Meçhul Kız

31531824316_c3b7b00a6d_oJean Pierre Dardenne ile Luc Dardenne’nin yönettiği ve Adele Haenel, Olivier Bonnaud, Jeremie Renier ile Louka Minnella’nın oynadığı Meçhul Kız (La Fille Inconnue – The Unknown Girl), 23 Aralık 2016’da Bir Film dağıtımıyla Bir Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Jenny, hekimdir. Bir akşam, mesai saatinden sonra çalan kapısını açmaz. Ertesi gün ise polislerden akşam gelenin genç bir kız olduğunu ve kapıyı çalmasından bir süre sonra nehir kenarında ölü bulunduğunu öğrenir.

Polisin, kızın kimliğini bir türlü teşhis edemediğini söylemesi üzerine Jenny, genç kızın kim olduğunu öğrenmek ve unutulmamasını sağlamak ister.. 

Fragman

Reklamlar

Deliha Üzüyor!

 

Sinema Sokağı Sanat

 

Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

 Hiçbir konu da ilerleyemiyoruz diye üzülmeyelim. Denyoluk, görgüsüzlük, özensizlik ve kolaycılıkta İvedik’i fersah fersah geçmiş olmakla övünebiliriz artık. İvedik’in ilimsiz, irfansız estetik karşıtı duruşunda popüler kültürün ulaşamadığı veya ulaştığında ancak İvedik’ tesir ettiği kadar edebildiğine dair sonuçlara rastlanıyordu.

399665Yozlaşma iklimin de yeşeren yüzeysel, köksüz ancak karmaşık ve zehirli sarmaşıklar gibi çoğalan avamın zararsız sıradanlığına agresif damarlar zerk edilmiş bir kesime tercümedir İvedik. Dolayısıyla sevilmeyebilir ancak inkar edilemez. Deliha, İvedik’in dişisi olacak söylentisi yayıldığında pek bir heyecan yaratmıştı, gel gör ki ne dişçisi ne tek çürük bir dişi ne de mekanizmayı çalıştıran herhangi bir dişlisi bile olamamış ne yazık ki.

Başrolünde bir kadın kahramanın olması çok heyecanlandırmıştı üstelik senaryo da bir kadın tarafından yazılınca beklenti ve merak arttıkça artmıştı. Geleneksel feminist kuram ile incelendiğinde, ana akım sinemada kadın hep eyleyen değil eyleten, etken değil edilgen, pasif rollerde erkek izleyicinin zevkine uygun hareket eder.

Ana kahramana yani erkeğe paralel hizmet ettiği sürece işlevsellik kazanır. Erkek iktidarını onaylayan söylemleriyle sistemin yeniden üretimine katkıda bulunan kadınlar ana akımın vazgeçilmez figürleridir ve genellikle seyir zevkini tatmin etmekle yükümlü arzu nesneleridir.

Kadının nadiren ana kahraman olduğu filmlerde ise erkek taklit edilir; sert, çekici, katı ve gerekirse şiddeti çözüm yolu bilen kısacası toplumsal cinsiyet ilişkilerini pekiştiren yapı hakimdir. Kaldı ki buna rağmen Türkiye sinemasında kadının kahraman olduğu film bir elin parmağını geçmez.

Hal böyle olunca Recep İvedik’in dişisi bile olsa ana izleğin tamamen bir kadın odağında ilerleyecek bir yapım, elbette en baştan çok değer ve anlam kazandı. Sadece yapılması sebebiyle bile yenilik içeriyordu, kesin sevindiriyordu. Yani gönül otomatikman pozitif ayrımcılık yapıyordu ve Deliha her gün kadına zulmün bin türlüsü reva görülen bir ülkede doğması hiçte kolay ve beklenir bir kahraman değildi.

