Yeşilçam Sinemasında Aşk Yazı dizisi

.

AŞK KURBANLARI (1956)

Doğumu ve ölümü bilinmeyen (ama yaşadığı gerçek) yönetmenlerden biri de Aziz Özer…Çektiği iki filmle ne yazıktır ki yönetmenler sınıfına dahil olan bu dehaları fihrist içine almak bence gereksiz ama onlara da saygısızlık etmemiş olmak için 1956’daki “Aşk Kurbanları” filmine bir göz atalım! Filmin konusu yok, bulamadım. Usta görüntü yönetmeni Cezmi Ar’ın kamerasından görünen bu filmin konusu hakkında ezbere bilgi vermek kolay. “Zengin bir iş adamı olan Bülent Ufuk, bir pavyon sanatçısı olan Nebile Teker’e aşık olmuştur. Sadece o mu? Onu gören her erkek, bu güzel kadına her şeyini vermiş sonunda ölümü seçmişlerdir.” Kadroya gelince, bulabildiğim isimler şunlar; Bülent Ufuk, Nebile Teker, Haldun Ölmezoğlu, Fuat İmer, Danslar: Türkan Şamil, Asuman Çintay, Şarkılar: Suzan Güven

KARLI DAĞDAKİ AŞK (1957)

1955 ve 1956’da Kurbanlı, Ölümlü aşklar geride kaldı. Yerini “Karlı Dağdaki Aşk” aldı. Yönetmen Tekin Akpolat bu işi pek kıvaramıyacağını anlamış olacak ki, Muhteşem Durukan’la birlikte tamamlamış filmi. Film 1957 yılında “Uludağ’da geçen bir yasak aşkı” konu aldığına göre, pek muhtemeldir, kar altındaki doğada tek başına çalışmak zor gelmiş olacak ki, topu diğer yönetmen arkadaşına atıvermiş. “Sen Oyna Muhteşem Sen Oyna”. Aslında gösterime girmeyen ve daha sonra da yangın sonucunda yanan filmin konusunu ben burada yazıversem, kimse yanlıştır diyemez.
“Zengin iş adamı fabrikatör Asım Bey (Asım Nipton), karısı Nermin (Nermin Ruhsever) ile Uludağ’da tatile gelmişlerdir. Kayak hocası Ali’den (Ali Ekdal) kayak dersleri alan Nermin hanım, zamanla hocasına aşık olmuş ve aralarında başlayan yasak aşk, hüsranla son bulmuştur.” Filmin gerçek senaryosunu Ahmet Bedri Özalp nasıl yazmıştır, bilemiyorum, ben böyle uygun gördüm. Bağışlayın.

.

Yalçın Özgül 

Reklamlar

Yeşilçam Sinemasında Aşk Yazı dizisi

GARİBİN AŞKI (1955)

.
Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmazsa “Aşık Veysel Şatıroğlu”

1954 yılında “bir ağa kızıyla, fakir bir gencin dramatik aşk öyküsünü anlatan”, “Garibin Aşkı” filmiyle yönetmenliğe ve senaryo yazımına başlayarak, 1961 yılında sinemayı bırakan Tekin Akpolat, sıradan bir yönetmen olarak kalmış başarıyı yakalayamayan, garip diyebileceğimiz bir çizgide yaşamını devam ettirmişse de bir akıl hastanesinde tarihi bilinemeyen bir zamanda aramızdan ayrılmıştır. Arkasında 5 film bırakan Akpolat’ın “Garibin Aşkı” filminde; Mesiha Yelda, Ali Ekdal, Halide Pişkin, Asım Nipton, Kadri Ögelman’ın yer almış, Vedat Akdikmen’de görüntülemiş.

