Bir Eylül akşamı müzik ziyafeti..

Bir yandan dünya müziğinin klasikleşmiş örnekleri sokak ruhuyla sahnelere taşınırken bir yandan da son dönemde müzikseverlere sunduğu birbirinden enerjik besteleri ile dikkatleri üzerine çeken LENKA yepyeni albümü ile keyifli bir Eylül akşamı sunuyor.

LENKA’nın dillerden düşmeyen şarkılarını dinlemek ve sokak müzisyenlerinin çalacakları “Hit The Road Jack”, “Sweet Home Alabama” gibi kıpır kıpır parçalarına neşeyle eşlik etmek için 13 Eylül Cuma günü, KüçükÇiftlik Park Bahçe’ye!

LENKA

lenka-2Neşeli kimliği ve insanın içini ısıtan şarkıları ile müzik piyasasında çok özel bir yeri olan Avustralyalı şarkıcı ve söz yazarı LENKA, üçüncü albümü Shadows’un Avrupa turnesi kapsamında İstanbul’a geliyor.

Melodik besteleri ile albümlerinin hemen hemen her şarkısı hit olan nadir sanatçılardan biri olan LENKA’nın, 13 Eylül 2013, Cuma günü Küçükçiftlik Park Garden’da gerçekleştireceği İstanbul Konseri tam bir açık hava bahar festivali havasında geçecek.

Uninvited Jazz Band

Bünyesinde Çek Cumhuriyeti, Almanya, İngiltere ve Türkiye gibi dört farklı ülkeden üyeler bulunduran Uninvited Jazz Band, 20’ler ve 30’ların birbirinden hareketli ve eğlenceli Early Jazz ve Early Swing eserlerini kendilerine has tarzları ile yorumluyor.

Enerjisi hiç düşmeyen performansları ile sizi çok eskilere götürecek Uninvited Jazz Band, keyifli yolculukta oturamayacağımızı garanti ediyor…

Gypsy Swing Family

Gypsy Swing müziğini ülkemizde en iyi yorumlayan topluluklardan bir tanesi olan Gypsy Swing Family, etnik çeşitliliğin ön plana çıktığı performansları ile büyülüyor.

Setlerinde Django Reinhardt ve Stephane Grappeli gibi kulvarında efsaneleşmiş müzisyenlerin eserlerine de yer veren Gypsy Swing Family, hiç düşmeyen enerjileri ile bir müzik ziyafeti hazırlıyor…

Reklamlar

Pas ve Kemik Fragman

İrem Candar ‘nın ilk solo albümü “Erik Ağacı”

Sinema Sokağı Sanat logo

Barış Kekeç
baris@sinemasokak.com

.

Küçük yaşlarda başladığı müzik hayatında adını Türk rock müziğinin kilometre taşlarından Teoman ile yaptığı “Duş” ve “Bana Öyle Bakma” düetleri ile duyuran ve müzikseverlerden tam not alan İrem Candar, ilk solo albümü “Erik Ağacı” ile müzik sektörüne merhaba diyor.

16 Ocak’ta müzik marketlerde yerini alancak albümün habercisi “Bi’şey olsun”u geçtiğimiz aylarda yayımlayan ve listelere hızlı bir giriş yapan İrem Candar, albüm çıkışının hemen öncesinde de Gülşen Aybaba yönetmenliğinde çekilen, genç sanatçının kendini, aşkını ve çocukluğunu arayan bir kadını canlandırdığı albümün ikinci video klibi “Rüya”yı müzikseverlerin beğenisine sundu.

Sanatçının pop, jazz ve rock altyapıları ile dinleyicilere geniş bir müzikal kalite sunduğu “Erik Ağacı” albümünde yer alan tüm şarkıların sözleri İrem Candar imzası taşırken, besteleri de aynı zamanda albümün prodüktörü de olan Gürsel Çelik ve İrem Candar tarafından yapıldı.

“Erik Ağacı” albümü, albüm dinleyicilerle buluşmadan önce Türkiye’nin en sevilen dizilerinden “Behzat Ç”de yayınlanan ve müzikseverler tarafından çok beğenilen “Yoldan Geçen Adam”, albümün habercisi ve ilk video klibi “Bi’şey Olsun”, jazz tınıları ile süslenmiş “Nazlı Jazz” ve albümün 2. video klip şarkısı “Rüya” gibi birbirinden güzel 9 şarkıdan oluşuyor.

 

TEPENİN ARDI

Şenay Tanrıvermiş

Şenay Tanrıvermişana logo

senayt@windowslive.com

 

Emin Alper’in yönettiği film insanoğlunun kendini savunma içgüdüsüyle nasıl vahşileşebildiğinin, olmayan düşmanı nasıl üretebildiğinin, dahası kendi karanlık doğasından dolayı çevresine besleyemediği güvenin filmi… Tabii aslında çok daha fazlasını söylüyor muhtemelen. Türkiye politikasına denk düşen, içerde ve dışarıda düşmanlarımızın saldırıya hazır beklediği paranoyasına ayna tutan bir yaklaşım içeriyor. Kendi içlerindeki suçluların kahramanlık ve masumiyet öyküleri yüzünden sapla saman karışıyor. Kendi söyledikleri yalanların izinde doğru arayan bir ailenin körleşmiş gözleri karardıkça kararıyor.

