KOZANOĞLU (1967)

Şenay Tanrıvermiş

Yalçın Özgül
ana logo

  yalcinozgul@gmail.com

 

KOZANOĞLU Ayşe Şasa‘nın senaryosu ve Atıf Yılmaz‘ın rejisiyle hayat bulur. Yeşilçam sinemasında tarihi fantazya altıncı kez seyirci karşısına çıkar. Filmin müziklerini Abdullah Naili Bayşu ile beraber Orhan Şencebay yapmışlar, film karelerine şörüntüleri kaydeden de Şani Turanlı olmuş. Dadaş Filmin sahibi Kadir Kesemen yapımcılığını üstlenmiş bu filmin oyuncuları arasında;

Yılmaz Şüney (1937-1984) (Kozanoğlu Hüseyin), Suna Keskin (Esma), Tuncer Necmioğlu (1936-2006) (Ataullah Ağa), Hülya Duyar (Binnaz), Candan İsen (Zehra), Cahit Irşat (1915-1971) (Nasuh Paşa), İhsan Yüce (1930-1991) (Eşkıya Ebubekir), Danyal Topatan (1916-1975) (Softa Halil), Kani Kıpçak (1911-1984) (Ormancı Deli Ali), Asım Nipton (1915-1972), Hasan Ceylan (1922-1980), Hakkı Haktan (Çolak Osman), Osman Türkoğlu (1902-1967), Erdoğan Akduman, Mehmet Büyükşünşör (Balçıklı Süleyman), Mümtaz Ener (1909-1989) (Demirci Hasan, Aydemir Akbaş (Mahkum) yer almışlardır.

Konu: Olaylar Osmanlı’nın şerileme döneminde şeçer. Kozanlı Hüseyin (Yılmaz Şüney) ile savaşta bir kolunu yitiren babası Çolak Osman’la (Hakkı Haktan) tarlalarını sürerlerken Karahasanoğlu Beşir Beyin adamları şelir. Başlarında Çomar Bölükbaşı (Haydar Karaer) vardır. Karahasanoğlu’nun emriyle eşkıya takibine çıkılacağından at ve yem istenir. Köyleri haraca kesen Kara Hasanoğlu’nun itlerine direnir. Evde arama yapan Çomar, Hüseyin’in bacısı Zehra’ya tecavüz etmek ister. Zehra’nın çığlıkları üzerine yetişen Hüseyin onu kurtarır. Çomar’ı yakalayıp döverken etrafı sarılır. Saldırşanlar Hüseyin’i yaralar, babası Çolak Osman’ı da öldürürler.

Hüseyin, bacısı Zehra’yı köylülerden Süleyman Emmiye teslim edip dağa çıkar. Dağlarda ün yapmış eşkıya Kıllı Ebubekir’in (İhsan Yüce) çetesine katılır. Çomarı ilk karşılaştığı yerde öldürüp babasının intikamını alacaktır. Çolak Osman’ın oğlu Hüseyin, dağda eşkıya Kozanoğlu’dur artık. Namı tüm bölşeye yayılmıştır. Osmanlı’nın kellesini istediği bir Şaki, köylünün şözündeyse bir kahramandır. Kanlısı Çomar’ı bir köye saldırırken yakalar. Onu öldürmez, köylülere bırakır. Köy halkı Çomar’ı paramparça eder. Karahasanoğlu (Kani Kıpçak), eşkıya Kıllı Ebubekir Ağa’ya haber salıp bir elçi şönderilmesini ister. Ebubekir, bu şörevi can borcu olduğu Kozanoğlu’na verir. Kozanoğlu bir çatışma sırasında Ebubekir’i ölümden kurtarmıştır. Kozanoğlu, Şafakla Karahasanoğlu’nun konağına doğru yola çıkar. Konakta büyük bir şenlik vardır. Karahasanoğlu, şüzel kızı Esma’yı (Suna Keskin) bazı çıkar ilişkileri olduğu vezir Raşıp Paşa’ya verecektir. Esma bu evliliğe şiddetle karşıdır. Ağabeyi Ataullah Ağa’ya (Tuncer Necmioğlu), “Raşıp Paşa’nın karısı olmaktansa o eşkıyanın koynuna şirmeyi tercih ederim diyen Esma, kesin tavrını ortaya koysa da çaresizdir.

