar, el ele tutuşanlar ya da aniden elini çekme ihtiyacı hissedenler çoğaldıkça çoğalıyor. Daralıyor seyirci, en çokta kendi karanlık ve bencil yapısı yüzüne vurulduğu için… Modern çağın konforlu hapishanelerinden en kökteki inşası ‘ev’ ve ‘aile’ odaklı gayet rahat klostrofobik sayılabilecek bir film olması da seyirciyi daraltmakta etken elbette.

Çünkü aşağı yukarı herkesin bir evi ve iyi kötü bir ailesi var günümüzde. Ev ve aile kişisel özel kurtarılmış bölgelerimiz mi gerçekten yoksa bizi dünyadan soyutlayan, içinde eriten, yok eden, yutan yapılar mı? Aile bireyleri bizi en çok seven, sayan, koruyan kişiler mi yoksa bizi en çok kullanan, sömüren, bozan kişiler mi? Çok sevdiğimiz için mi, yalnızlık belasından korktuğumuzdan mı bir eşimiz olmalı? İlişki karşılıklı bir duygu ve düşünce alışverişinden çıkıp tek taraflı bir hizmete dönüşürse sevgi ve saygı korunabilir mi? Ne zor sorular değil mi? Hayat gibi, Haneke’nin diğer filmleri gibi…

Entelektüel bir çiftin olağan yaşamları akarken bir gün eşlerden birinin hastalanıp diğerine muhtaç duruma düşmesiyle bozulan dengeler az ve öz karakterle ve neredeyse hiç yan öykülere ihtiyaç duymadan merkeze oturtuluyor. Hatta çiftin yardım etmek isteyen kızlarının öyküsü bile iki kişilik dramın içinde değil dışında duruyor, özellikle tutuluyor gibi. Baştaki konser salonu, otobüs sahnesi gibi birkaç sahnenin dışında film tamamen ev de geçiyor ve karı kocaya odaklanıyor.

Yani iki kişilik bir tiyatro oyunu olmaya çok uygun bir yapıda minimal üslupla anlatılıyor her şey. Bu da tüm detayları iyice büyütüyor ve klostrofobik yaşamlarından kaçışı imkansızlaştırıyor. Sade, naif ve gerçekçi karı koca diyalogları seyircinin korkularını körükleyecek kadar dozunda tutularak aslında adım adım tahmin edilebilecek finali, büyük bir sürpriz dönüştürüyor. Film boyunca az ama öz konuşuluyor, dahası konuşmaktan kaçılıyor ve utanç duydukları hastalıkla çaresizleşen çift, duygu ve düşüncelerinden de kaçmaya, kurtulmaya, saklamaya çalıştıkça birbirlerine ve kendilerine yakalanıyorlar.

Hırsızlık ve güvercin sahnelerinin neye hizmet ettiği oldukça tartışmalı ve güçlü göndermelere açık duruyor. Ancak temelde ve genelde insanoğlunun yaşama karşı çaresizliği konu ediliyor filmde. Yani sadece ölüm, aşk, sevgi, ilişki, evlilik, ev ve aile kavramları sorgulanmıyor. Son derece sert bir dille, modern dünyanın insanı köşeye sıkıştıran teknik gelişmelerinden ve anlayışından korkarak eve sığınan karakterler aracılığıyla, birçok kurum ve yapı ismi geçmeden eleştiriliyor. Örneğin hemşireyle olan mecburi ilişki ve yaşanan hayal kırıklığı, ya da kapıcı ve karısının verdikleri hizmet karşılığı beklentileri, ya da kendi kızlarının bir anda kendi polislerine dönüşmesi ve acizliği, ya da eve hırsız girdiğinde polise ya da güvenlik birimlerine gidilmemesi gibi…

Sonuçta karakterler en ihtiyaç duyduklarında polise ya da hastaneye gitmeye korkuyorlar, dahası bunu bir tehdit olarak algılıyorlar. İşte gelişmiş dünyanın kurum ve organlarının sıradan insanı düşürdükleri çıkmaz ve kaçınılmaz sığınaklar ‘ev’lerden birinin unutulmaz ve sarsıcı öyküsü.

İKİNCİ GECEYARISI EXPRESİ

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Fas’ta çekilen ve neredeyse tamamının hapishane de geçtiği ‘Midnight Express’ Türkiye imajında kapkara bir leke olarak yıllarca tazeliğini korumuştur. Son 5 yıla kadar yurtdışına çıkan her vatandaşımızın önce çevresindekileri Türkiye’nin filmdeki gibi bir ülke olmadığını izah ettirmek, ikna etmeye çalışmak ve antitezlerle filmi çürütmek zorunda bırakmıştır. Oliver Stone bir film atmıştır ortaya, izi yıllarca silinmemiştir. Yakın bir tarihte ülkemize başka bir film tanıtımı yapmak üzere gelen Oliver Stone özür de dilemiştir ancak ülke turizminin, bu film nedeniyle ne kadar zarar ettiği konusu muammalı ve çok hummalı bir çalışma gerektirir.