Kadınların yaşamasının mucizeye dönüştüğü bir yer ve zamanda Deliha adlı bir kadın kahraman çekici olmayan kadın imgesiyle tanıtılınca kadın merkezli bir anlam sistemi için ümitler çoğaldı. Ne var ki direkt Recep İvedik yansıması hayal kırıklığı ip uçları verse de daha da kötüsü hatta kıyaslanamayacak kadar düşük kalitelisi akla bile gelmiyordu. Ne de olsa İvedik serisi türlü kaba saba ve şiddeti eğlence aracı belleyen, anlık, basit ve kolay esprilerden oluşmuyor muydu? Filmin başrol oyuncusu ve senaristi Gupse Özay elbette en az bu kadarını yapacak ve kim bilir ne yenilikler sunacaktı…

Oysa abartının dozu öylesine aşılmış ki absürt bile değil direkt saçma sapan ruhsuz ve anlamsız bir iş çıkartılmış maalesef. Ana akım veya ticari bir iş kotarılmaya niyet edilmiş belli ki ancak bu kadar malzemesiz, fikirsiz, esprisiz ve anlamsızlıkla İvedik dahi olunamayacağı görülmüştür.

Belki de gelmiş geçmiş en kötülerin en açısız, manasız, başarısız ve zorlama işidir Deliha. Öylesine alt yapısı olmayan, derinliği verilmeyen, gerçekçiliği kotarılamayan bir karakterden ne kahraman çıkabiliyor, ne öylesine sıralama bir tipleme ne de karikatürize yüzeysel bir resim…

Olsa olsa popüler bir dizinin yan ürünü olarak laf kalabalığı, zaman ve nakit kaybı bir yapım çıkıyor. Belki kadın bedenini terleyen, yaralanan, pürüzlü özetle ortak estetik anlayışın dışında görünür kılan bir kadın kahramana birazcık içerik katılmaya çalışılsaydı ortalamaya yaklaşılabilir ve değer kazanabilirdi. Deliha hayal kırıklığının, başarısızlığın ve İvedik’i aratan dipsiz, yersiz kabalığın filmidir ancak olumsuzluklarının bile net açıklaması yapılamayacak kadar kopuk, dağınık, amaçsız ve gereksiz olduğundan bu yazı da çok gereksizdir.

Deliha güldürmemiş üzmüştür velhasıl…

John Wick

 

Sinema Sokağı Sanat

 

Yazar  :  Barış Kekeç
İletişim :  baris@sinemasokak.com

JOHN WICK - TRYönetmenliğini David Leitch ve Chad Stahelski ikilisinin üstleniyor, oyuncularda ise : Keanu Reeves, Michael Nyqvist, Alfie Allen, Adrianne Palicki  üsleniyor.. 

Çok sevdiği karısının ani ölümünden sonra John Wick (Reeves) ondan son bir hediye alır, üstünde sevmeyi asla unutmamasını rica eden bir not ile Daisy isminde yavru bir av köpeği. Fakat John’un yası 1969 model Boss Mustang’i sadisttik Iosef Tarasov’un (Alfie Allen) dikkatini çekince bölünür.

John arabasını satmayı reddedince Iosef ve adamları evine girerler ve arabasını çalarlar. Bu sırada John’u bilincini kaybede kadar döverler ve Daisy’i öldürürler. Bilmeden yer altı dünyasının en acımasız suikastçılarından birini tekrar uyandırdılar.

.

  • Vizyon Tarihi 28 Kasım 2014
  • Filmden kesitler :

.

Gece 14 Kasım’da vizyona girecek..

 

Sinema Sokağı Sanat

 

Yazar  :  Barış Kekeç
İletişim :  baris@sinemasokak.com

unnamed

“Gece” Başrollerinde Nurgül Yeşilçay, Mert Fırat, Vildan Atasever, ve İlyas Salman’ın bulunduğu 14 Kasım’da vizyona girecek..

Yeni hayatlarına alışamayan babanın evi terk etmesi ve evin ağabeyi Zahit’in de ortalarda olmamasıyla aile dağılır. Ailenin talihsiz kaderinden nasibini almış evin büyük güzel kızı Süsen bu dağılıştan en çok etkilenen kişisidir.

Çocukluk aşkı Yusuf ile evlenen Süsen, zamanla Yusuf’un değişen karakteri ve ağır yaşam koşulları nedeniyle aile kurma ümidini kaybeder..