Kozanoğlu, Ebubekir Ağa adına elçi olarak şeldiği konakta Esma‘yı şörür şörmez aşık olmuştur. Ataullah’ın karşılayıp misafir ettiği Kozanoğlu, Karahasanoğlu’nun huzuruna çıkarılır. Ataullah da babasının yanındadır. Kozanoğlu’na ismi sorulduğunda, “Hüseyin,” der. Karahasanoğlu, Ebubekir’e götürülmek üzere hediyeler verirken, bir de haber gönderir. Kozanoğlu denilen eşkıyanın kellesini istemektedir. Kozanoğlu’nun bu olaydan sonra, Karahasanoğlu’nun iti olan Ebubekir’le uzlaşması artık mümkün değildir. Yolları ayrılmıştır. Ebubekir‘i terk edip kendi çetesini kurar. Artık azılı iki düşmandırlar. Ebubekir adamlarıyla Nasuh Paşa’nın (Cahit Irgat) kervanına bir suikast düzenler ve kızı Binnaz’ı (Candan İsen) kaçırır. Ebubekir paşaya ve devlet sancağına karşı çıkanın Kozanoğlu olduğunu etrafa yayar. Softaoğlu Halil (Danyal Topatan), Kozanoğlu’nu bulup onun zor durumda olduğunu bildirir. Birlikte, kaçırılan paşa kızını kurtaracaklardır. Dağda Binnaz’ı oynatan Ebubekir’den silah zoruyla kız teslim alınır. Kozanoğlu, Binnaz’ı kasabanın konağının yakınlarında bırakır. Nasuh Paşa, dağdaki silahlı kişilerin yakalanması için emir verir. Yakalanıp zindana atılanlar arasında Kozanoğlu da vardır. Softa Halil, tüfekçi Hasan Usta, hepsi teslim olmuştur. Kızını şakilerin elinden kurtaran Kozanoğlu’nu Nasuh Paşa görmek ister. Huzuruna çıkarıldığında onu bağışlar ve kapısında asker yapmak ister. Fakat Kozanoğlu, Hasan Usta’nın yanında nakkaşlık mesleğini öğrenecektir.

Nasuh Paşa, Karahasanoğlu Beşir’i idam ettirir. Kendisim öldürmek isteyen düşmanının Karahasanoğlu olduğunu öğrenmiştir, Nasuh Paşa’nın vergi toplayacak, asayişi sağlayacak bir adama ihtiyacı vardır. Tekrar Kozanoğlu’nu huzuruna çağırır ve görevi ona verir. Paşa’nın emriyle, bundan böyle yeni mütesellim Kozanoğlu’dur. Davullarla halka duyurulur bu. Görevine başlayan Kozanoğlu, savaş hazırlığı içinde olan devletin sefer akçesini almak için konağa gittiğinde Ataullah yoktur. Orada, ilk görüşünde vurulduğu Esma’yla karşılaşır yine. Kozanoğlu, onu haremdeki kızlardan biri sanmaktadır, ona sarılarak aşkını itiraf eder. Ama bunun mümkünü yoktur. :Ben Karahasanoğlu’nun kızı, Ataullah’ın bacısı Esma’yım, ben sana yoldaş olamam, kaç buralardan,” deyip çaresizlik içinde Kozanoğlu’nun kollarından sıyrılır.

Ebubekir Ataullah’ın emriyle cami şadırvanında Kozanoğlu’na pusu kurar. Ebubekir, bir kılıç darbesiyle ölür, Kozanoğlu ise ağır yaralıdır. Nasuh Paşa’nın konağında iyileşir. Bir atlı saraydan ferman getirmiştir. Padişah’ın emriyle Kozanoğlu tevkif edilip karşılanacaktır. Nasuh Paşa, oğlu gibi sevdiği Kozanoğlıu’na kaçmayı teklif ederse de bunu ona kabul ettiremez. Kadı, askerleriyle gelir, Kozanoğlu’nu teslim alıp zindana attırır. Ataullah, zindana konuşmaya geldiği Kozanoğlu’na kaçıp buralardan gitmesi için para teklif eder. Fakat Kozanoğlu şerefiyle ölecektir, satılık değildir. Demir parmaklıklar arasından Ataullah’ın yüzüne tükürür.

Ataullah’ı bir telaş alır. Doğru Kadı Efendi’ye gider. Kozanoğlu’nun yarşılanması sırasında halkın mahkemeyi basmasından korkmaktadır. Kadı Efendi’ye baskı yapar. Kozanoğlu zindanda boğdurulacaktır. Bir zamanlar Kozanoğlu’nun can yoldaşı olan Sofla Halil de Ataullah’tan yanadır. Kozanoğlu’nun boğdurulacağı gece Hasan Usta, adamlarıyla zindanı basar. Hasan Usta askerlerin saldırısıyla yaralanırken, Kozanoğlu onu bırakmaz, birlikle kaçarlar.

Olayların ardından Kozanoğiu azledilir, yerini yeni mütesellim Ataullah alır. Ve Ataullah emir buyurur. Zindanda isyan çıkarıp kaçan Kozanoğlu’nun dirisini getirene altmış kese altın ihsan edecektir. Softa Halil, adamlarını toplar, Kozanoğlu’nu Hasan Usta’nın mezarı başında bulur, Softa Halil; “İşte, sana ordu topladım. Padişaha bile cenk açarız,” derken bir işaretle çevresi sarılır. Onu kalleşçe, kıskıvrak yakalayıp götürürlerken Kozanoğlu sorar; “Kardeşliği kaça sattın, Softa ağam?”
Çarşı meydanında ulema, askerler ve halk toplanmıştır. Kozanoğlu asılacaktır. Kadı, hazırladığı fetvayı okuyup son sözünü sorar. Kosanoğlu, darağacından halka yaşlı gözlerle bakıp son sözünü söyler. Ve ayağının altındaki iskemleye bir tekme atar. Ataullah infazdan sonra askerlerin arasında uzaklaşmaya çalışırken, Softa Halil de korku içinde kaçmaya çalışır. Halk askerlere saldırır. Meydanda kan gövdeyi götürmektedir, İsyan çıkmıştır… (Agah Özgüç)

Reklamlar

CENGİZ HAN’IN HAZİNELERİ (1962)

.