Dede, baba, oğul ve bu ailenin işlerini ve hizmetini yapan bir kız ve oğulları olan çekirdek bir aile neredeyse filmin tüm kadrosu denilebilir. Dolayısıyla bir elin parmakları kadar insanın üzerinden işçi-patron ve iktidar ilişkisi gayet güçlü eylem ve sessizliklerle veriliyor. İktidar sahibi Faik ve oğullarının işçi ailesi üzerinde her türlü söz ve eyleme sahip olmaları bir yana, hepsinin birden işlerine geldiği için Faik’in hayali düşmanlarına inanması filmin odak noktasını oluşturuyor. Arada görülen koyun ve keçilerden başka, fondan geçen hayalet askerler ve gerçek komutanlar görülüyor sadece. Zaten korkuları besleyen düşmanlar tepenin ardındadır ve filmin evreninde görünmeyen kocaman bir düşman ordusu seyircinin kafasında hemen beliriverir.

Sadece bu bölge insanının değil genel olarak insanoğlunun sorunları çözmeye yaklaşımı soruna sebep olan hataları, yanlışları, kusurları ve varsa suçları kendinde aramak değildir. Herkesin bir ‘öteki’si vardır ve çoğunlukla suçlu ve problemli her zaman ötekidir. Yaratılan bu suni düşmanlıklar sayesinde insanlar kendilerini aklarlar, temize çekerler ve her zaman haklı çıkarlar. Bazı devletlerin kendilerine özellikle düşman yaratarak sanal politikalar üzerinden var olması ‘Tepenin Ardı’nın senaryosundan çok daha farklı çalışmaz. Kavgayı sistematik hale getirerek kenara çekilmek, gerçekten suçlu olanların kendilerini aklamaları için vazgeçilmezdir.Gündelik hayatın küçük kavgalarındaki yanlışlar bile çevrilen basit entrikalarla olmayan ötekine tüm suçu günahıyla boca edilir. Tüm kusur, suç, yanlış ve problem kaynağı olarak ‘öteki’nin mevcudiyeti adeta çok işlevli bir günah çıkarma, arınma ve temizlenme kaynağına dönüşür. İşte bu yüzden düşmana duyulan ihtiyaç kimi zaman dosta duyulan ihtiyaçtan çok daha kuvvetli olabilir.

İki ergen genç erkeğin heyecanları nedeniyle gelişen basit ve küçük olaylar aile büyüğünde biriken bir öfkeye neden olur. Ancak bu öfke yanlış yönlendirilmiş bir öfkedir ve artık akıtılması gereken nefret yanlış hedefe doğru ateş ettikçe işin içinden çıkılmaz gergin alan genişler, büyür. Böylece kısır döngü hızlanır ve bir kıvılcımla kocaman yangınların, yıkımların zemini hazırlanır. Neredeyse birilerinin kurban edilmesi zorunluluğa dönüşür. Gerçek suçlular, hayali düşmanların düşmanlıklarından medet umar hale gelirler. Tepenin Ardı içi öfke ve nefret dolu bir dedenin kin saçan tohumlarından sakatlanan oğul ve torunlarının hatalarıyla trajediye dönüşür. Gerilim ve çatışma politikasıyla kendi küçük çevresini sahiplenen dedenin zehirlediği iklimde artık kötülük ve düşmanlık sadece onun kontrolünde değildir. Her biri kendi iç dünyasında yaralı ve suçlu karakterlerin ortak bir düşmana karşı kenetlenmeleri kendileriyle yüzleşmekten daha kolay gelir.

Emin Alper ilk filmiyle sadece içerik açısından değil tutturduğu estetik ve form açısından da oldukça başarılıdır. Tepenin Ardı’nın neredeyse tüme yakını dışarıda çekilmiş ve western filmlere özgü bir doku ve atmosfer yakalanmıştır. Renk ve dokunun farklı ve ayrıcalıklı atmosferi ayrıca zenginlikli bir gerilim ortamı yaratmıştır. Kısacası yılın en özgün ve başarılı filmlerinden biri ödülleri toplamaya devam edecek gibi görünmektedir.

.

Şenay Tanrıvermiş 

Van için… devam ediyor.

Van Gölü Film Festivali 2012

Evet Van değince yüreğimiz burkulur fakat bu sefer güzel bir haberle karşımızda. İlk kez Uluslararası film festivali düzenlenecek. Geçtiğimiz Ağustos ayında çocuklar için Avrupa Film Festivali kapsamında etkinlik düzenlenmişti.

Diğer bölgelerden de yoğun göç alan Van da son zamanlarda sanatsal faaliyetlerin artığınız görüyoruz. Bu film festivaliyle de Uluslararası platformda kültürel olarak ön plana çıkartılmak isteniyor. Van’ın biraz da buna ihtiyacı var. Depremin etkisi atlatamamış halka moral kaynağı olması açısından VAN İÇİN… temasıyla destek sağlaması amaçlanmış.