Aralarındaki aşk git gide ümitsiz bir hal almaya başlar ama birbirlerinden de kopamayan çift hayatın onlara çizdiği çarpık yolda her şeye rağmen birlikte yürümektedirler. Film İzmir’in genel görüntüsü üzerinden anlatılan dokunaklı bir aşk hikayesidir. Psikodram tarzında hayatın zorluğuna rağmen güzel kalmaya çalışan insanların genel görüntüsünü çizmektedir..

Fragman : 

Birleşen Gönüller Haftanın çok izlenen filmi..

 

Sinema Sokağı Sanat

 

Yazar  :  Barış Kekeç
İletişim :  baris@sinemasokak.com

142397.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxxBirleşen Gönüller Filmi ilk 3 günde 205.148 seyirciyle ile bu hafta vizyona giren filmler arasında en çok izlenen film oldu..

Kesişen hayatların, bir umudun peşinden koşanların, hayata umutla tutunanların destansı vefa öyküsü Çekimleri Türkiye ve Bulgaristan’da gerçekleştirilen film, İkinci Dünya Savaşı döneminde geçen bir aşk hikayesini konu ediniyor. Filmin yönetmen koltuğunda Hasan Kıraç bulunurken oyuncu kadrosunda Hande Soral, Serkan Şenalp, Sema Çeyrekbaşı ve Atılgan Gümüş gibi isimler yer alıyor.

.

 

.

Hay Way Zaman

 

Sinema Sokağı Sanat

 

Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

  Adına havalimanları, parklar, yollar, meydanlar, kitaplar, heykeller yapılan büyüklerinin çok çirkin hesaplarını ve vahşi planlarını görmeye gelir misin? Ülkenin kusulan, kıyılan, taranan, köküne kibrit suyu dökülen, vicdanına kezzaplar atılan, ayrık otu gibi ayıklanan ve katli vacip olan milletini tanımak ister misin?

hay-way-zamanEn acımasız Nazi kamplarına taş çıkartan ve benzersiz bir baskıyla susturulan koskoca ayıplı kahramanlarını tanımaya ve yüzleşmeye hazır mısın? O zaman haydi ‘Hay Way Zaman’’a gidin! Ertelemeden, unutmadan ve vazgeçirilmeden hemen görün bu sarsıcı, üzücü, düşündürücü gerçeği gösteren yalın aynalı sinemayı…

Yoksa illa ki marşlarını, ezberlenmiş Milli Eğitim bilgilerini ve klişeleşmiş hezeyanlı kahramanlık hikayelerini tekrar etmek mi istiyorsun? Daha kolay, daha emin, daha risksiz ve daha hazır paket bir yaşam anlayışından kopmaz mısın? Oh ne güzel değil mi kahramanlık masallarımız, ama örneğin Kurtuluş Savaşı’nda omuz omuza savaştığın kardeşini nasıl sattığını illa ki inkar mı edeceksin? İşine geldiğinde ve gücüne mecbur kaldığında kardeşin olanları meydanlarda kurşuna dizdiğini artık bir zahmet görecek misin? Yoksa yeminli misin geçmişinle yüzleşmeye?

Hay Way Zaman 83 yaşına kadar köksüz, kimsesiz, geçmişi bir sis perdesi arkasında sessizce terk ettirilmiş Emoş’un Elif olduğunu öğrenme sürecini anlatıyor. Kardeşini kan kokusuyla hatırlayan, anne babasını, konu komşusunu, evini barkını acımasız, haksız ve sebepsiz bir katliamda kaybeden bir kadının korkunç yaşamını belgelerken sadece sarsmıyor, borçlu ve suçlu da hissettiriyor. Nezahat ve Kazım Gündoğan’ın ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ndan sonra çektiği ikinci belgesel, bu kez odağında kimliği yok edilmiş bir kadının biyografisini işliyor.

1938 Dersim Katliamı vatandaşının bir kısmını farklı bir etnisiteden, mezhepten, soydan olduğu için imha eylemleriyle dolu kanlı, utanç verici kıyımlarla doludur. Ancak resmi tarih yazmaz, iktidarlar konuya yanaşmaz, medya işlemez ve en kötüsü bu soykırımdan geriye kalanlar da köklerinden koparıldıkları, yeterince yalnız ve çaresiz bırakıldıkları için suskunluğu tercih ederler.

