RAY DONOVAN’DAN YENİ FRAGMAN

a

Ann Bidderman’ın yapımcılığını üstlendiği Ray Donovan Showtime’ın en iddialı yapımlarından biri bildiğiniz gibi. Liev Schreiber’ın harika oyunculuğu  ile geçirdiğimiz birinci sezonun ardından ikinci sezonu merakla bekliyoruz.

13 Temmuz’da başlayacak yeni sezon öncesinde Showtime yeni bir fragman yayınlayarak heyecanımızı artırdı. Buyurunuz :

Fragman : 

Reklamlar

SİNEMALAR, BENİM SİNEMALARIM

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Artık sinemaya, tiyatroya, sergiye, konsere ve sanatın birçok alandaki üretimine ulaşabilmek için AVM’lere girmek zorundayız. AVM’lere gitmek lanetlenmesi gereken suçlar, günahlar, ayıplardan değil elbette. Her çağın farklı dayatması ve kuşatması içinde üretiyor ve üretilenlere ulaşıyoruz. Bu çelişki ve çekişme içinde popülist ve elitist bölünmelerle yeniden yapılanıyor ve birçok güzel işi kaçırıyoruz.

Sistem içinde küçükte olsa güçlü kırılmaların yaşandığı bir ilkbahar ve yazdan sonra hakim olanı düzeni tüm eylemlerimiz ve alışkanlıklarımız çerçevesinde sorgulamamız ve meydan okumamız bizim elimizde değil mi? Öyleyse buyurun! Gittiğimiz salonları, mekanları, tercih ettiğimiz filmleri, girip çıktığımız, bir parçası olduğumuz aktivitelere rastgele bakalım!MINOLTA DIGITAL CAMERA

En son gittiğimiz sergi hangi salondaydı, hangi şirketin sanat küratörü tarafından belirlenmişti, kültürel vurgunculuk ve egemen sanat emperyalizmi kar öğesinin vazgeçilmez ince hesaplarıyla yapılmıyor mu? Kültür piyasaları, şirket yöneticisi mantığıyla çalışmıyor mu? Büyük şirketlerin birer sanat departmanı yok mu?

Dahası bu departmanlar sokakta kendi başına var olmaya, üretmeye, yaratmaya çalışan özgür sanatçıyı küçük esnaf durumuna düşürmedi mi, ya da yükseltmedi mi? Koskoca markaların reklam kapasiteleri, şirket sermayelerinin gücü, halkla ilişkileri, albenili vitrinleri karşısında birçok galeri, salon vs kapanmak, yok olmak zorunda kalmadı mı?

Zaten müzeler de zengin iş adamlarının kendi adlarına açtığı ve kendilerini açıkça çağdaş kültürün beğeni uzmanları ilan ettiği sofistike dükkanlar değil mi? Müzelerin, galerilerin, salonların şubeleri olması çok mu normal?

Evet, sanat özelleştirileli çok oldu ve bu her açıdan kötü sonuçlar da doğurmadı. Hatta üretimin yayılması ve alıcısına ulaşması açısından inkar edilemez kolaylıklar sundu. Tamam da durup dururken bu konu neden mi açıldı? Çünkü en son Emek sinemasıyla açıkça ilan edilen görüşün artık hemen hayata geçmesi gereğini hatırlatmak için yazıldı…

Elimizdeki son kaleleri güçlendirmek, desteklemek ve yaşatmak için. Kış geldi ve sinema salonları cazibesi de elbette arttı. Kaçınılmaz olarak AVM’lerin sunduğu imkanlar nedeniyle bu salonlar tercih ediliyor ve edilecek. Tabii ki gidelim izleyelim ve genellikle ana akım sinema filmlerini gösterime sokan bu salonların tadını çıkaralım. Ancak bu salonların bağımlısı olup birçok zorluk ve özveriyle çekilen ve salon bulamayan filmleri de takip etmeyi unutmayalım. Beyoğlu Sineması çok dolu ve özel bir film listesiyle bizleri bekliyor.