Cengiz Han‘ın Hazineleri‘nde, sonraki yıllarda bir film dizisini oluşturacak olan Karaoğlan beyaz perdede ilk kez görülür. Önce Suat Yalaz‘ın fırçasında hayat bulan bu Karaoğlan‘ın serüvenleri, Cengiz Han‘ın Hazineleri‘nde bambaşka bir Karaoğlan ile seyirci karşısına çıkacaktır. Orhan Günşıray‘ın kişiliğine ve oyuncu performansına uygun şekilde uyarlanan ve dolayısıyla özelliklerinden çok şeyler kaybeden bir Karaoğlan….
Senaryoyu hazırlayan Suat Yalaz her ne kadar çizgi romanının kişilerine, çevresine sadık kalmak istemişse de zorunlu olarak Karaoğlan‘ın bu macerası tarihsel güldürü türünün kural ve gereksinmelerine uymuştur. ‘Tarihsel güldürü özellikle taşlamaya yönelen bir türdür. Cengiz Han’ın Hazineleri’nde seyirciyi güldüren fakat hiçbir zaman taşlama sayılmayacak durumlar var. Hatta, genel olarak, filmin tümü serüvenin bazı kısımlarını ciddiye almakta, buna karşılık güldürü dozunu çoğu zaman Orhan Günşıray ve Sami Hazinses ortaya çıkartmaktadırlar.

Atıf Yılmaz‘ın asistanlığını yapan kişi, daha sonraki yıllarda Jet rejisör diye nam salacak olan Çetin İnanç. Müzikler Ruhi Su ve Yalçın Tura‘nın, kamerayla olayları görüntüleyen ise kameraman Çetin Gürtop. Filmin yapımı iki ortağa ait. Yerli film Şirketi adına Atıf Yılmaz ve Orhan Günşiray.

.

NASIL ORTAYA ÇIKTI?

.
Ressam ve yazar Kozanoğlu 1926 yılında çalıştığı derginin kapağı için çizdiği resimle dalga geçen arkadaşlarına kızarak hazırladığı resme yazdığı hikaye girişi ve tefrikalar halindeki yazılarla ortaya çıkan OTSUKARCI ve oğlu KAAN, Karaoğlan’ın bebeklik devrini başlatmıştır.

Kozanoğlu ilk romanı Kızıltuğ’un çizgi romana dönüştürülmesi için Suat YALAZ‘ı seçti. Yalaz 19 ağustos 1959 da Cengiz Han’ın Hazineleri adlı öyküyü Akşam gazetesinde çizmeye başladı. Bu kısa sürecek dönemde Karaoğlan’ın son halini almadan önce geçirmesi gereken bir maceralar yumağı gibidir. Bu döneme Karaoğlan’ın gençlik dönemi diyebiliriz. Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Suat Yalaz, birlikte 9 adet KAAN macerası hazırlarlar.

Suat Yalaz çizimlerinde Harold Foster’in Prince Valiant’ından oldukça etkilenmiştir. Abdullah Turhan, Nezih Dündar ve zaman zamanda M. Engin Aslan ile ortaklaşa çalışan Suat Yalaz pek çok serüvenin temelini tarih ve folklorumuzdan yararlanarak hazırlamış aynı ölçüde yabancı edebiyat örneklerini de senaryonun özüne maharetle katmayı başarmıştır. eserlerinde kullandığı dile büyük özen gösteren Suat Yalaz bazı maceralarda maceraların geçtiği zamanda konuşulan dili bilhassa tercih etmiş ve söz konusu maceraya ayrı bir ağırlık katmayı başarmıştır. öykülerinde cinsellik ve erotizmi düzeyli seviyede tutmuştur. Sertlik ve mizahı öykülerinin içine ustalıkla yerleştirmiştir.

.

KİMDİR?:

.
Karaoğlan atletik, deli dolu, gözü pek ve mert bir Uygur genci olarak tanıtıldı. Bir kahramanda bulunması gerekli özelliklerin hemen hemen hepsine sahip görünüyor. İdeal insan tanımlanmasının içinde yer almakta, kötü alışkanlık diye nitelendirilen; içkiden uzak durmakta, kesinlikle yalan konuşmamaya çalışmakta, dolayısıyla genç okura sağlıklı göndermeler yapmaktadır. Karaoğlan göçebeydi, bir yerde uzun süreli kalmazdı. erkek çocuğa ad koymanın bir törenle gerçekleştirildiği bir dönemde yaşamasına rağmen böyle bir töreni görememişti. Daha el kadar bebe iken annesi bir çete tarafından katledilmiş, son anda yetişen babası bebeği kurtarmayı başarmış, yaralanmış olmasına rağmen bebeği bir ormancıya emanet ederek gitmişti. Bebek kendilerine ait olmadığı için yaşlı ormancı ve hanımı küçüğe ad vermemişler ancak simsiyah saçlarından dolayı ona KARAOĞLAN demekle yetinmişlerdi. Yıllar sonra ününü ASYA KAPLANI KARAOĞLAN diye yapacak olan bu genç adam, babası kılıç ustası BAYBORA, karşılık bir dövüş esnasında tanıştığı ve dost olduğu, midesine düşkün olduğu kadar kavgaya da düşkün yaşlı savaşçı BALABAN, Semerkand da hırsızlık yaparken yakaladığı ve kendisine aşık ettiği BAYIRGÜLÜ, biraz kocamış, at uşağı ÇALIK gibi karakterlerinde küçümsenemez katkılarıyla, bizleri Orta Asya steplerinde özgürlük duygumuzu kamçılayan farklı bir dünyaya itmektedir.