.
AŞK VE ÖLÜM (1955)


Ölümdür tek başına yaşanan. Aşk iki kişiliktir… “Ataol Behramoğlu”
Aşklar ölümle mi biter acaba ? Sanmam. Birbirine kavuşan, sonsuza dek mutlu yaşayan aşıklar da var elbette. Aşk üzerine sekiz film yapan ve 75 yaşında iken 2002 yılının 26 Nisan’ında yaşama veda eden Orhan Elmas, yazdığı senaryoya “Aşk ve Ölüm” adını vermiş 1955 yılında. Lazar Yazıcıoğlu da görüntülemiş, Muzaffer Tema, Nermin Ruhsever, Gönül Bayhan başlıca rolleri aralarında paylaşmışlar veya yapımcı Cahit Günal vermiş bu rolleri onlara. “Seven bir kadının sevdiği erkek uğruna yaptığı fedakarlıklar”. Filmin konusu bu. Ancak kadının yaptığı fedakarlık ne? Araya başka kadın da girince, sevdiği erkeği bir başka kadına kaptıran ve bu nedenle de aradığı aşkı bulamayıp ölümü seçen bir kadın mı var acaba?

BİR AŞK HİKAYESİ (1955)
Haldun Taner’in bir öyküsünden “Tuş” veya diğer bir adı ile ”Bir Aşk Hikayesi” nin yönetmeni ve kameramanı Şadan Kamil. Nazif Duru’nun sahibi olduğu Atlas Film adına çekilen bu filmde; “sevdiği erkekle evleneceği sırada tecavüze uğrayıp, geneleve düşen bir kadının” dramatik öyküsü anlatılmakta. Münir Özkul, Mualla Kaynak, Kemal Ergüvenç, Saadettin Erbil, Ahmet Tarık Tekçe başlıca rolleri pay etmişler.

.
AŞK VE KUMAR (1956)


Aşka insan kendini aldatarak başlar ve başkalarını aldatarak bitirir. “Oscar Wilde”
Sanırım “Aşk ve Ölüm” filmini seyretmiş olacak ki! sadece üç filme imza atan (1956’da iki ve 1958’de Bir) yönetmen Turan Day, hemen 1956 yılında “Aşk ve Kumar” filmini çevirivermiş alelacele. Fıstıkçı Rasim diye bilinen yapımcı Rasim Day’ın oğlu olunca da film çekmek kolay ve zahmetsiz. Film, “Lüks ve debdebeli hayatı seven bir odacı kızı ile evlenip, açtığı kumarhanede hayatını kaybeden zengin bir adamın öyküsünü” konu almakta. Sinema tarihçilerinin karşı çıkabileceği bir varsayımımı burada dile getirmek isterim. Turan Day henüz bu tarihte 21 yaşında Galatasaray Lisesi’nden mezun toy bir delikanlı durumundadır. Sanırım yapacak bir iş bulamayan avare bir delikanlı olduğundan, babasının yapımcılığını kullanarak, ve ona sırtını dayayarak kendisini film çekme işine vermiş. Vermiş, ancak başarılı olamadığı da aşikar. 58 yaşında vefat (1935-1993) eden Turan Day’ın, sinemacılık sonrasında ne iş yaptığının da bilinmesine gerek yok

Aşk Üzerine Söylenmiş Her şey;

.
Aşk, Yunanca “filla, eros, agape”; Latince “amor, carito”; Almanca, “liebe”; Fransızca “amor”, İngilizce “love”, kelimeleriyle ifade edilmekteyse de, aşkın özünde karşı cinse yoğun, derin ve içten bağlanma vardır. Bu bağlılık tutkulu bir bağlılıktır. Aynı zamanda cinsel ve ruhsal doyumu amaçlamaktadır. Bu bağlamda aşkı, birbirine önem veren kadınla erkeğin, tinsel, duygusal-cinsel birlikteliği olarak tanımlamak olanak dahilindedir. İnsanın temel duygularından biri olarak, insan mutluğunda özel bir yeri olan aşk kavramı; cinsel psikolojik, antropolojik, ideolojik, toplumsal ve tarihsel bakış açılarından ele alınarak açıklanması gereken bir olgudur. ()
Burada aşkı bu açılardan ele alarak derin bir incelemesini yapmak yerine, tarih boyunca yer alan filozofların filozofik düşüncelerine bir göz attıktan sonra, Türk sinemasındaki aşkı tanımlamaya çalışalım.