Uluslar Arası Van Gölü Film Festivali, Barış ve Sinema derneği ile Bajar Kültür Sanat Danışmanlığı tarafından ortak yürütülmekle birlikte yerel yönetimler ve sponsorlukların desteğiyle amacına ulaşacaktır umarız…

1. Van Gölü Fil Festivali 16 – 22 Aralık 2012 tarihleri arasında yapılacak. Film festivali film ise başvuruları 12.11.2012 -08.12.2012 tarihleri arasında kabul edilecektir.

.

Ayrıntılı bilgiye burdan ulaşabilirsiniz  : Festival Sayfası

.

Uğur Yılmazer 

Evrenin Askerleri: İntikam Günü 3D Fragman

.

Filmin Özeti

Luc ve Andrew, Evrenin Askerleri tarafından yönetilen yeni bir düzen için savaş vermek zorundadırlar. Luc, Evrenin Askerleri’ni bir araya getiren bir kilise kurmuştur, amacı Evrenin Askerleri’nin beyinlerine kazınan anıları silmek ve hükümetin oyunlarını ortaya çıkartarak Evrenin Askerleri’ni özgür kılmaktır.

.

Barış Kekeç

 

Tophane’den Çin’e yolculuk

Uğur Yılmazer

Uğur Yılmazer
ana logo

  ugurylmzr@gmail.com

 

                 “DUNHUANG’IN RENKLERİ: İpek Yoluna Açılan Büyülü Kapı”

Çin’in Dünya Kültür Mirasları listesindeki Dunhuang Mağaraları Sanatı Avrupada ilk defa sergilenecek.Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, China Arts & Entertainment Group ve Dunhuang Akademisi tarafından düzenlenen sergi , 1987 yılında UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilerek, koruma altına alınmış olan Dunhuang mağaraları (Mogao Taş Mağaraları) sanat eserlerini anlatmayı amaçlıyor. Burada yer alan resim ve heykeller MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde yeniden canlandırılacak. Bunun yanı sıra drama, dans ve akademik konferans gibi etkinlikler düzenlenecek.

Sergi, 15 Kasım 2012- 7 Ocak 2013 tarihleri arasında ziyarete açık olacaktır.

Kısaca Dunhuang;
Dunhuang , Gansu eyaletinin tarihi açıdan önemli bir şehridir. İmparator Han Hanedanı imparatoru Wu tarafından MÖ. 111 yılında kurulan ve kültür merkezi olan bu şehir, ayrıca ticaret yolu üzerinde yer almaktaydı. Yüzyıllar boyu rahipler topladıkları heykelleri Dunhuang’a getirmiş, yolu buradan geçen bir çok gezgin arkalarında duvar resimleri bırakmıştır.

Burada ki mağaraları Mogao Mağaraları adı altında toplayabiliriz. 366 yılında başlayan Mogao Mağaraları’nın sayısı, sonraki genişletilmelerle sürekli artıyordu. 7. yüzyılda hüküm süren Tang hanedanı döneminde ise Mogao’da Buda heykellerinin bulunduğu binden fazla mağara vardı. Bu nedenle Mogao Mağaraları, “Bin Buda Mağarası” da olarak adlandırılır.

Dunhuang Mogao Mağaraları’nın korunma çalışmalarına Çin hükümeti tarafından büyük önem veriliyor. Dünyanın dört yanından Mogao Mağaraları’nı ziyaret eden turistlerin sayısı giderek artıyor. Tarihi eserleri korumak için Çin hükümeti, Mogao Mağaraları’nın karşısındaki Sanwei Dağı eteğinde Dunhuang Sanat Eserleri Sergi Merkezi’ni kurdu. Burada ziyaretçiler için taklit mağaralar oluşturuldu.
Bazı mağaralar kapalı durumda. Duvar resimlerinin bu kültür mirası zarar görüleceği düşünülüyor. Bu bağlamda orjinallerine uygun sanal sergiler düzenleniyor. (Hong kong şehir üniversitesi etkileşimli görüntüleme ve şekillendirme uygulama araştırma ofisi, Dunhuang araştırma enstitüsü ve Hong kong dostları organizasyonu tarafından oluşturulan Hong kong Dunhuang dostları’nın yönetim kurulu başkanı Gabriel Yu tarafından desteklenen ‘’Saf Dünya: Dunhuang Mogao Mağaraları’na girelim sergisi burada açılmıştır. Burada gelişmiş sanal görüntüleme tekniklerini kullanarak, dijital görüntü ve ses efekleriyle üç boyutlu ortamda sergilendi.)
Bu mağaralar Budizm kitaplarının sakladığı mağara keşfedildiği dönemler yağmalanmıştır. İngiltere, Fransa, Rusya, Hindistan, Almanya, Danimarka, İsveç, Kore Cumhuriyeti, Finlandiya ve ABD’de Mogao tarihi eserleri bulunuyor. Bu ülkelerdeki eserlerin sayısı, tümünün üçte ikisini oluşturuyor.

Sergi 5 ana bölüm olarak düzenlenmesi düşünülüyor.