Filmin oyuncu kadrosunda yer alan isimler ve konusu da şöyledir:

Orhan Günşıray (Karaoğlan), Fatma Girik (Çavdar Tarlası), Öztürk Serengil “Hülagü” (1930-1999), Aysel Tanju “Ateş Parçası” (1940-2003), Atıf Kaptan “Tokta Bey” (1908-1977), Sami Hazinses “Kazgagası Çakır” (1925-2002), Nuri Altınok “Otsokarcı” (1921-1993), Mümtaz Ener “Çağatay Han” (1909-1989), Tülay Akatlar (Tolunay), Atilla Tokatlı (1932-1988), Ece Han, Hüseyin Satırlı,

Konu:  Ölen Cengiz Han ve hazineleri bilinmeyen bir yere gömülür. Çoban Memiş’in Karaoğlan diye anılan adsız oğlu, oba gençlerinin sürekli alayları karşısında, Cengiz Han’ın hazinesini bulacağını ve güzeller güzeli torunu Tolunay’ı da alacağını söyler, hazineyi bulma yarışına diğer yarışmacılarla katılır. Otsokarcı hazinenin aranmasına karşıdır. Yarışmacılar doğa ile (Gobi çölü-kum fırtınası) mücadele ederken birbirlerini de engellemeye çalışırlar.

Karaoğlan yanına at uşağı olarak kaz gagası Çalık‘ı da almıştır. yolda yanlarına Çavdar Tarlası adını verdiği Sünbül ve Ateş Parçası da katılır. Çölde, Karaoğlan’ın sürekli çatıştığı Hülagü’nün zehirlediği kuyudan su içen Ateş Parçası ölür, sonunda Otügen ormanına ulaşırlar; Karaoğlan, mezarı ve hazineyi bulur, Otsokarcı hazineyi beklemektedir, çatışırlar, Karaoğlan yenilir, Otsokarcı’nın babası olduğunu öğrenir artık bir adı vardır. Hülagü’nün yaptığı kötülüklerin hesabı sorulur. Karaoğlan Tolunay’ı hak etmiştir ama Çavdar Tarlası’nı seçer.

Kazanoğlu’nun romanı ile Suat Yalaz’ın çizgi-romanı detayda farklılıklar gösterirler, Yalaz, Karaoğlan tipini değişikliğe uğratarak kendi yazdığı/çizdiği çizgi-romanda sürdürür. (Kyn: Orhan Ünser)

Cengiz Han : 

(1162 – 1227), baba tarafından Oğuz Han’a dayanmaktadır; ana soyundan da Altın Han’a varmaktadır. Altın Han Akdeniz’de, Malta’da. hüküm sürmektedir. Çok güzel bir kızı vardır. Altın Han, dillere destan olan bu çok güzel kızını, güneĢ yüzü görmeyen, hiç bir yanından iç tarafına hiç bir ıĢık sızdırmayan bir saraya kapatıp gözlerden ırak tutmaktadır. Günlerden bir gün, butün dikkatlere rağmen gün ıĢığı Altın Han’ın güzel kızını bulur. Kızın, bu gün ıĢığındanan bir çocuğu olacağını anlayan Altın Han utancını ve yüz karasını kimseye göstermemek için kızını, kırk cariye ile birlikte bir gemiye koyar denize salar.
Gemiye, denizde bir kahraman rastlar. Bu kahramanın adı Tumavi Mergen‘dir. Altın Han’ın kızını görür görmez beğenir alır. Klzln bir oğlu olur. Adını Dobun Bayan koyarlar. Altın Han’ln kızının, Tumavi Mergen’den de cocukları olur. Bunlar da, Bilgüdey ve Büdenedey diye çağırılar. Dobun Bayan buyür, evlendirirler. Alanguva adında güzel bir kız alırlar. Dobun Bayan’ın, Alanguva’dan üc oğlu olur. Daha sonra Dobun Bayan ölür.

Dobun Bayan’ın ölümünden bir müddet sonra, onun bir nur halinde yeniden dünyaya döndüğü anlaĢılır. Bu nur halinde dönüĢten sonra, vine Alanguvan’ın kocası olmuĢtur ve Alanguva bir erkek çocuk daha doğurmuĢtur. Bu çocuğun adını Cengiz koyarlar. Cengiz doğunca, ruhu nur halinde dünyaya dönmüĢ olan Dobun Bayan, kurt halinde dünyayı bir daha ter keder.
Fakat, en çok kardeşleri, Cengiz’in hem nurdan doğmuş olduğuna hem de kendi kardeşleri olduğuna bir türlü inanmak istemezler. Kardeşlerine türlü eziyetler ederler. Fakat halk ötekilerden çok Cengiz’i sevmektedir.
Bir gün Cengiz kardeşlerinden kurtulmak için kaçar, dağda yaşamağa başlar. Türk boyları, aralarında temsilciler seçerek Cengiz’e gönderirler ve yaşamakta olduğu dağda Cengiz’i bulup kendilerine Han seçerler.
Cengiz Han, bütün ömrünü yurduna ve milletine verir; ÇalıĢıp didinir, dünyanın en büyük ve en sağlam devletlerinden birini kurar. Sonunda bu devleti çocuklan arasında taksim ederek ölür.