.ss
Aşkı, bir düşünce terimi olarak ilk ele alan, eski Yunan filozofu Empedokles olmuştur. Filozofa göre evreni dolduran hareket, aşkla tiksintinin çatışmasından doğmuştur. Toprak, su, hava, ateş ve onlardan oluşan diğer nesne ve varlıklar bu çatışmanın ürünüdür. Başlangıçta aşk ortamının bozulması bu bölünmeyi doğurmuştur. Bütünleşme de aşkın tiksintiyi yenmesiyle oluşacaktır. (Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998 syf: 283) ()

.
Ünlü düşünür Platon, Şölen adlı yapıtında aşka ilişkin mitolojik bir öykü anlatır. Bu öyküye göre; insanlar dört kollu dört bacaklı, iki başlı ve güçlü bir vücuda sahipken, kendini bilmezce tanrılara saldırınca baş tanrı Zeuskızmış ve onları ikiye bölerek cezalandırmıştır. Bundan sonra insanlar diğer yanlarını aramaya başlamışlardır. (Platon “Şölen” Çev:Selahattin Eyüboğlu, İş Bankası Yayınları İstanbul 2000) ()

.
Platon’da öyküdeki gibi aşkın diğeriyle bir olma, birleşme niteliği üzerinde durmuştur. Platona göre aşk, güzelliğin doğurduğu bir çekiciliktir, gerçek güzellik ise düşünce ile kavranan güzelliktir. Filozof aşkta mutlak ve temel bir güç görmüş ve en uçtaki ideal ve metafiziksel güçlere ulaşabilmek için bilgi edinme yolunun aşktan geçtiğini düşünmüştür.

.
Sipinoza aşkı mutlulukla o mutluluğu yaratan nedenin birleşmesi olarak tanımlar ve insanın aklını mkullanarak aşkı duru ve temiz bir duygu haline getirmesini ister. (Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi I”, İstanbul 2000) () St. Agustine de aşkı varlığının nedeni olarak görür ve “aşkım benim ağırlık merkezimdir, o nereye giderse ben de oraya giderim” diye tanımlar. “Aşk Üstüne” adlı yapıtı olan Stendhal da aşkı düşe benzetir. Aşkın körlükten de daha kötü bir durum içinde doğduğunu söyleyen düşünür, onun gerçek olanı görmediğine, kendisine göre bir gerçekçilik olduğuna inanır.

.
Aşk bütün filozoflarca yüce ve ince bir duygu olarak nitelendirilmez. Kimi filozoflar insanı yaşanılan gerçeklikten uzaklaştırdığı ve mutsuzluk verdiği düşüncesiyle aşkı olumsuzlamaktadırlar. Schhopenaur’a göre aşk, her şeyi tersine döndürmeye uğraşan bir şeytan ve düşmandır. Aşk, her zaman acı veren bir yalandır. ((Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998)
Aşk anlayışında karamsarlık ve kuşkuculuk ağır basan bir diğer filozof ise, varoluşcu felsefenin tanınmış filozofu, Jean Paul Sartre’dır. Ona göre aşk, “biz olma” değil özgürlüğün engellendiği bir yalnızlık alanıdır. Aşkın özgürlüğü kısıtlamasıno doğuran neden ise bireylerin kişisel ilişkilerdeki beceriksizliğidir.

.
Aşktan yaratıcı ve yüce bir duygu diye söz edenlerin aksine aşkı olumsuzlaştıranlarda erkeksi bir anlayış da görülmektedir. Platonik aşkları yücelten Aristotales, kadınlarla dostluk bile kurulamayacağını inanırken, Nietzsche kadınları “gelip geçici zevkler peşinde koşan eğlenceye düşkün ve sorumsuz” alt insanlar olarak nitelendirir. Bu erkekçi bakış açısı akıllara neredeyse meşru ve doğal olarak yerleşmiştir. Öyleki kadınlar bile bu eğilimi doğalmış gibi algılamışlar ve desteklemişlerdir. (Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi I”, İstanbul 2000) ()