Konu içler acısı, kapkaranlık, korkunç bir utanç tarihi olunca ve genellikle insanlar tarihleriyle ilgili sadece kahramanlık öyküleri dinlemeyi tercih ettikçe geçmişin kan kokusu bugüne dağılmaktadır. Emoş’un burnundan gitmeyen kan kokusu bugünün şanlı tarihine gölge düşürüyor elbette. Ancak bilinçli, planlı ve kararlı bir imha operasyonundan arta kalan acılarla artık yüzleşmekten başka çare yoktur çünkü Hay Way Zaman iyi ki çekilmiş ve gösterime girmiştir. Filmin gerçekleşmesi bile umut vermeye yetmiştir. Acilen gidin görün…

Kaskatı kesilecek, boğazınız düğümlenecek, kanınız donacak, utanacak, üzülecek, borçlu ve suçlu hissedeceksiniz çünkü pek o kadar kahraman olmadığınızı öğrenmekten başka çare kalmamıştır bugün.

Fragman :

Mısır Adası Ve İlyas Salman’ın sözsüz tiradı

 

Sinema Sokağı Sanat

 Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

 

İlyas Salman’ın neredeyse hiç sözsüz ancak muhteşem performansıyla tüm duyguları beyazperdeye kusursuzca aktardığı minimal anlatımlı bir sanat filmi Mısır Adası. Allah’tan sanat filmleri var da karakter oyuncularını ve gerçek performansı doyasıya izleme şansı doğuyor. Salman’ın son yıllardaki ikinci keşfi ve sonrasında sinemadaki ikinci baharı cidden seyirciyi de büyülüyor ve duygulandırıyor. Çünkü usta oyuncu tüm bedeni ve ruhunu veriyor, derinliklerindeki zengin enstrümanların hepsini ayarında ve tadında sunuyor.

1405427326771Kendini ve cümle geçmiş karakterlerini anımsatmayacak dipdiri, yepyeni ve gerçekçi bir karakter oluveriyor her seferinde! Artık kendisi Çöpçüler Kralı’nda kapıcı, Kibar Feyzo’da Bilo, Çirkinler Sever’de Mazlum veya Çiçek Abbas’ta Abbas olmakla kalıp devrini tamamlamamış ve Lal Gece, Sis ve Gece’den sonra büyüleyici bir dönüş yapmıştır. Mısır Adası ise usta oyuncunun ‘sözsüz tiradı’ veya ‘solo orkestrası’ şeklinde özetlenebilir.

Film, sinemanın söze değil görsele dayalı bir sanat olduğunu iddia ederken kendini haklı çıkarmayı başarıyor. Aslında sinemasal kaygılarla tam sıkıcı olma kavşağındayken anlatı köpürtülüyor ve olay örgüsünün ilmekleri iç içe açılarak genişliyor.

Bir yıl boyunca dört mevsimin her duygusunu Vivaldi gibi hissettiren dede ve torunun varoluş kaygıları ve toprağa tutunarak yaşama asılmaları şaşırtıcı, etkileyici ve iz bırakan bir tempoda aktarılıyor. Gürcistan ile Abhazya arasındaki adada asılı kalan, arafta köklenmeye çalışan insan ve bitkinin gelişim ve değişim süreci adım adım veriliyor.

En ıssız, işe yaramaz, yaşanılası olmayan toprağın bile iktidarlar tarafından kontrolünü ve baskısını ise siyasi hiçbir şey söylemeden haykırıyor. İki tarafın üniformalı askerleri üzerinden otoritenin dünyanın her zerresine, tüm metrekarelerine ve hücrelerine nüfus edişini yalın ve uzatmadan anlatıyor.

İktidar baskısı ve hegemonik sistemlerden kaçışı kalmayan insanoğlunun doğayla baş başa bırakılmaması gayet dozunda hissettiriliyor. En ilkel tabiattan bile daha vahşi, acımasız, katı ve dayatmacı otorite oyuncaklarının işlerini fazla ciddiye alışlarındaki ironi de anlatının genelinde sezdiriliyor.