.

Yalçın Özgül 

Aşk Üzerine Söylenmiş Her şey;

.
Aşk, Yunanca “filla, eros, agape”; Latince “amor, carito”; Almanca, “liebe”; Fransızca “amor”, İngilizce “love”, kelimeleriyle ifade edilmekteyse de, aşkın özünde karşı cinse yoğun, derin ve içten bağlanma vardır. Bu bağlılık tutkulu bir bağlılıktır. Aynı zamanda cinsel ve ruhsal doyumu amaçlamaktadır. Bu bağlamda aşkı, birbirine önem veren kadınla erkeğin, tinsel, duygusal-cinsel birlikteliği olarak tanımlamak olanak dahilindedir. İnsanın temel duygularından biri olarak, insan mutluğunda özel bir yeri olan aşk kavramı; cinsel psikolojik, antropolojik, ideolojik, toplumsal ve tarihsel bakış açılarından ele alınarak açıklanması gereken bir olgudur. ()
Burada aşkı bu açılardan ele alarak derin bir incelemesini yapmak yerine, tarih boyunca yer alan filozofların filozofik düşüncelerine bir göz attıktan sonra, Türk sinemasındaki aşkı tanımlamaya çalışalım.

.ss
Aşkı, bir düşünce terimi olarak ilk ele alan, eski Yunan filozofu Empedokles olmuştur. Filozofa göre evreni dolduran hareket, aşkla tiksintinin çatışmasından doğmuştur. Toprak, su, hava, ateş ve onlardan oluşan diğer nesne ve varlıklar bu çatışmanın ürünüdür. Başlangıçta aşk ortamının bozulması bu bölünmeyi doğurmuştur. Bütünleşme de aşkın tiksintiyi yenmesiyle oluşacaktır. (Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998 syf: 283) ()

.
Ünlü düşünür Platon, Şölen adlı yapıtında aşka ilişkin mitolojik bir öykü anlatır. Bu öyküye göre; insanlar dört kollu dört bacaklı, iki başlı ve güçlü bir vücuda sahipken, kendini bilmezce tanrılara saldırınca baş tanrı Zeuskızmış ve onları ikiye bölerek cezalandırmıştır. Bundan sonra insanlar diğer yanlarını aramaya başlamışlardır. (Platon “Şölen” Çev:Selahattin Eyüboğlu, İş Bankası Yayınları İstanbul 2000) ()

.
Platon’da öyküdeki gibi aşkın diğeriyle bir olma, birleşme niteliği üzerinde durmuştur. Platona göre aşk, güzelliğin doğurduğu bir çekiciliktir, gerçek güzellik ise düşünce ile kavranan güzelliktir. Filozof aşkta mutlak ve temel bir güç görmüş ve en uçtaki ideal ve metafiziksel güçlere ulaşabilmek için bilgi edinme yolunun aşktan geçtiğini düşünmüştür.

.
Sipinoza aşkı mutlulukla o mutluluğu yaratan nedenin birleşmesi olarak tanımlar ve insanın aklını mkullanarak aşkı duru ve temiz bir duygu haline getirmesini ister. (Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi I”, İstanbul 2000) () St. Agustine de aşkı varlığının nedeni olarak görür ve “aşkım benim ağırlık merkezimdir, o nereye giderse ben de oraya giderim” diye tanımlar. “Aşk Üstüne” adlı yapıtı olan Stendhal da aşkı düşe benzetir. Aşkın körlükten de daha kötü bir durum içinde doğduğunu söyleyen düşünür, onun gerçek olanı görmediğine, kendisine göre bir gerçekçilik olduğuna inanır.

.
Aşk bütün filozoflarca yüce ve ince bir duygu olarak nitelendirilmez. Kimi filozoflar insanı yaşanılan gerçeklikten uzaklaştırdığı ve mutsuzluk verdiği düşüncesiyle aşkı olumsuzlamaktadırlar. Schhopenaur’a göre aşk, her şeyi tersine döndürmeye uğraşan bir şeytan ve düşmandır. Aşk, her zaman acı veren bir yalandır. ((Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998)
Aşk anlayışında karamsarlık ve kuşkuculuk ağır basan bir diğer filozof ise, varoluşcu felsefenin tanınmış filozofu, Jean Paul Sartre’dır. Ona göre aşk, “biz olma” değil özgürlüğün engellendiği bir yalnızlık alanıdır. Aşkın özgürlüğü kısıtlamasıno doğuran neden ise bireylerin kişisel ilişkilerdeki beceriksizliğidir.