Kaldı ki İngiliz Amerikan ortak yapımı filmin balesi, 2013 Nisan’ından itibaren Londra’nın en büyük tiyatrosu olan Londra Coliseum’da sahnelenecek ve böylece hafızalar tazelenecektir. Biletlerin şimdiden tükendiği ve büyük merak uyandırdığı bilgisi de çaresizlik duygusu yaratmakta ve ister istemez canımızı acıtmaktadır. Bu noktada Edward Said’in şarkiyatçılık terimi ve çağrıştırdıkları bir kez daha doğruluk kazanmıyor mu? Belli ki Batılı zihniyet, bir çıkmazda dolaşan şuursuz ve tehlikeli Doğulu fikrine rağbet etmektedir. Ötekileştirilmek yoluyla nesneleşen Doğulu her zaman gizemli, esrarengiz, ilkel ilan edilir ve izlenecek bir eğlenceye çevrilir.Artık ilkel ilan edilen bölge insanları zihinsel bir sömürgeciliğe maruz kaldıklarını bile çoğu kez fark edemezler. Çünkü tüm normlar Batılı’nın ölçüleriyle yapılır.

Said, Batı’nın bilinçli olarak yarattığı Doğu imajıyla, bütün bir coğrafyayı ve insanlarını nesneleştirdiğine dikkat çeker. Batılı için Doğu sadece keşfedilecek dünyanın ‘diğer’ tarafıdır çünkü merkez Batı’dır. Ben ve diğerleri diye ayrılan dünyanın olumsuz değerleri Doğu’ya atfedilir. Vahşi Doğu keşfedilecek ilkel topraklardır, insanları eğitimsiz, vahşi, saldırgan, sezgileri ve içgüdüleriyle hareket eden tehlikeli yaratıklardır. Cesur ve maceraperest Batılı gelir; genellikle bol bol fotoğraf çeker, otantik ve mistik maceralar yaşar, başı kesin belaya girer… Ortak anlatı bu minvalde ilerler ve böylece Doğu’ya yakıştırılan tüm bilgiler sanki ispat edilmişçesine kesinlik kazanır.

Bir ülke ile ilgili topyekun olumlu ya da olumsuz bir bakış açısı belirtmek, filmde olduğu gibi dayatmak, hatta empoze etmek elbette taraflı, yanlış ve haksızlıktır. Oliver Stone’nun senaryosunu yazdığı ve Alan Parker’ın 1978’te yönettiği ‘Midnight Express’in olumsuz etkisi ancak aradan geçen uzun yıllarla geçti geçiyor derken Amerikan toplumu, ikinci Midnight Express etkisi yaratan talihsiz bir olay yaşanıyor gibi olaya son derece kaba ve ezbere bir perspektifle yaklaşıldı. Baştan yanlış bir filmle yönlendirilen kocaman bir halkın kirli hafızası elbette ötekileştirmeye, suçlamaya, aşağılamaya alışık ve hazır olduğu için olanlar oldu galiba. Evet, maalesef iki çocuk annesi ABD’li Sarai Siera’nın yürek yakan cinayetinden bahsediyorum.

Olay hemen bir başka kadın cinayetini de hatırlattı doğal olarak. Gelinliğiyle dünyayı dolaşırken Türkiye’den geçtiği sırada tecavüz edilip öldürülen Pippa Bacca’nın, gelinliğinin kefene dönüşmesi utancı da tazelendi. Maalesef her gün kendi kadınlarımıza işkence yaptığımız ve bununla yetinmeyip kadınlarımızı öldürmek gibi bir erkek sporumuz olduğu doğrudur. Ancak yine de tüm bunlar koskoca bir bölgenin karalanması için haklı çıkartır mı? Amerika’da, Ortadoğu ülkelerinden gelen insanlara uygulanan şiddetli ötekileştirmeyi meşrulaştırmaya yeter mi?

Bu çok üzücü ve utanç verici acıya her açıdan daha hassas yaklaşmak gerekmez miydi? Artık uzunca bir süre Hollywood filmlerinde İstanbul çirkin ve tehlikeli gösteriliyor diye itiraz edebilme hakkı askıya alındı mı otomatikman? Midnight Express netice de hayal ürünü bir filmdi sadece. Oysa artık ne yazık ki ortada gerçek bir cinayet var ve kullanılan yaygın dil aracılığıyla hem ölen genç kadına ve ailesine, hem de öldürüldüğü coğrafyaya acımasız bir katliam yapılmıyor mu? Olayın kendisi çözülmeden filmi çekilirse şaşırır mısınız, yoksa zaten bekliyor musunuz? İkinci bir ‘Midnight Express’ olarak nitelendirilen Sarai Siera cinayeti gösterdi ki, toplumlar sinema da gördüklerini büyük ölçüde gerçek yaşam için referans alıyorlar. Ve yine gördük ki nesneleştirilen coğrafyalar da insanlar, suçlu potansiyeli taşıyan yamyamlar olarak görülüyorlar.