Bölüm I: Mekansal olarak Dunhuang

Dunhuang İpek yolu üzerinde 40 derece kuzey enlemiyle 92 derece doğu boylamında Çin ve Batı kültürlerinin kesiştiği stratejik bir noktadadır. İmparator Han Hanedanı imparatoru Wu tarafından MÖ. 111 yılında kurulan Dunhuang, çok kültürlü bir şehir olarak her zaman önemini korumuştur. Dunhuang mağaraları bölgede; Mogao mağaraları, Batı Bin Buda mağaraları, Yulin mağaraları, Doğu Bin Buda mağaraları ve Subei şehrindeki 812 mağaradan oluşan tüm mağaraları kapsar.

Bölüm II: 1000 Yıl Boyunca Dunhuang

Bu kısım farklı dönemlere ait sanat yapıtlarını sunarak Dunhuang’ın tarihsel değişim ve gelişimini anlatır. Dunhuang mağaraları sadece Çin kültürünü yansıtan bir sanat eseri değil; Yunan, Roma, Budist, Hinduist, Gandhara sanatları ve Orta Asya üslupları gibi Doğu ve Batı kültürlerinin birarada eridiği bir potadır. Sergi, Çinlilerle diğer halklar arasındaki toplumsal, politik, ekonomik, kültürel, bilimsel, teknolojik etkileşimleri göstermek açısından önem taşımaktadır.

Bölüm III: Buda’nın Nirvanası ve Tang Hanedanının Rüyası

Bu bölümde Orta-Tang hanedanlığına ait büyük Nirvana’ya Ulaşan Buda (Mogao mağaraları, 158 nolu mağara, batı duvarı) tasvir edilmektedir.

Bölüm IV: Harikulade Ustalık ve Özgün Görünüm

Bu bölümde farklı tarihsel dönemlere ait ve farklı üsluplara sahip dört Dunhuang mağarası canlandırılmaktadır.

Bölüm V: Etkileşimler

Bu bölümde, seyirciye Dunhuang sanatını daha iyi anlayabilmesi için eğitim kitapçıkları, sanat bulmacaları, fotografik görsel malzemeler, videolar, multimedia gösterileri gibi interaktif olanaklar sunulacaktır.

2012 Türkiye’de Çin yılı kapsamında Mimar Sinan Güzel Sanatlar üniversitesi çeşitli etkinlikler düzenlenecek.

Buradan etkinlik takvimine ulaşabilirsiniz. http://194.27.33.3/Tophane/content.aspx?id=300

Hasankeyf -Hısn Keyba-Hısn Keyfa -Sab’at aghval-Hısn Logub

Uğur  Yılmazer


Tozlu raflar arasından Hasankeyf dosyasını sık sık çıkartmakta fayda var. Geçtiğimiz günlerde Eylül ayı Sınır tanımaz heykeltraşlar platformunun düzenlediği “Uluslararası Tarihi Hasankeyf Taş Heykel Sempozyumu” ile gündeme gelmişti. Bu etkinlik her yıl aynı tarihlerde 1- 30 Eylül arası geleneksel olarak tekrarlanacak. Dokuz ülkeden 12 heykeltraş boyları 2-3 metreyi bulan heykeller yaptılar. Bu heykellerin çoğunu da Ilısu baraj gölü suların altına terk ettiler. Hasankeyf’in dünyanın ortak mirası olduğunu belirtmek istediler.

Çünkü kısmını şöyle özetleyebiliriz; Batman’a bağlı tarihi bir ilçe olan Hasankeyf ayrıca Mezopotamya bölgesinde bulunmaktadır. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Hz.Ömer (ra) devrinde islam toprakları arasına katılmış. Daha sonra Emeviler, Bizans imparatorluğu, Sasaniler, Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyübiler, Akkoyunlar ve Osmanlılar gibi birçok topluluğun kaynaştığı merkez olmuştur. Cami, Kilise, saray ve şehir kalıntılarıyla günümüze ulaşmıştır. Artuklu dönemi 1101-1232 yılları arası hakimiyet sağladığı dönemde imar faliyetleri başlamıştır. Ortaçağın en büyük köprüsü Dicle köprüsü, Hasankeyf kalesi, Büyük saray Artuklu dönemine aittir. 1232-1260 yılları arasında Eyyübiler ise kaledeki Ulu camii, El-Rızk camii, Sultan Süleyman camii, Koç camii, Kızlar camii, Küçük camii, İmam Abdullah Zaviyesi, Küçük saray gibi eserler bırakır. Akkoyunlular Zeynel bey türbesi ile de bu kültürel miras bize emanet edilir.


Gelin görün ki bu bölge haçlı seferlerine, Moğol istilalarına karşı korunmuş. Biz bu mirası koruyamamış ; 1967 yılında burada iskan izni vererek Hasankeyf’i hırpalamaya başlamışız. Halk doğal olarak evlerini, bağlarını, bahçelerini çevredeki harabelerden faydalanarak yapmıştır. 1978 tarihinde ise sit bölgesi ilan edilmiş fakat definecilerin yağmalarından kurtulamamıştır.