.
Batılı düşünürlerin aksine İslam tasavvufunda aşk, mistik bir niteliğe bürünür. Tasavvufun temelinde erdem ve aşk yatar. Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Mevlana gibi düşünürlerin anlattığı aşk, yaratana duyulan aşktır. Tasavvuf felsefesinde, dünyanın ve canlıların yaratılışları aşk ile açıklanır. Onlara göre, Allah’ın yeri göğü ve bütün varlıkları yaratmasının başlıca nedeni, yaratanın bilinmek ve sevilmek isteğidir. Sufiler aşkı iki başlıkta ele alırlar. Bunlardan birincisi, Allah’tan başka nesnelere ya da değerlere duyulan “Mecaz-ı Aşkı” dır. Diğer bir deyişle mecazi aşk, geçici suretlerden birini sevmektir. Bu aşkın objesi bir gün yok olabilir. Zevklerden arınmış olan gerçek aşka erişmek için bir ara süreç, bir araç olması koşuluylabu geçici aşk da olumlanır, çünkü herkeste gerçek aşka yetenek yoktur. Mecazi Aşk, bir alışkanlık ve yetenek kazandırır. İnsanı gerçek aşka hazırlar. Tasavvufta gerçek aşk, Hak aşkı dır. İnsanın aksine Allah doğmamıştır ve ölmeyecektir. Bu nedenle ona duyulan mutlak aşk sonsuzluğa açılır ve süreklidir. Onun için böyle bir aşk yüce bir duygudur. (Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998, sy: 285) ()

.
Tasavvuf felsefesinin iki büyük düşünürü Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre’dir. Mevlana’ya göre Aşk raks ve müzikle birlikte insanın olgunluğa ulaşmasının yoludur. Aşk yaratıcının vasıflarındandır. İnsan neyi ve kimi severse sevsin, bu sevgi gerçekı varlık olan tanrıya duyulan sevginin göstergesidir. Bu nedenle beşeri varlığa duyulan geçici aşk insanı gerçek aşka götüreceği için hoş görülür.
Tasavvufun diğer düşünürü Yunus Emre ise felsefesini aşk üzerine kurar ve bu kavramdan bir dünya görüşü ortaya koyar. Yunus Emre’ye göre evrende, üzerindeki tanrısal nitelikleri arttırıp yokluk ve karanlık niteliklerini azaltacak, yok edebilecek tek varlık insandır. Bunu yapmak için Tanrı insanın yüreğine sevgi bırakacaj, girdi,ği tarikatta şeriat ve marifet aşamalarından geçerek en yükse derece olan hakikate ulaşacaktır. Hakikat aşamasında insanın özünde kötülük kalmayacak, yokluktan ve karanlıktan gelen her şey eriyip yok olacak, sadece, Tanrı nitelikleri kalacaktır. Böylece insan tanrılaşacak, Tanrı ile bir olacaktır. Yunus Emre insanın tanrılaşması sözüyle, Tanrı ile bütünleşmenin derecesini anlatmak istemiş, bunun da aracının aşk olduğunu söylemiştir. Çünkü aşk her şeydir.

.
Yunus Emre için aşk, sadece sevenle sevileni kucaklayan bir duygu değildir. Aşk bir felsefe, aşk yaşama anlam veren bir dünya görüşüdür. Bu nedenle Yunus Emre, aşık bir insanın niteliklerini anlatırken olgun bir insanın, insanlara örnek bir toplum önderinin niteliklerini sıralar. Ona göre aşık insanın “kalbi temizdir, halka yukarıdan bakmaz, bilgiçlik taslamaz, emeği ile geçinir, bencil değildir, bölücü değil barıştırıcıdır, tutumlu, derli, topludur. (İlhan Başgöz, Yunus Emre I, İstanbul, 1999) ()
Öte yandan bu filozofik düşünce ve görüşlerin dışında Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi” isimli kitabında şunları yazar; “Sevgi ile aşk ne eş anlamlı ne de birbirinden uzak ve karşıt kavramlardır. Sevgi ile aşk arasında bir zıtlık söz konusu değildir. İki kavramı birbirinden ayıran bir derece farklılığıdır. Yalnızca daha güçlü, daha derin daha içtenlikli duyumsanan, içerisinde cinselliğini de barındıran sevgiye aşk denilebilir. Bu açıdan aşk, birinin karşı cinsten birini çok sevmesi olarak da tanımlanabilir. Öyle ki, birine hoşlanma, ilgi, istek duyulduğunda bu, ‘seni seviyorum’ diye nitelendirilirken, daha yoğun duygulanımlar ‘sana aşığım’ veya ‘seni çok seviyorum’ diye ifade edilir. ()