Hükümet Kadın

 

Şenay Tanrıvermişana logo
senayt@windowslive.com

 

Sermiyan Midyat’ın yazıp yönettiği film her haliyle Vizontele’yi çağrıştırıyor. İşleyişi, müzik seçimi ve kullanımı, çorak ve sarı toprakların fon olduğu coğrafya, dahası oyuncu kadrosu bile neredeyse aynı olunca ister istemez Vizontele anımsanıyor film boyunca. Aslında son derece ilgi çekici, farklı ve gerçekliği olan bir öyküsü var Midyat’ın. Üstelik kendisinin de rol aldığı senaryo son derece sıcak, samimi ve doğal espri anlayışıyla seyirciyi hemen kucaklayacak kadar zengin ve üretken bir dille yazılmış. Ancak memlekette Demet Akbağ’dan başka belediye başkanı karısını oynayacak oyuncu yok mu gerçekten? Konu güneydoğu da geçiyorsa ve belediye başkanı diye bir karakter varsa, karısını da Demet Akbağ oynamalıdır diye bir gizli kaide mi var? Belki de BKM yapımı filmler de başka türlüsünün düşünülmesi çoktan yasaklandı da bizim haberimiz yok! Vizontele gibi büyük gişe yapan bir film karakterini bambaşka yeni bir yapımda benzer bir rolle tekrar seyirciye sunarsanız hemen Siti Ana ve Xate Ana birbirine karışıyor.

hukumetkadinafis-21

Ancak Vizontele’nin içeriğinde hiç yeri olmayan çok önemli ve değerli bir konuya parmak basıldığını belirtmekte ve Midyat’ın hakkını teslim etmekte elbette boynumuzun borcu olmalıdır. Erkek egemen topraklarda eğitimsiz ancak iyi yürekli bir kadının hizmet etme mücadelesi esaslı ve etkileyici sahnelerle veriliyor. Çocuklarının arasında olası bir husumet oluşmasın ve kocasının hayali gerçekleşsin diye başkanlık koltuğuna oturuyor. Okuma yazma bilmeyen Xate Ana 14 yaşında evlendirilmiş bölge kadınlarından herhangi biri olarak, tüm kızların okumasını, zorla ve erken evlendirilmemesini açıktan tekrar tekrar söylüyor. Finali başlık parası karşılığı evlendirilmek istenen genç kızlarla yapması bölge gerçeğini eğlenceli ve umut vererek tamamlamasını sağlıyor. Mardin’de geçen filmde farklı din, dil, ırktan toplulukların her birinin diğerine ‘öteki’ olmadan yaşayabilmesinin verimliliği ve zenginliğine dikkat çekiliyor. İlk önce Ercan Kesal’ın ağzından ‘öteki’ olmadan var olmanın imkansızlığı, değersizliği ve kısırlığı güzelce öğretiliyor. Ortalarda bir yerde torununun ağzından aynı sözlerle mesaj tekrarlanıyor. Aslında bu kadar çok tekrar fazla gelse dahi cümlelerin çok didaktik bir ton içermemesi sayesinde vaziyet az çok kurtarılıyor.

Darbelerin insanlar üzerindeki olumsuz ve yıkıcı etkisinden, Ankara’nın ilgisizliği ve ulaşılmazlığından, bölge coğrafyasının zorlayıcı ve hapsedici yapısından kesitler verilirken olaylara kadın kahramanın gözünden bakılması renkli ve farklı bir tat yakalanmasını sağlıyor. Türkçe Kürtçe karışımı bir dil kullanılan öyküde kadınlar ekseninden ezilmişliğin, çaresizliğin ve eğitimsizliğin acısı eğlenceli bir anlatımla zenginleştiriliyor. Aslında politik hicvi ve ironisi eski Yeşilçam filmlerini anımsatsa da sağlam bir dramatik yapı oluşturulamadığından boşluklar doldurulamıyor. Midyat’ın canlandırdığı karakter ise Şener Şen’in eski filmlerindeki kötü adam tiplemelerine çağrışımlar yapıyor. Vizontele ve güçlü bir Yeşilçam etkisiyle ortaya karışık ancak eğlenceli bir film çıkartılıyor.

Yine de Midyat’ın kadın kahraman gözünden ve üstelik ağlatmayarak anlatmayı denediği ‘Hükümet Kadın’ iyi niyetli ve samimi bir yapım olarak izlenmeyi hak ediyor.