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ın Dünya Kültür Mirası Ölçütleri Açısından Hasankeyf ve Kurtarılma Olasılıkları başlıklı eski makalesinden bu konuyu daha da derinleştirebiliriz; UNESCO’nun 1721 Kasım 1972’de Paris’te toplanan Genel Konferansında Dünya Kültürel ve Doğal Mirasını Korumayla ilgili bir metin hazırlanmıştır. Türkiye bu anlaşmayı 1983 yılında onaylayarak sisteme katılmıştır.
Şu anda ülkemizden dokuz anıt ve sit Dünya Mirası Listesinde bulunmaktadır. Bunlardan Göreme ile Pamukkale doğal ve kültürel sit ; Truva, Hattuşaş, Nemrut dağı , KsantosLetoon, İstanbul , Divriği Ulu camii ve Turhan Melik Darüşşifası, Safranbolu kültürel sit olarak listede yer almaktadır.
Dünya Mirası değeri taşıyan doğal varlıkların, anıt ve sitlerin seçimi ve korunması ile ilgili kural ve koşulları düzenleyen tüzük Dünya mirası Listesi Sözleşmesi olarak anılmaktadır. Dünya Mirası Listesine yeni önerilerin yapılabilmesi için gerekli dosyalar Kültür Bakanlığı tarafından UNESCO’ya iletilmektedir. Kültür bakanlığı himayesinde 1. Derecede arkeolojik ve kentsel sit alanı olan Hasankeyf uluslararası düzeyde tanınmasının gerektiğine, doğal tarihi, mimari, özellikleriyle, sonsuza dek yaşatılması bütün insanlığın yararına olduğuna inanıyoruz.
Hasankeyf’in baraj tehdidi altında olması Kültür bakanlığının bu girişimi başlatması için belki bir engel gibi görülebilir. Ancak Kültür Bakanlığı’nın yasa gereği kanatları altında olan anıt ve sitleri gerçekten koruma görevini eyleme geçirmesi, Hasankeyf gibi özel bir ivedilikle Dünya Mirası listesine aday olarak önermesi, şimdiye dek ihmal edilmiş olan bir görevi yerine getirmek olacaktır.
Hasankeyf’in Dünya Mirası siti olmayı hangi gerekçelerle hakettiğini açıklamak, belki onun yaşam hakkını elinden almak isteyenlerin gözlerini açacak, vicdanlarını biraz rahatsız ederek, kurtarma çareleri aramayı kabul etmeleri yönünde ikna edecektir.
Dünya kültürel mirası Listesine alınmak üzere önerilen kültür varlıklarında aranan özelliklerden en az ikisine sahip olması koşulu aranmaktadır.
1.maddesine göre kültürel miras anıtlar, yapı grupları ve sitlerden oluşmaktadır. İnsanın yaratıcı dehasının üst düzeyde bir temsilcisi olması Hasankeyf bünyesinde bulunan Zeynel Bey Türbesi, Süleyman Camii, Köprü ve Kale gibi başyapıt niteliğindeki anıtlarla seçkinleşen bir sittir. Tek tek ele alındığında özellikle kale kapıları ve köprü gibi anıtlar dönemlerinin üstün tasarımları, eşsiz yapıtlarıdır. Nitekim köprü 40m’lik ana açıklığıyla geleneksel yöntemlerle aşılamayan bir strüktür uygulaması olmuştur.
2.Dünyanın bir kültür bölgesinde veya bir dönemde mimarlık veya teknoloji, anıtsal sanatlar, kent planlama veya peyzaj tasarım alanlarında önemli gelişmelere, insani değer alışverişlerine tanıklık etmesi.
Mezopotamya gibi eski dünyanın, insanlık tarihinin beşiği olan bir bölgede bulunan Hasankeyf, Roma çağından Büyük Selçuklulara kadar değişik kültürlerin etkisinde yaşadığı bir yerleşmedir. Artuklu , Eyyübi ve Akkayonlu dönemlerinin bölgesel etkileri yansıtan mimari mirası, burada farklı kültürlerin karşılığını ve bir kaynaşma potası oluştuğunu göstermektedir. Doğudan buraya gelen sanatkarlar, örneğin İran’dan gelen Zeynel bey Türbesi mimarı, bir taş diyarı Hasankeyf’e sırlı tuğla mimari geleneğinin o sırada geçerli olan biçimini getirmiş, Timur’un başkenti Semerkant’ta benzerleri yapılan bir mimarlık ürünü sunmuştur. Böylece 15.yüzyılda Semerkant’tan İstanbul ‘a kadar uzanan coğrafyada, ortak beğeniler oluşmuş seçkin usta ve sanatkarlar çalışmıştır. Bu ilişkileri kurmak ve anlamak uygarlık tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca benzer duyarlılıklar insanları birbirine yaklaştırmakta, geçmişte olduğu gibi bugün de insanlar bu eserler karşısında heyecan duymaktadır.
3.Yaşayan veya yok olan kültür geleneğinin veya uygarlığının ünik veya olağan üstü, ender rastlanan bir temsilcisi olması.
Hasankeyf artık yaşamayan birkaç kültürün izlerini taşıyan ve üzeri yakın çağ kentleşmesiyle zedelenmiş ünik bir ortaçağ kentidir. Coğrafi yeri nedeniyle Suriye ve İran mimarilerinin etkilerine açık olmuştur. Roma ve öncesi kültürlere ait izler henüz tam araştırılmadığından alanın zengin bulgular vermesi umut edilmektedir.
4. Bir yapı tipinin seçkin örneği, ya da insanlık tarihinin önemli bir aşamasını veya aşamalarını gösteren bir mimari ve teknolojik bütünün veya peyzajın örneği olması.
Hasankeyf Anadolu Türk Mimarlığı açısından ilginç yapılar barındırmaktadır. Kızlar camii olarak adlandırılan yapı , benzeri henüz bilinmeyen ilginç bir anıt mezar tipolojisine sahiptir. Zeynel Bey Türbesi, silindirik gövdesi, sırlı tuğla kaplı beden duvarları ve çift cidarlı kubbesiyle, Orta Asya , İran etkileri taşımaktadır. Ayrıca bilinen tek kayalara oyulmuş cami Hasankeyftedir.
5.Geri dönülmez bir değişim karşısında hassaslaşmış olan bir kültürün veya kültürlerin temsilcisi olan , geleneksel insan yerleşimi veya arazi kullanımının seçkin bir örneği olması.
Hepsi tam ayrıştırılarak saptanamamış kültür katmanlarından en belirgin olanlar Roma, Bizans, Artuklu, Eyyübi ve Akkoyunlu dönemleridir.
Bu madde altına güncel olarak şunu ekleyebiliriz Hasankeyf’teki arkeolojik kazının başkanlığını yürüten Batman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdusselam Uluçam , kazılarda Hasankeyf’in 12 bin yıl öncesinin tarihine ulaşıldığı ancak bu yıl yapılan kazının en önemli sonucunun 12.yüzyılda Artuklu döneminde kullanılmış arıtma sistemi olduğu söylendi. Bu döneme ait bir kanalizasyon sistemi ortaya çıkarıldığını ve atıkların üçlü arıtma sistemi ile Dicle Nehrine ulaştığı belirtildi.
6.Uluslararası önem taşıyan sanatsal veya edebi eserler, inançlar, yaşayan gelenekler ve olaylarla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olmak.
Komite bu ölçütü özel durumlarda ve diğer kültürel ve doğal ölçütlerle birlikte değerlendirerek listeye alınma için kullanabileceğini belirtmiştir.
Hasankeyf’in çeşitli efsanelerle ilişkileri bulunmaktadır. Bütün insanlığın veya büyük dinlerin inançlarında bulunan Eshab-ı Keyf’in yedi uyurlar mağaralarının burada olduğu söylencesi vardır.