.
Türk Sinemasında aşk deyince, bu düşünceler ışığında çekilen ancak film afişinde aşk sözcüğü geçmeyen çok miktarda aşkı konu alan filmler beyaz perdeye aktarılmıştır. Bunlar köy, kasaba ve kentsel yörelerde aşkı anlatan filmler olarak seyirci karşısına çıkmıştır. Bunlara kısa örnekler vermek gerekirse; “Seyit Han” Yılmaz Güney, “Kuyu” Metin Erksan, “Gökçe Çiçek” Lütfi Ö. Akad, “Kuma” Atıf Yılmaz, “Deprem” Şerif Gönen, “Cemo” Atıf Yılmaz, “Irmak” Lütfi Ö. Akad, gibi filmler, köy filmlerinde aşkı konu alan filmlerdir.
Kasaba filmlerinde aşk temasını işleyen filmlerden bazıları da; “Kambur” Atıf Yılomaz, “Bodrum Hakimi” Türkan Şoray, “Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe” Yusuf Kurçşenli, “Göl” Ömer Kavur, “Yazı Tura” Uğur Yücel.
“Şehirdeki Yabancı” Halit Refiğ, “Acı Hayat” Metin Erksan, “Vesikalı Yarim” Lütfi Ö. Akad, “Ne Umduk Ne Bulduk” Zeki Ökten, “Bizim Kız” Türker İnanoğlu, “Sultan” Kartal Tibet, “Fahriye Abla” Yavuz Turgul, gibi filmler de Kent filmlerinde aşk temasını işleyen filmlerden sadece bir kaçıdır.

.
Hangi coğrafi alanda geçerse geçsin konusu arabesk ve melodram olan filmlerde de aşk temalı filmler vardır ki bunlar özellikle anadolu’da gişe yapan filmlerdir. Bu filmlere de kısa kısa yer vermek gerekirse, “Son Hıçkırık” Ertem Eğilmez, “Boş Çerçeve” Ertem Eğilmez, “Mavi Mavi” İbrahim tatlıses, “Hülya” Nevzat Pesen, “Aşıksın” İbrahim Tatlıses, gibi filmleri sayabiliriz.
Aşk ve aşka dair anlatımlar sadece filmlerde yer almamakta, şiirlerde, romanlarda ve hatta mektuplarda satırlar ve sayfalar dolusu anlatılmaktadır. Marc Chagall () aşk hakkında şöyle diyor: “Yaşamımızda tıpkı bir ressamın paletinde olduğu gibi yaşama ve sanata anlamını veren tek bir renk vardır. Bu aşkın rengidir”

.
“Aşkı anlamak zaten güç. İki kişi arasında gidip gelen bir sürü denge üstüne kurulu aşkların her birinin sırrına vakıf olmak için, mektuplara göz atmak iyi bir yol” diyor Özden Çetin. () Sırası gelmişken tarihte yar almış ünlülerin aşk mektuplarına da Çetin’in dediği gibi bir göz atmadan geçmek sanırım konumuza haksızlık olur.

Fransa kralı IV. Henry’nin Gabrielle d’Estrees’e şunları yazmakta: Savaş alanından, Dreux önleri, 16 Haziran 1593
“Sizden haber almaksızın bütün bir gün sabırla bekledim; durmadan dakikaları saydım, zaten başka bir şey yapamazdım. Ama bir gün daha beklemeyi gerektirecek bir neden göremiyorum; uşaklarım tembelleşmemiş ya da düşmana esir düşmemişlerse elbette… Bundan sizi sorumlu tutmaya dilim varmaz benim güzel meleğim: Bana olan sevginize güvenim buna engeldir. Kuşkusuz hak ediyorum sevginizi, çünkü şimdiye dek aşkım hiç bu kadar büyük, arzum bu kadar sabırsız olmamıştı. Bu nedenle şu nakaratı bütün mektuplarımda yineliyorum: Gelin, gelin, gelin, benim sevgili aşkım. Gelin ve elinden gelse binlerce mili kat edip ayaklarınıza kapanacak ve oradan bir daha hiç kalkmayacak olan erkeği varlığınızla onurlandırın.