.
Aşktan yaratıcı ve yüce bir duygu diye söz edenlerin aksine aşkı olumsuzlaştıranlarda erkeksi bir anlayış da görülmektedir. Platonik aşkları yücelten Aristotales, kadınlarla dostluk bile kurulamayacağını inanırken, Nietzsche kadınları “gelip geçici zevkler peşinde koşan eğlenceye düşkün ve sorumsuz” alt insanlar olarak nitelendirir. Bu erkekçi bakış açısı akıllara neredeyse meşru ve doğal olarak yerleşmiştir. Öyleki kadınlar bile bu eğilimi doğalmış gibi algılamışlar ve desteklemişlerdir. (Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi I”, İstanbul 2000) ()

.
Batılı düşünürlerin aksine İslam tasavvufunda aşk, mistik bir niteliğe bürünür. Tasavvufun temelinde erdem ve aşk yatar. Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Mevlana gibi düşünürlerin anlattığı aşk, yaratana duyulan aşktır. Tasavvuf felsefesinde, dünyanın ve canlıların yaratılışları aşk ile açıklanır. Onlara göre, Allah’ın yeri göğü ve bütün varlıkları yaratmasının başlıca nedeni, yaratanın bilinmek ve sevilmek isteğidir. Sufiler aşkı iki başlıkta ele alırlar. Bunlardan birincisi, Allah’tan başka nesnelere ya da değerlere duyulan “Mecaz-ı Aşkı” dır. Diğer bir deyişle mecazi aşk, geçici suretlerden birini sevmektir. Bu aşkın objesi bir gün yok olabilir. Zevklerden arınmış olan gerçek aşka erişmek için bir ara süreç, bir araç olması koşuluylabu geçici aşk da olumlanır, çünkü herkeste gerçek aşka yetenek yoktur. Mecazi Aşk, bir alışkanlık ve yetenek kazandırır. İnsanı gerçek aşka hazırlar. Tasavvufta gerçek aşk, Hak aşkı dır. İnsanın aksine Allah doğmamıştır ve ölmeyecektir. Bu nedenle ona duyulan mutlak aşk sonsuzluğa açılır ve süreklidir. Onun için böyle bir aşk yüce bir duygudur. (Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998, sy: 285) ()

.
Tasavvuf felsefesinin iki büyük düşünürü Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre’dir. Mevlana’ya göre Aşk raks ve müzikle birlikte insanın olgunluğa ulaşmasının yoludur. Aşk yaratıcının vasıflarındandır. İnsan neyi ve kimi severse sevsin, bu sevgi gerçekı varlık olan tanrıya duyulan sevginin göstergesidir. Bu nedenle beşeri varlığa duyulan geçici aşk insanı gerçek aşka götüreceği için hoş görülür.
Tasavvufun diğer düşünürü Yunus Emre ise felsefesini aşk üzerine kurar ve bu kavramdan bir dünya görüşü ortaya koyar. Yunus Emre’ye göre evrende, üzerindeki tanrısal nitelikleri arttırıp yokluk ve karanlık niteliklerini azaltacak, yok edebilecek tek varlık insandır. Bunu yapmak için Tanrı insanın yüreğine sevgi bırakacaj, girdi,ği tarikatta şeriat ve marifet aşamalarından geçerek en yükse derece olan hakikate ulaşacaktır. Hakikat aşamasında insanın özünde kötülük kalmayacak, yokluktan ve karanlıktan gelen her şey eriyip yok olacak, sadece, Tanrı nitelikleri kalacaktır. Böylece insan tanrılaşacak, Tanrı ile bir olacaktır. Yunus Emre insanın tanrılaşması sözüyle, Tanrı ile bütünleşmenin derecesini anlatmak istemiş, bunun da aracının aşk olduğunu söylemiştir. Çünkü aşk her şeydir.

.
Yunus Emre için aşk, sadece sevenle sevileni kucaklayan bir duygu değildir. Aşk bir felsefe, aşk yaşama anlam veren bir dünya görüşüdür. Bu nedenle Yunus Emre, aşık bir insanın niteliklerini anlatırken olgun bir insanın, insanlara örnek bir toplum önderinin niteliklerini sıralar. Ona göre aşık insanın “kalbi temizdir, halka yukarıdan bakmaz, bilgiçlik taslamaz, emeği ile geçinir, bencil değildir, bölücü değil barıştırıcıdır, tutumlu, derli, topludur. (İlhan Başgöz, Yunus Emre I, İstanbul, 1999) ()
Öte yandan bu filozofik düşünce ve görüşlerin dışında Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi” isimli kitabında şunları yazar; “Sevgi ile aşk ne eş anlamlı ne de birbirinden uzak ve karşıt kavramlardır. Sevgi ile aşk arasında bir zıtlık söz konusu değildir. İki kavramı birbirinden ayıran bir derece farklılığıdır. Yalnızca daha güçlü, daha derin daha içtenlikli duyumsanan, içerisinde cinselliğini de barındıran sevgiye aşk denilebilir. Bu açıdan aşk, birinin karşı cinsten birini çok sevmesi olarak da tanımlanabilir. Öyle ki, birine hoşlanma, ilgi, istek duyulduğunda bu, ‘seni seviyorum’ diye nitelendirilirken, daha yoğun duygulanımlar ‘sana aşığım’ veya ‘seni çok seviyorum’ diye ifade edilir. ()