George Ovashvili’nin yönettiği film de Tamer Levent ve Mariam Buturishvili de rol alıyorlar. Bir çiftçi ve torununun sakin çevresinde dönen ancak merkezde dedeyle ilerleyen naif bir sevgi ve insanlık dersi adeta. Film basit görünen hikayesi ve azıcık kadrosuyla hayata dair çok değerli şeyler söylüyor. Belki de Mısır Adası böylesi tanıtımları değil ya çok uzun analizleri hak ediyor ya da kısacık haddini bile tanımlamaları!

Örneğin;

Bir çevre, doğa ve ekolojik denge dersi!
Bir mücadele hikayesi!
Bir toprak sevdası ve tapınması!
Bir köksüz, dayanaksız olma çığlığı!
Bir İlyas Salman virtüözitesi!
Bir az laf çok sinema filmi!
Bir savaş ve barış romanı!
Bir hümanizm dersi!
Bir arafta, arada, boşlukta kalma dansı!
Hüzünlü bir Vivaldi uyarlaması!

Fragman : 

Pek Yakında’ya gidilir tabii!

 

Sinema Sokağı Sanat

Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

 

Öncelikle sinefilleri çok daha fazla etkileyeceği kesin olan filmin en büyük kozu elbette Cem Yılmaz dünyasıdır. Eğer daha önceki şov ve filmlerinden zevk aldıysanız yine güleceksiniz, seveceksiniz ve mutlu ayrılacaksınız salondan. Yok eğer Cem Yılmaz tarzını yakalayamıyor, hoşlanmıyor ve gülmüyorsanız boş verin, gitmeyin. Ancak sinemaseverler için başta kendi filmlerine ve özellikle Eşkıya fanlarına ayrıca seyir keyfi vereceğini en başta müjdelemek gerekiyor.955685_detay

Yavuz Turgul’un yönetmenliğini yaptığı Eşkıya filminin sözde setinin son sahnesinde 6 numaralı polisi oynayan figüranın kendini gösterme çabasıyla açılıyor film. Karakterin daha sonra korsan film yapan ancak sadece yabancı filmlerin illegal yapım ve dağıtımını yapmak gibi ilkeli bir duruş seçen iyi niyetli bir sinema aşığı olduğu anlaşılıyor. Kahramanımız Zafer karısıyla boşanma arifesinde çıkmazdadır ve durumu kurtarmak için çareyi film yapmakta bulur. Yani sinema her derde deva olacak büyülü, çetin ve en temiz yol oluyor. Daha sonra pek çok sinema ustasına direkt, net ve eğlenceli göndermeler ardı ardına geliyor.

Yeşilçam klişeleri ve Hollywood usulü ana akım planla hem dalgasını geçen hem de derin sevgi ve saygılarını sunan metnin yine aynı ana akım planla işlemesi de ayrıca eğlendiriyor. Film yapma sürecini, girişimini, heyecanını ve aşkını anlatırken Pek Yakında başlarken bitiyor ya da biterken başlıyor adeta.

Sinema sanatının nasıl büyük bir aşk, tutku ve aslında çılgınca kaybetmeye en baştan razı inatçı çılgınların işi olduğunu temiz bir dille anlatıyor film. Zorlamaya, çetrefilli akıl oyunlarıyla şaşırtmaya ya da metni kendi şovuna çevirip seyirciyi garantilemeye çalışmıyor. Dramatik yapı kurallarına bağlı çalışan sade ve temiz anlatı, sinemayla ilgili acı, dert, zorluk ve sıkıntılı ne kadar konu varsa gülümseten bir dille anlatıyor. Ancak sanki biraz fazla uzatıyor.

Cem Yılmaz belli ki anlatıda eksikliği boşluk yaratmayacak bazı sahnelere kıyamamış, dolayısıyla sıkmasa da anlatı sarkıyor.