.
Burada olanlara gelince, kalenin hendeğindeki suyu kuruttuk, ama toplarımız yerleştirilemeyecek. Mantes’a varışınızın ertesi günü, kız kardeşim Anet’ye gelecek, orada sizi her gün görme zevkini tadacağım. Size az önce elime geçen bir portakal çiçeği demeti gönderiyorum. Eğer oradaysa vikontesin (Gabrielle’in kız kardeşi Françoise) ve iyi dostumun (kendi kız kardeşi Catherine de Bourbon) ellerinden öperim, size gelince sevgili aşkım, ayaklarınızı milyonlarca kez öpüyorum.”

Franz Liszt ise sevgilisi Marie d’Agoult’a şöyle sesleniyor mektubunda; “Marie! Marie! Ah’ Bırakın bu adı yüz kez bin kez tekrarlıyayım. Üç gündür benimle yaşıyor bu ad, bana azap veriyor, beni tutuşturuyor. Şu anda size yazmıyorum hayır, yanınızdayım, yakınınızdayım. Sizi görüyorum, sizi duyuyorum…Cennet, Cehennem, hepsi ve bütün bunlardan daha fazlası, hepsi içinizde…” ()
34 Aralık 1851 yılında Victor Hugo’dan sevgilisi Jüliette Drouet’e yazdığı mektuba gelince; “Bütün bu karanlık ve şiddet dolu günler boyunca harikuladeydiniz. Juliett’im. Sevgi istedim, getirdiniz, sağ olun! Gizlendiğim yerlerde,sürekli tehlikede beklemekle geçen gecelerin sonında, kapımda parmaklarınızda titreyenanahtarın sesini duyduğumda, kötülükler ve karanlık yok oluyordu. İçeriye ışık giriyordu! Çalışmalarıma ara verildiğinde yanı başımda olduğunuz o korkunç, ama müthiş tatlı saatleri asla unutmamalıyız. O küçük karanlık odayı, tavandan, duvarlardan sarkan o eski eşyayı, yan yana duran iki koltuğu, masanın bir köşesinde yediğimiz yemeği, getirmiş olduğunuz soğuk tavuğu yaşamımız boyunca unutmayalım; tatlı konuşmalarımızı, okşamalarınızı, kaygılarınızı, adanmışlığınızı hep anımsayalım. Beni sakin ve dingin gördüğünüze şaşırmıştınız. Bu sakinlik ve dinginlik nereden geliyor, biliyor musunuz? Sizden…” ()

.

Heloise’den Abelardus’a;
12. yy.da yaşamış biri filozof diğeri öğrencisi iki aşığın  Heloise’den Abelardus’a yazılan mektup “Aşk Mektupları” içinde önemli bir yer tutmkatadır. “Peter Abelardus döneminin ‘radikal’ filozofu ve din alimidir, Heloise de onun güzeller güzeli  sübyan sevgilisi ve öğrencisi hem çocuğunun annesi, daha sonra karısı, dönemin de en entellektüel kadınlarından biridir.. Gizli evlilikleri, Heloise’in dayısının Abelardus’u hadım  ettirmesi, ayrılan yollar, manastırlara kapanan yaşamlar. Heloise, ayni zamanda Abelardus için İsa’yi kullanan fütursuz hatundur. Abelardus kilisenin bazı öğretilerine karşı çıktığı için başı derde girer. Aralarındaki büyük aşkı ayrı düştüklerinde birbirlerine yazdıkları mektuplardan öğreniriz. ()
“Uğrunuza neler kaybettiğimi, kaderin menfur bir darbesiyle hunhar bir ihanetin sizi benden çalmakla bizzat beni benden çaldığını, bütün dünya gibi siz de biliyosunuz sevdiğim. Kaybımdan duyduğum kederin sizi yitiriş şeklimden duyduğum kederin yanında bir hiç olduğunu da. Üzüntümün tek nedeni sizsiniz, bana beni avutma lütfunu bir tek siz bağışlayabilirsiniz. Beni üzmek, bana mutluluk ve huzur vermek gücüne bir tek siz sahipsiniz. Benliğinizde sizden başka hiçbir şey aramadığımı tanrı bilyor, sizden bir şey istemedim sizi istedim.