.
Türk Sinemasında aşk deyince, bu düşünceler ışığında çekilen ancak film afişinde aşk sözcüğü geçmeyen çok miktarda aşkı konu alan filmler beyaz perdeye aktarılmıştır. Bunlar köy, kasaba ve kentsel yörelerde aşkı anlatan filmler olarak seyirci karşısına çıkmıştır. Bunlara kısa örnekler vermek gerekirse; “Seyit Han” Yılmaz Güney, “Kuyu” Metin Erksan, “Gökçe Çiçek” Lütfi Ö. Akad, “Kuma” Atıf Yılmaz, “Deprem” Şerif Gönen, “Cemo” Atıf Yılmaz, “Irmak” Lütfi Ö. Akad, gibi filmler, köy filmlerinde aşkı konu alan filmlerdir.
Kasaba filmlerinde aşk temasını işleyen filmlerden bazıları da; “Kambur” Atıf Yılomaz, “Bodrum Hakimi” Türkan Şoray, “Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe” Yusuf Kurçşenli, “Göl” Ömer Kavur, “Yazı Tura” Uğur Yücel.
“Şehirdeki Yabancı” Halit Refiğ, “Acı Hayat” Metin Erksan, “Vesikalı Yarim” Lütfi Ö. Akad, “Ne Umduk Ne Bulduk” Zeki Ökten, “Bizim Kız” Türker İnanoğlu, “Sultan” Kartal Tibet, “Fahriye Abla” Yavuz Turgul, gibi filmler de Kent filmlerinde aşk temasını işleyen filmlerden sadece bir kaçıdır.

.
Hangi coğrafi alanda geçerse geçsin konusu arabesk ve melodram olan filmlerde de aşk temalı filmler vardır ki bunlar özellikle anadolu’da gişe yapan filmlerdir. Bu filmlere de kısa kısa yer vermek gerekirse, “Son Hıçkırık” Ertem Eğilmez, “Boş Çerçeve” Ertem Eğilmez, “Mavi Mavi” İbrahim tatlıses, “Hülya” Nevzat Pesen, “Aşıksın” İbrahim Tatlıses, gibi filmleri sayabiliriz.
Aşk ve aşka dair anlatımlar sadece filmlerde yer almamakta, şiirlerde, romanlarda ve hatta mektuplarda satırlar ve sayfalar dolusu anlatılmaktadır. Marc Chagall () aşk hakkında şöyle diyor: “Yaşamımızda tıpkı bir ressamın paletinde olduğu gibi yaşama ve sanata anlamını veren tek bir renk vardır. Bu aşkın rengidir”

.
“Aşkı anlamak zaten güç. İki kişi arasında gidip gelen bir sürü denge üstüne kurulu aşkların her birinin sırrına vakıf olmak için, mektuplara göz atmak iyi bir yol” diyor Özden Çetin. () Sırası gelmişken tarihte yar almış ünlülerin aşk mektuplarına da Çetin’in dediği gibi bir göz atmadan geçmek sanırım konumuza haksızlık olur.

Fransa kralı IV. Henry’nin Gabrielle d’Estrees’e şunları yazmakta: Savaş alanından, Dreux önleri, 16 Haziran 1593
“Sizden haber almaksızın bütün bir gün sabırla bekledim; durmadan dakikaları saydım, zaten başka bir şey yapamazdım. Ama bir gün daha beklemeyi gerektirecek bir neden göremiyorum; uşaklarım tembelleşmemiş ya da düşmana esir düşmemişlerse elbette… Bundan sizi sorumlu tutmaya dilim varmaz benim güzel meleğim: Bana olan sevginize güvenim buna engeldir. Kuşkusuz hak ediyorum sevginizi, çünkü şimdiye dek aşkım hiç bu kadar büyük, arzum bu kadar sabırsız olmamıştı. Bu nedenle şu nakaratı bütün mektuplarımda yineliyorum: Gelin, gelin, gelin, benim sevgili aşkım. Gelin ve elinden gelse binlerce mili kat edip ayaklarınıza kapanacak ve oradan bir daha hiç kalkmayacak olan erkeği varlığınızla onurlandırın.

.
Burada olanlara gelince, kalenin hendeğindeki suyu kuruttuk, ama toplarımız yerleştirilemeyecek. Mantes’a varışınızın ertesi günü, kız kardeşim Anet’ye gelecek, orada sizi her gün görme zevkini tadacağım. Size az önce elime geçen bir portakal çiçeği demeti gönderiyorum. Eğer oradaysa vikontesin (Gabrielle’in kız kardeşi Françoise) ve iyi dostumun (kendi kız kardeşi Catherine de Bourbon) ellerinden öperim, size gelince sevgili aşkım, ayaklarınızı milyonlarca kez öpüyorum.”

Franz Liszt ise sevgilisi Marie d’Agoult’a şöyle sesleniyor mektubunda; “Marie! Marie! Ah’ Bırakın bu adı yüz kez bin kez tekrarlıyayım. Üç gündür benimle yaşıyor bu ad, bana azap veriyor, beni tutuşturuyor. Şu anda size yazmıyorum hayır, yanınızdayım, yakınınızdayım. Sizi görüyorum, sizi duyuyorum…Cennet, Cehennem, hepsi ve bütün bunlardan daha fazlası, hepsi içinizde…” ()
34 Aralık 1851 yılında Victor Hugo’dan sevgilisi Jüliette Drouet’e yazdığı mektuba gelince; “Bütün bu karanlık ve şiddet dolu günler boyunca harikuladeydiniz. Juliett’im. Sevgi istedim, getirdiniz, sağ olun! Gizlendiğim yerlerde,sürekli tehlikede beklemekle geçen gecelerin sonında, kapımda parmaklarınızda titreyenanahtarın sesini duyduğumda, kötülükler ve karanlık yok oluyordu. İçeriye ışık giriyordu! Çalışmalarıma ara verildiğinde yanı başımda olduğunuz o korkunç, ama müthiş tatlı saatleri asla unutmamalıyız. O küçük karanlık odayı, tavandan, duvarlardan sarkan o eski eşyayı, yan yana duran iki koltuğu, masanın bir köşesinde yediğimiz yemeği, getirmiş olduğunuz soğuk tavuğu yaşamımız boyunca unutmayalım; tatlı konuşmalarımızı, okşamalarınızı, kaygılarınızı, adanmışlığınızı hep anımsayalım. Beni sakin ve dingin gördüğünüze şaşırmıştınız. Bu sakinlik ve dinginlik nereden geliyor, biliyor musunuz? Sizden…” ()

.