Hasankeyf ‘in bulunan tarihi eserleri taşımak, benzerlerini yapmak mümkün fakat bu eserler kendilerini ifadeden yoksun olacaklar. Bulundukları yer ile var oldular. Geçirdiği dönemlerden anılarıyla, taşıyla toprağıyla, tarihi kültürel mirası, faunasıyla şimdiki gibi hissetirmeycek.
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde GAP projesi dahilinde yaklaşık 40 yıl ömrü olucak Ilısı Barajı ile 12 bin yıllık medeniyetlerin mirasını sular altına mı terkedeceğiz …

Uğur YILMAZER

MALKOÇOĞLU (1966)

 .

Romancımız Abdullah Ziya Kozanoğlu‘nun 1933 yılında yazdığı

Malkoçoğlu romanı, çizerimiz Ayhan Başoğlu tarafından başarı ile ele alınmış ve bir dizi, Malkoçoğlu resimli romanlarını yazmıştır. Bu romanlar sırasıyla; 1. Malkoçoğlu ―1966, 2. Malkoçoğlu Krallara Karşı ―1967, 3. Malkoçoğlu Kara Korsan ―1968, 4. Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor ―1969, 5. Malkoçoğlu Cem Sultan ―1969, 6. Malkoçoğlu Ölüm Fedaileri ―1971, 7. Malkoçoğlu Kurt Bey ―1972

Bu filmlere değinmeden önce Malkoçoğulları hakkındaki bilgilere ve çizerimiz Ayhan Başoğlu‘na kısaca yer verelim.

Malkoçoğulları‘nın merkezi Silistre‘dir. Yıldırım Bazeyıd, Fatih Sultan Mehmed, Sultan ikinci Bayezıd ve Yavuz Sultan Selim Han zamanlarında önemli hizmet ve kahramanlıkları görülen bu ailenin atası Malkoç Mustafa Beydir. Turhan Beyoğulları, Mihaloğulları ve Evrenosoğulları gibi, Rumeli‘ye sefer yapan ve akınlar düzenleyen Malkoçoğulları, kısa zamanda büyük ün kazandı. Yıldırım Bayezıd Han, Şehzadesi Çelebi Süleyman‘ın yerine Malkoçoğlu Mustafa Beyi Sivas dizdarlığına (kale komutanlığına) tâyin etti. 1400‘de Timur Han‘ın Anadolu‘ya düzenlediği sefer sırasında Sivas‘ı on sekiz gün savunan Malkoç Mustafa bey, sonunda kaleyi teslim etti. Kale müdâfileriyle birlikte Mustafa Bey de Timur‘un emriyle öldürüldü. Malkoç Mustafa Beyin torunu Bâli Bey sayesinde, ailenin ünü Fatih Sultan Mehmed Han ve Sultan ikinci Bayezıd Han zamanında da devam etti.