Gerçekten görülmesi gereken yerli ve yabancı program itinayla seçilmiş ve ilgi bekliyor. Ana motivasyonu sadece eğlence olmayan ve seyircisine düşünme, öğrenme, sorgulama öneren bir sinema. Üstelik bilet fiyatları AVM salonlarının neredeyse yarısı, fuayede satılan yiyecekler de çok daha ucuz. Kendinizi sadece müşteri değil biraz sanatsever hissetmenize sebep olan bir bütün…

Bu yüzden kapandıktan sonra yürüyüşler yapmak yerine şimdi iyi bir alternatif olarak tercih edilmeli ve gidilmelidir diye düşünüyoruz. En yeni, bağımsız ve büyük filmlerin bu küçük salonlarda oynadığı bilgisiyle Beyoğlu Sineması’nın programını web sayfasından sıkı sıkı takip ederek başka türlü izleme olanağı bulamayacağımız filmlere ulaşalım.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde ücretsiz film gösterimleri yapıldığını bilelim mesela. Program takip edilirse farklı bir içerik ve görüşle bir anlayış ve zihniyeti yaşatma çabalarını görelim.

İstanbul Modern ve Pera Müzesi salonlarının çok özel seçkilerini ve bazı filmler öncesi/sonrası sinemacılarla seyircinin buluşturulduğu harika programları kaçırmayalım.

Bu arada yazıda adı geçmeyen birçok dergicinin, sanatçının girişimleriyle kendi küçük salonlarında büyük filmler çevirdiklerini ve seyirciye ulaşmak için çok çalıştıklarını göz ardı etmeyelim.

Kısacası ana akım filmler kadar diğer film ve salonların da keyfini sürelim. Sadece festival zamanı hatırladığımız bazı salonları tüm sezon boyunca dolduralım ve sinemaya bazı şirketlerin tekelinden azıcık da olsa sıyırıp soluk aldıralım, soluk alalım. Siz de kendi salonlarınızı ve sunduğu imkanları paylaşın, birlikte zenginleşelim.

Keyifli seyirler…

 

Fida Film’den Kamuoyu Açıklaması

fidafilm

Fida Film, 14 Mart 2013 tarihli Sabah Gazetesi ’nin ekinde yer alan bir yazı hakkında Kamuoyu Açıklaması yayınladı.

Açıklama şöyle: “14 Mart 2013 tarihli Sabah Gazetesi, Günaydın ekinde yer alan bir köşe yazısında şirketimiz ve çalışanları hakkında gerçek dışı, tamamen haksız ve firmamızın itibarını zedelemeye yönelik iddialarda bulunulmuştur.

Şirketimiz hakkında yazı yazan köşe yazarını daha önceki olumsuz ve haksız yazıları hakkında hiçbir şekilde muhatap olarak almadık ancak Türkiye’de korsancılıktan en çok mustarip olan şirketimizi ve değerli çalışanlarını gerçek dışı iddialarla korsancılıkla itham etmesi karşısında sessiz kalamayacağımız açıktır. …”

.

.

.

 

Toprağın çocukları ‘Hayal kırıklığı’

Uğur  Yılmazer

 

 

 

 

Ali Adnan Özgür’ün yönetmenliğini yaptığı, Erkan Can, Şebnem Sönmez, Bahtiyar Engin, Ufuk Bayraktar, Türkü Turan, Suzan Kardeş, Müge Boz, Menderes Samancılar  gibi zengin bir kadro tarafından canlandırılan filme geçmeden önce kısaca filmin konusunu aldığı KöyEnstitülerine değinmek gerek. Köy Enstitüleri kurulmadan önce Cumhuriyet dönemi hedef ve ilkeleri Anadolu’nun her tarafına yayılmadığından halk evleri kurulur. Halk evlerinde tiyatro, müzik, fotoğraf sergileri yapılır. Ancak fark edilir ki müzik, tiyatro, şiir beğenisinin oluşması öncelikle eğitim seviyesinin yükseltilmesiyle ortaya çıkacaktır. Zira estetik beğeniler belli bir bilinç seviyesinden sonra ancak insanlar için bir gereklilik halini almaktadır. Hal böyle iken evlerinden beklenen verim alınamayınca İsmet İnönü zamanı Anadolu’nun okuldan yoksun durumu göz önüne alınarak Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla filmimize konu olan Köy Enstitüleri kurulur. Köyün düzenini bozmadan köye bir anlamda medeniyet getirmeyi amaçlamışlardır. Nitekim zaman gösterir ki burda yetiştirilen öğretmenler geleneksel öğretmen okullarında yetişenlere göre daha verimli olmuştur. Çünkü enstitülerde eğitimde iş için, iş içinde eğitim ilkesi tatbik ediliyordu.Türkçe, Matematik, Fizik, Tarih gibi pozitif bilimlerin yanısıra Yurttaşlık Bilgisi, Müzik, Resim gibi ufuk açıcı dersler gösteriliyordu.