Filmin star sistemi ve oyunculuk kavramlarına dair yaptığı sıkı eleştiriler basit diliyle daha fazla değer kazanıyor. Başta kendi ismini kullanarak şöhret etkisini, katkısını ve klişesini yaratıcı göndermelerle eleştiriyor. Sanat ve ticari film ayrımıyla ilgili karşıt gibi duran tutumu da zekice kesiştiriyor. Sinema sanatına saygı duruşu niteliğindeki filmin kendini Yeşilçam ile sınırlamayıp yine bilim kurgu göndermeler yapması ve sadece bu topraklarda yaşayan insanların anlayacağı bir kafayla Hollywood algımızın ayarlarıyla oynaması ayrıca değer ve lezzet katıyor.

Ozan Güven, Zafer Algöz, Çağlar Çorumlu ve Cengiz Bozkurt oyunculuklarıyla göz dolduruyor ve başarılı performanslarıyla senaryoyu kıvamlıca köpürtüyorlar. Filmin kostümleri ve müzikleri anlatıyı önemli ölçüde renklendiriyor, zenginleştiriyor. Özellikle Mazhar Alanson şarkılarının dillere düşeceği ve filmin en önemli hediyelerinin şarkılar olduğu da söylenebilir. Netice de Pek Yakında, Cem Yılmaz’ın en iyi filmi değil ama sinema sanatıyla ilgili yapılan sıcak ve keyifli nostaljik işlerden biri. Gidilir yani!

Tetris Film Oluyor..

Tetris_wallpaper

Mortal Kombat filmlerine de imza atmış Threshold Entertainment ile The Tetris Company’nin yaptığı duyuruya göre film, geometrik şekillerin ekranda düzgün sıralar haline getirilmesi esasına dayanan oyundan ilham alınarak hazırlandı.

Film hakkında şu ana kadar açıklanan tek şey, bilim kurgu tarzında olacağı. Senaryoya dair bir açıklama yapılmış değil.

Diken’de yer alan habere göre; 30 yıl önce Rus bilgisayar mühendisi Aleksey Pajitnov’un bilgisayara taşıdığı Tetris, Nintendo’nun satın alması sonrası özellikle 90’lı yıllarda oldukça popüler hale geldi. Tetris bugün de popularitesini kaybetmiş değil. Öyle ki, oyun mobil cihazlarda şimdiye dek 425 milyon kez indirilirken, internette yılda bir milyardan fazla kişi Tetris oynuyor..

Kelebeğin Rüyası’na Amerika’dan 3 Ödül!

kelebegin-ruyasi2

KELEBEĞİN RÜYASI FİLMİNE ÖDÜL YAĞDI

Yılmaz Erdoğan’ın yönettiği Kelebeğin Rüyası, “En İyi Film” ödülünün yanında, Rahman Altın’ın müziğiyle “En İyi Film Müziği” ve oyuncu Mert Fırat’ın performansıyla “En İyi Aktör” dallarında ödüle layık görüldü. “Amerika’nın Cannes’i” olarak gösterilen festivale sinema dünyasının önemli temsilcileri katılırken, müzisyen Altın, Kelebeğin Rüyası filmi için bestelediği müzikle, aldığı ödüllere bir yenisini daha eklemiş oldu.

FİLM MÜZİĞİ DALINDA EN GÜÇLÜ ADAY

Altın, ödül sonrası yaptığı açıklamada, Kelebeğin Rüyası’nın 2013 Şubat ayında vizyona girmesinden bu yana uluslararası film çevrelerindeki yolculuğuna beğeni ve ödüllerle devam ettiğini, böyle büyük ve başarılı bir projenin parçası olmaktan onur duyduğunu dile getirdi. Kelebeğin Rüyası Filmi için bestelediği müzikle 15. Milano Uluslararası Film Festivali, 13. World Soundtrack Academy, 46. SİYAD Sinema Ödülleri ve 19. Kral Türkiye Müzik Ödülleri’nde de başarı gösteren Türk besteci, Moondance Festival’inde film müziği dalında en güçlü aday olarak gösteriliyordu.

EN İYİ FİLM MÜZİĞİ DALINDA İLK 20’DE KALDI

ABD’de, gelecek aylarda New York ve Los Angeles kentlerindeki Filarmoni Orkestraları ile konser verecek olan Altın, geçen yıl Oscar Ödüllerinde ‘En İyi Film Müziği’ dalında, ilk yirmiye kalmıştı.