Evlilik bağı aramadım, evlilik peşinde olmadığımı ve çok iyi bildiğiniz gibi doyurmak için çırpındığım arzular ve zevkler benim değil, sizindi. Eş adı daha kutsal ya da daha bağlayıcı gelebilir, ama metres sözcüğü ya da izin verirseniz cariye ya da fahişe sözcükleri bana daima hoş gelecektir.

Size yalvarıyorum, yaptıklarımı hatırlayınız, bana ne kadar çokı şey borçlu olduğunuzu düşününüz. Sizinle tensel zevklerin tadını çıkarırken, oek çok kişi bunu aşkla mı, yoksa şehvet duygularıla mı yaptığımı soruyordu kendiğne, ama şimdi, vardığım son nokta başlangıcın kanıtını oluşturuyor. Sonunda arzunuza boyun eğerek kendimi bütün zevklerden mahrum ettim. Şimdi artık her zamankinden daha da fazla sizin olduğumun kanıtı dışında, benliğimden geriye hiçbir şey alıkoymadım.

Bu nedenle kendinizi adadığınız tanrı adına, bendeki varlığınızı, elinizden geldiğince – hiç değilse tanrıya hizmet edebilecek gücü ve hazırlığı bulmama yardım edecek birkaç avutucu sözcük yazarak – yaşatmanız için size yalvarıyorum. Yalvarırım bana neler borçlu olduğunuz düşünün, yakarışlarıma kulak verin de bu uzun mektubu kısa bir sonla bitireyim; elveda yegane aşkım”.
Son olarak, “Aşk Mektupları” içinde yerini alan bir başka mektuba, İsmet İnönü’den Mevhibe Hanım’a yazılan ve onun karşılığı olan mektuplara bir göz atarak bu konuyu burada bitirelim;

İsmet İnönü’den; “Allah’ın bana ihsanı olan sevgilim. Neredesin? İnsaf et, şimdiye kadar postaya benim için bir kelime, bir teselli, bir selam bırakmadın mı?. Ben sürekli feryat ediyorum. Hep seni arıyorum. Benim kıymetli, bir tanecik sevgilim… Bir tek kelimeni alsam ’sıhhatteyim, rahattayım’dediğini okusam, en büyük saadetime nail olacağım.
Uzat dudaklarını ruhum..Yanaklarını uzat… Benim nurum ve saadetim olan o ismet yuvalarından ruhumun bütün hasret ve özlemiyle öpeyim. Aklımda, hayallerimde yalnız sen varsın. Bütün varlığımı sen dolduruyorsun, meleğim… Uçsana… Cenab-ı Hak seni daima başımın ucunda bulunasın diye yarattı. Neden uçup başımın üstüne konmuyorsun? “
Mevhibe Hanım’dan; “Bu mektubun yerine ah ne olur, ben gitmiş olsaydım. Emin ol, götürmüş olsaydınız, katiyen, zerre kadar kalbime korku, tereddüt gelmiyor. Bilakis koşa koşa uçarak gitmek size kavuşmak istiyorum. Sizi daima memnun ve mesut görmek istiyorum. Cenab-ı Hak’tan gözyaşlarımla afiyetini ve muzafferiyetini temenni ediyoırum.”