Filme gelecek olursak, elindeki bu denli önemli bir materyali yan hikayelerle de besleyerek vurucu bir bicimde işleyememiş malesef. Film köy enstitülerin üzerindeki baskının iyice artığı bir dönemi ele almış. Ancak sadece bu. Dünya çapında yaşanan gerilimin, ülkemize her kış komünizmin geleceği korkusu olarak yansıdığı ve faşizmin kimi kitleler tarafından panzehir olarak görüldüğü dönemde bir kısım ilerici Enstitü öğretmeninin başına gelenler anlatılıyor. Böyle yaparak köy enstitülerinin önemini vurgulamaya çalışmış fakat eksik kalmış. Bizler Enstitüler’in tam olarak ne yaptığını anlayamıyoruz filmde. Bu açığını film boyunca didakte edici özlü sözlerle izleyiciyi sıkan bir üslupla ve dış ses yardımıyla kapatmaya çalışmış ki bu zaten başlı başına izleyicisini küçümser bir tavır olarak karşımıza çıkıyor. Zaten filmlerimizin olmazsa olmazı tempodan yoksun oluşlarını da göz önüne alınınca pek de yedinci sanatın cazibesini yakalamış gibi gözükmüyor Toprağın Çocukları. Yazmak için, sinema yapmak için insanın bir meselesi olmalı lakin o meselenin doğru ve derinden anlaşılabilmesi için akıcılık ve zengin bir hikaye olması da şart. Bunun dışında bazı teknik detaylarda göze batıyor; filmde bariz bir şive problemi var, ne köylü gençler ne de çingene kız ve ninesi kendi şivelerinde konuşmuyor. Dublaj hatalarına girmiyorum bile. Bunun dışında diyaloglarda sanki kesilen sahneler vardı çünkü konuşma akışı günlük hayattaki gibi değil de karşılıklı özlü sözler söylenen aşık atışması gibi geçiyordu.  Aşık atışması demişken filmde yer alan güzel türkülere değinmeden geçmemek lazım, çok başarılı seçimlerdi. Özellikle Suzan Kardeş’in sesinden Djelem Djelem adlı roman türküsünü duymak hoş oldu. Keşke Çingene  yaşantısına ve felsefesine biraz daha girilseydi belki o sıcak havanın bir köşesinden tutulabilirmiş. Bu arada oyunculukların ne denli başarılı olduğunu söylemezsek sanırım ayıp etmiş oluruz, bu yüzden son cümleyi bu şekilde bitirmek istedim.

u.y-f.s

Emek bizim, İstanbul bizim

Beyoğlu bir sinema mezarlığına dönüşürken siz neredeydiniz?

.
Daha önceki yürüyüş ve eylemlerde olduğu gibi yine ailecek gittik Emek yürüyüşüne. Taksim’de toplaşıp beklediğimiz sırada ( Mimarlar Odası’nın pankartını da oğlum Cem’e emanet ederek ) etrafımıza baktık ki, yine eş dost akraba üçgeninin içine düşmüşüz. Bu durum bazen iyi, bazen kötü geliyor bana. Omuz omuza verdiğimiz dostlarla hala aynı yolda yürüyor olmak, mücadeleden vazgeçmemiş olmak duygusu iyi geliyor da örneğin; “bunu dert edinen tek biz miyiz?” sorusunu sormak kötü geliyor. Ama ne yapalım, çaresiz, az da olsak sayıca, “Emek bizim, İstanbul bizim” demeye devam edeceğiz.

Dehşetin Gözleri

Ne çok kötü nede çok iyi bir yapım,alternatif olarak değerlendirebileceğiniz bir gerilim-korku filmi olmuş,kurguda bazı aksaklıklar olsada yinede kendini izlettirebiliyor…

Kolej sonunda bitmiş ve beş arkadaş iş hayatına atılmadan önce bir kaç gün doğanın ve arkadaşlıklarının tadını çıkarmak için ormandaki eve tatile gitmişlerdir. Fakat kamplarına gelen yaralar içindeki yabancı ile parti ölümcül bir hale dönüşmüştür. Korku ile havaya ateş açan gençler yabancının birden bire ağaçlar arasında kaybolduğuna şahit olurlar… Fakat bağlantı gerçekleşmiş ve düşman ortadan kaybolmuştur. Grubun tansiyonunu yükselten asıl haber ise gruptaki kızlardan birinin et yiyen bir virüs aldığını fark etmeleri olur.