Yavuz Sultan Selim Han’ın Çaldıran savaşı (iran) katılan Malkoçoğlu Bali Beyin iki oğlu Ali ve Tur Ali beyler, önemli kahramanlıklar gösterdiler. Bâli Bey‘in küçük oğlu Silistre Beyi Tur Ali Bey, muharebe esnasında bizzat Şah ismail tarafından şehit edildi. Sofya sancak beyi olan Ali Bey de bu muharebede şehit düştü. Malkoçoğulları sülalesinin son temsilcilerinden en önemlisi, Yavuz ünvanıyla tanınan Malkoçoğlu Ali Paşadır. 1603‘te yemişci Hasan Paşanın yerine sadrazamlığa getirildi. Mısır‘da bulunan Malkoçoğlu Ali Paşa, kırk günde istanbul‘a gelip vazifesine başladı. ilk iş olarak İran meselesini ele aldı. O sırada Kaptan Paşa olan Cağalazade Sinan Paşayı Kaptan Paşalığı üzerinde kalmak şartıyla serdarlığa tayin ederek, iran üzerine yolladı. Ertesi sene de kendisi, ordunun başında serdar olarak Macaristan seferine çıktı. Sofya‘ya ulaşıldığı sırada sağlığı bozulmaya başladı. Belgrad‘a vardıktan dört beş gün sonra vefat etti. Ali paşanın ölümüyle Malkoçoğlu sülalesinin şöhreti de son buldu.

Abdullah Ziya Kozanoğlu‘nun romanından esinlenerek bir dizi resimli roman çizimleri yaptığını belirttiğimiz Ayhan Başoğlu MALKOÇOĞLU romanının senaryosunu Remzi Jöntürk yazmış ve Süreyya Duru tarafından filme aktarılmıştır. Türker İnanoğlu‘nun hazırladığı ve ―Türvak” tarafından çıkarılan “5555 Afişle Türk Sineması” kitabında yer alan film ile ilgili afişte senaryonun Remzi Jöntürk‘e ait olduğu belirtilmekte ise de, Agah Özgüç‘ün Türk Filmleri Sözlüğü 1.Cilt syf. 301 de yer alan film açıklamasında, senaryo Ayhan Başoğlu olarak gözükmekte. 1961-1990 yılları arasında görüntü yönetmenliği yapan ve bu filminde görüntülerini kaydeden Mahmut Demir 34 tane uzun metrajlı sinema filmine imza atmış. Yapımcı Firma ise Duru Film, yönetmen Süreyya Duru‘nun babası Naci Duru‘nun şirketi.

Malkoçoğlu resimli romanı 1965 yılında Cumhuriyet Gazetesi‘nde yayınlandıktan bir sene sonra sinemaya aktarılmış olan bu filmle Karaoğlan (Kartal Tibet) beyaz perdedeki yerini Malkoçoğlu‘na yani Cüneyt Arkın‘a terk etmiş olur.

Cüneyt Arkın (Malkoçoğlu Ali Bey), Yıldırım Gencer (Vlad Çepeş), Yılmaz Köksal (Ejder), Selma Güneri, Semih Sergen, Gülbin Eray, Nurtekin OdabaĢı, Leman Öztürk, Tuncer Necmioğlu, Kayhan Yıldızoğlu, Toron Karacaoğlu, Necip Tekçe, Adnan Mersinli, filmde rol alan Yeşilçam‘ın emekçileri.
KONU: Filmde akıncı beyi Malkoçoğlu Ali Bey Mora seferi dönüşünde evinin, ocağının yakılıp yıkılmış olduğunu dehşetle görürü. Karısı ve bütün adamların öldürülmüş tek oğlu Polat kaçırılmıştır. Bu işi yaptıran Kazıklı Voyvoda, “KlZll Akrep” Vlad Çepeş’tir . Malkoçoğlu intikamını almak ve oğlu Polat’ı kurtarmak üzere akıncı eri Ejder ile yola çıkar. Enet çarşısısında esir pazarı kurulmuştur. Burada satılacak olanlardan birinin (Sezer Güvenirgil) peşinde Vlad Çepeş’in adamları da vardır. Malkoğlu bunu öğrenmiştir. Uzun bir pazarlıktan sonra Malkoçoğlu, esir tüccarının oyununa gelerek satın alamadığı kızın kapatıldığı zindana girerek kurtarır. Genç bir şovalye de, tıpkı Kızıl Akrep gibi, kızın peşindedir. Malkoçoğlu kızı bu şovalyeye vermez, çünkü kız onu Kızıl Akrep’e ulaşgtırıp intikamını al masını sağlayacak tek yoldur.

Kız Malkoçoğlu’na bir türlü kim olduğunu ve neden Kızıl Akrep tarafından arandığını söylemez. Kızıl Akrep Vlad Çepeş geçmişteki bazı olaylardan dolayı, Malkoçoğlu’na kin beslemektedir. Bu yüzden bazı hain planlarını gerçekleştirmek için oğlu Polat’ı kaçırmıştır. Garip ilaçlar ve büyülü içkilerle Polat’ı kontrolu altna alıp babasına karşı kullanmak ister.