***
Türk sinemasında aşkı konu alan filmlerin isimlerine ve yönetmenlerine yukarıdaki satırlarda kısaca değinmiştim. Bunlar günümüzde her an seyredilebilir nitelikte olmasa da, çevrildiği yıllarda seyirci karşısına çıkmış, kimi zaman övgüye, kimi zaman da yergiye maruz kalmış filmlerdir. Bir de bunların dışında film afişlerinde aşk sözcüğü geçen “Aşk” temalı filmlerimiz vardır ki bunların sayısı 226 dır. Ben burada, filmlerin oyuncu ve teknik kadrolarıyla konularına ve varsa eleştirilerine dayanarak, biraz da yeteneğim dahilinde karikatürize ederek veya espri katarak filmleri Türk Sineması severlerine tanıtmak istedim. Amacım hiç kimseyi aşağılamak veya kızdırmak değil. Sadece Aşk temalı filmleri dilimin ve gücümün yettiğince sizlere sunmaktır.

.

.
Saygılarımla
Yalçın ÖZGÜL

YEŞİLÇAM SİNEMASINDA AŞK YAZI DİZİSİ

.

“Aşk Izdıraptır”

.
1926 – 2006 yılları arasında yaşayan Yılmaz, 1953 yılında “Aşk Izdıraptır” isimli üçüncü filmini çekmek üzere Fenerbahçe’de bulunan tarihi Belvü Oteli lobisinde tüm ekip buluşur. Filmin ismini alan senaryo tarihsel serüven romanları yazan Oğuz Özdeş’in bir aşk romanıdır. 1939 yılında yazılan bu roman () “Bir genç kızın aşk uğruna çektiği acıların” öyküsünü anlatılıyor. Başrol oyuncuları Muzaffer Tema. Nurhan Nur, Ayten Alpman, Temel Karamahmut, Memduh Ün, Muazzez Arçay, Sadettin Erbil, Feridun Çölgeçen olarak yer alıyor literatürde.

Bu filmde önce Fikret Hakan’ın adı geçer, henüz 19 yaşında olan yakışıklı oyuncunun çok genç olması nedeniyle, yerine 34 yaşında olan gene yakışıklı bir orta yaşlı adam Muzaffer Tema seçilir. İsabetli de olmuştur kanımca…Henüz 23 yaşında olan bir genç kızın kendinden küçük ve aşkı henüz doğru dürüst tanıyamayan 19’undaki adama neden aşık olsun ki! Oysa diğer tarafta bir Muzaffer Tema vardır, hem yaşça büyük hem de yaşının icabı aşkı bilen tadan ve tanıyandır. Eh böyle olunca da, kanımca Nurhan Nur, Muzaffer Tema’ya aşık olup acı çekecek ve bu aşk onda bir ızdırap halini alacaktır. Nurhan Nur bu tarihte Atıf Yılmaz’la evli ve hem de hamiledir, Karısı olması nedeniyle herhalde başrol kadın oyunculuğu da Nurhan Nur alacaktır. Gerek Nur ve gerekse Alpman 23 yaşında tazececik ve körpececik iki genç kızdır. Bu durumda Orta yaşlı Muzaffer Tema kimi tercih etmiştir bilinmez. Rol gereği de olsa Ayten Alpman’ı pek tercih etmediği apaçık ortada.

Oyuncu Temel Karamahmut, Alpman’ın eski nişanlısı, ama aynı zamanda Ayten Alpman’da henüz çiçeği burnunda taze gelin. İlham Gencer’le evli. Koca kıskanç mı kıskanç, çekimler boyunca her daim sette, karısını kontrol altında tutuyor. Bu durumda yakışıklı adam Tema, pek tabidir ki Nurhan Nur ile aşk yaşayacaktır. Sanırım mesleği icabı Atıf Yılmaz’ın pek kıskançlığı yok gibi. Ne de olsa her şey rol gereği.

Nurhan Nur çekimlerin devam ettiği sırada, geçirdiği rahatsızlık sonunda çocuğunu aldırmak zorunda kalır ve içeride kalan bir parça nedeniyle ikinci kez ameliyat geçiren sanatçı her durumda bir Izdırap içindedir bir müddet daha.

“Bir gün sevgilim sordu aşk nedir? diye. Ertesi gün onu bir başkası ile gördüm! kulağına fısıldadım “AŞK IZDIRAPTIR”.

.

Yalçın Özgül