Arkadaşları gözlerinin önünde daha da kötüleşmeye başlayınca kendilerini kurtarmak adına onu bir kulübeye kaparlar…

Continue reading “Dehşetin Gözleri”

Kadının Fendi

.

Nigel Cole’un yönettiği ve Sally Hawkins, Rosamund Pike, Miranda Richardson ile Geraldine James’in oynadığı Kadının Fendi (Made in Dagenham – We Want Sex), 24 Haziran 2011’de M3 Film dağıtımıyla Kalinos Film tarafından vizyona çıkarılıyor.
Bir Ford fabrikasında çalışan kadınların eşitlik için başlattığı direniş, kısa sürede tüm ülkeye yayılan bir ayaklanmaya dönüşüyor. Hayatları mutfakla fabrika arasında geçen bu sıradan kadınlar, cinsel ayrımcılığa karşı, erkeklerle eşit haklar elde etmek üzere giriştikleri mücadelede patronlarına, kocalarına ve hatta devlete karşı durmak zorunda kalıyorlar.

.

.
.
.
.

Yine yönetmen koltuğunda

Yine yönetmen koltuğundaBu yıl 68’incisi düzenlenen Venedik Film Festivali’nin açılışında, yönetmenliğini ABD’li aktör George Clooney’nin yaptığı “The Ides of March” isimli film gösterilecek.

Bir başkan adayı vali ile bir iletişim uzmanının hikayesini anlatan “The Ides of March”, bu gösterimle aynı zamanda ilk kez seyirciyle buluşacak.

31 Ağustos-10 Eylül’de gerçekleştirilecek ve sinema dünyasının prestijli festivallerinden biri olan Venedik Film Festivali’nin jüri başkanlığını, festivalin geçen yılki açılış filmi “Siyah Kuğu”nun yönetmeni Darren Aronofsky yapacak.

Festivalde, geçen yıl en iyi film ödülü altın aslanı, Sofia Coppola’nın yönettiği “Somewhere” kazanırken, Seren Yüce’nin yönetmenliğini yaptığı “Çoğunluk” filmi de geleceğin aslanı ödülüne layık görülmüştü.

Dünyanın en güzel sineması mı?

Filmlerden önce reklam yok, telefon yasak, 6 yaş altı çocukların sinemaya girmesi yasak… ‘Gerçek sinemaseverler’ için dünyanın en güzel sineması…

Teksas’taki Alamo Drafthouse sinema salonun ilginç kuralları mevcut. Örneğin; konuşmak ve cep telefonu kullanmak yasak. Aksi takdirde salondan atılıyorsunuz.

YouTube’da bu konuyla ilgili bir video da bulunuyor. Sinema salonunda cep telefonuyla mesaj çeken bir kızın sinema salonundan atılması üzerine bir telefon kaydı söz konusu. Alamo Drafthouse’un telesekreterine mesajını bırakan kız, Alamo Drafthouse’a yoğun bir eleştiri bombardımanına tutuyor.

Continue reading “Dünyanın en güzel sineması mı?”

Devrimden Sonra

Türkiye’de gerçekleşebilecek bir devrimin hayata ve sokağa nasıl yansıyabileceğini, devrimin, sıradan insanların, işçilerin, gençlerin, emeklilerin hayatlarında neleri değiştirebileceğini anlatıyor. Düşlerdeki Türkiye’yi, hep arzulanan ama bir türlü gerçekleştirilemeyen hayalleri anlatıyor. Eğitimin, sağlığın, parayla satılmadığı, paranın aşka tuzaklar kuramadığı, insanların işsizlik korkusu ile yaşamadığı, gençlerin üniforma giydirilip emperyalist örgütlerin hizmetine sokulamadığı bir ülkeyi anlatıyor. Ve hep beraber izlemeye, konuşmaya çağırıyor başka bir Türkiye’yi… Bir kez daha düşünün ya Türkiye’de devrim olursa? Nasıl bir Türkiye olur?