Esir klz gerçekte Babreş Dukalığının varisi Prenses Yolanda’dlr. Kızıl Akrep’in amaçlarına ulaşabilmesi için prensesle evlenmesi ve Babreş Dükalığını ele geçirmesi gerekmektedir. Kızıl Akrep’in adamları, Malkoçoğlu ve Ejder’i gafil avlayarak, kızı kaçırırlar. Çepeş’in artlk emeline ulaşmasına çok az bir süre kalmıştır. Çeşitli simya formüllerinin yardımıyla insanları “zombi” gibi hissizleştirip, iradelerini kontrolu altına alarak oluşturacağı bir orduyla dünyaya hükmetmek istemektedir.

Malkoçoğlu ve Ejder, Kızıl Akrep’in adamları tarafından bir handa tuzağa düşürülüp yakalanırlar. Malkoçoğlu ile oğlu Polat’ı bir meydanda dövüş için karşı karşıya getirirler. Polat’ın yüzünde maske oldugu için Malkoçoğlu önce oğlunu tanıyamasa da dövüş esnasında delikanlının maskesi düşünce tanır. Polat ise, aldığı ilaçların etkisi altında kaldığından babasını tanıyamamaktadır. Malkoçoğlu ısrarla parmağındaki beylik yüzüğünü göstererek Polat’ın kendine gelmesini sağlar.

Malkoçoğlu tekrar zindana atılır. Aç ve susuz geçen günlerden sonra Kızıl Akrep Vlad Çepeş Malkoçoğlu’yla dövüşmek üzere meydana çıkar. Baltalarla yapılan bir döğüşten sonra Malkoçoğlu’nu yenemeyeceğini anlayan Vlad adamlarına onu öldürmeleri için emir verir.
Bu ara Ejder ve diğer esirler bir yolunu bulup kurtulmuşlar, Malkoçoğlu’nun yanında aavaşmaya başlamışlardır. Kızıl Akrep Vlad prenses Yolanda’yı alıp kaçmaya kalkışır. Malkoçoğlu peşine düşer ve Vlad’ı yakalayıp bir uçurumdan aşağı atar, prensesi kurtarır. Tahtından vazgeçen prenses Malkoçoğlu, Polat ve Ejder’e katılıp yeni maceralara doğru yola çıkar.
bu tek adama karşı yüzlerce, binlerce asker vurmak için kurşunlar yağdırdılar. o belki vurulmuştu, belki vurulmamıştı. fakat atını sürmüş üzerlerine doğru geliyordu. tek akıncı başında kanlı sargılar, son şarı da yakmak, son kaleyi de vurmak için tek başına yürüyordu.

birkaç kere atının üzerinde kaydı, ya şimdi vurulmuştu, ya buraya gelirken yaralıydı. bu kahraman adam, ölüme bile bile yürüyordu. birden nasıl oldu. yan sokaklardan üç atlı koptu. üç yüz askerin kavga gürültüsünü bastırdı…..- (Yayınevi: Bilge Kültür Sanat)

.

Yalçın Özgül 

3. ULUSLARARASI İSTANBUL OPERA FESTİVALİ PROGRAMI

.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü’nün dev organizasyonlardan biri olan ve bu yıl  7-19  Temmuz 2012 tarihleri arasında yapılacak 3. Uluslararası İstanbul Opera Festivali; etkinlik mekanı olarak Aya İrini, Topkapı Sarayı, Yıldız Sarayı ve Rumeli Hisarı gibi İstanbul’un tarihi mekanlarını kullanıyor.

Türk kültürü ve yaşantısını konu alan operaları şehrin atmosferine ve orijinal tarihi mekanlara dâhil eden İstanbul Opera Festivali, aynı zamanda dünyanın önde gelen opera kurumlarının sahneledikleri birbirinden çekici prodüksiyonlara ev sahipliği yapmaktadır.

Önemli kültür merkezlerinde geleneksel hale gelmiş uluslararası opera festivallerinin bir benzerinin İstanbul’da gerçekleştirilmesi bu güzel ve gizemli kentin dünya sanat haritasındaki yerini kalıcı kılmak bakımından önemlidir.

Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü, bu bilinçle operayı, kapalı mekanların sınırlarından çıkartıp, şehrin içine getirerek yaz gecelerinde İstanbul’un büyülü tarihi atmosferlerinde izleyiciyle buluşturmaktadır. Festival, içeriği ile her yaştan, her kesimden seyirciye ulaşarak İstanbullularla ve İstanbul ziyaretçileriyle buluşmakta ve kentin sahip olduğu tarihsel mekanlarla bütünleşerek İstanbul’u dünya ölçeğinde benzersiz bir konuma getirmektedir.

Program :

7 Temmuz Rigoletto

Ankara Devlet Opera ve Balesi

Haliç Kongre ve Kültür Merkezi
9-10-11 Temmuz Saraydan Kız Kaçırma

Samsun Devlet Opera ve Balesi

Yıldız Sarayı
12 Temmuz José  CURA Gala Konser

İstanbul Devlet Opera ve Balesi Orkestrası

Aya İrini
13-14 Temmuz IV.Murat

İzmir Devlet Opera ve Balesi

Topkapı Sarayı
16-18 Temmuz Bayezid

İstanbul Devlet Opera ve Balesi

Süreyya Operası
19 Temmuz Aşk-ı Memnu

Antalya Devlet Opera ve Balesi

Bahçeşehir Kültür Sanat Merkezi