Heloise’den Abelardus’a;
12. yy.da yaşamış biri filozof diğeri öğrencisi iki aşığın  Heloise’den Abelardus’a yazılan mektup “Aşk Mektupları” içinde önemli bir yer tutmkatadır. “Peter Abelardus döneminin ‘radikal’ filozofu ve din alimidir, Heloise de onun güzeller güzeli  sübyan sevgilisi ve öğrencisi hem çocuğunun annesi, daha sonra karısı, dönemin de en entellektüel kadınlarından biridir.. Gizli evlilikleri, Heloise’in dayısının Abelardus’u hadım  ettirmesi, ayrılan yollar, manastırlara kapanan yaşamlar. Heloise, ayni zamanda Abelardus için İsa’yi kullanan fütursuz hatundur. Abelardus kilisenin bazı öğretilerine karşı çıktığı için başı derde girer. Aralarındaki büyük aşkı ayrı düştüklerinde birbirlerine yazdıkları mektuplardan öğreniriz. ()
“Uğrunuza neler kaybettiğimi, kaderin menfur bir darbesiyle hunhar bir ihanetin sizi benden çalmakla bizzat beni benden çaldığını, bütün dünya gibi siz de biliyosunuz sevdiğim. Kaybımdan duyduğum kederin sizi yitiriş şeklimden duyduğum kederin yanında bir hiç olduğunu da. Üzüntümün tek nedeni sizsiniz, bana beni avutma lütfunu bir tek siz bağışlayabilirsiniz. Beni üzmek, bana mutluluk ve huzur vermek gücüne bir tek siz sahipsiniz. Benliğinizde sizden başka hiçbir şey aramadığımı tanrı bilyor, sizden bir şey istemedim sizi istedim.

Evlilik bağı aramadım, evlilik peşinde olmadığımı ve çok iyi bildiğiniz gibi doyurmak için çırpındığım arzular ve zevkler benim değil, sizindi. Eş adı daha kutsal ya da daha bağlayıcı gelebilir, ama metres sözcüğü ya da izin verirseniz cariye ya da fahişe sözcükleri bana daima hoş gelecektir.

Size yalvarıyorum, yaptıklarımı hatırlayınız, bana ne kadar çokı şey borçlu olduğunuzu düşününüz. Sizinle tensel zevklerin tadını çıkarırken, oek çok kişi bunu aşkla mı, yoksa şehvet duygularıla mı yaptığımı soruyordu kendiğne, ama şimdi, vardığım son nokta başlangıcın kanıtını oluşturuyor. Sonunda arzunuza boyun eğerek kendimi bütün zevklerden mahrum ettim. Şimdi artık her zamankinden daha da fazla sizin olduğumun kanıtı dışında, benliğimden geriye hiçbir şey alıkoymadım.

Bu nedenle kendinizi adadığınız tanrı adına, bendeki varlığınızı, elinizden geldiğince – hiç değilse tanrıya hizmet edebilecek gücü ve hazırlığı bulmama yardım edecek birkaç avutucu sözcük yazarak – yaşatmanız için size yalvarıyorum. Yalvarırım bana neler borçlu olduğunuz düşünün, yakarışlarıma kulak verin de bu uzun mektubu kısa bir sonla bitireyim; elveda yegane aşkım”.
Son olarak, “Aşk Mektupları” içinde yerini alan bir başka mektuba, İsmet İnönü’den Mevhibe Hanım’a yazılan ve onun karşılığı olan mektuplara bir göz atarak bu konuyu burada bitirelim;

İsmet İnönü’den; “Allah’ın bana ihsanı olan sevgilim. Neredesin? İnsaf et, şimdiye kadar postaya benim için bir kelime, bir teselli, bir selam bırakmadın mı?. Ben sürekli feryat ediyorum. Hep seni arıyorum. Benim kıymetli, bir tanecik sevgilim… Bir tek kelimeni alsam ’sıhhatteyim, rahattayım’dediğini okusam, en büyük saadetime nail olacağım.
Uzat dudaklarını ruhum..Yanaklarını uzat… Benim nurum ve saadetim olan o ismet yuvalarından ruhumun bütün hasret ve özlemiyle öpeyim. Aklımda, hayallerimde yalnız sen varsın. Bütün varlığımı sen dolduruyorsun, meleğim… Uçsana… Cenab-ı Hak seni daima başımın ucunda bulunasın diye yarattı. Neden uçup başımın üstüne konmuyorsun? “
Mevhibe Hanım’dan; “Bu mektubun yerine ah ne olur, ben gitmiş olsaydım. Emin ol, götürmüş olsaydınız, katiyen, zerre kadar kalbime korku, tereddüt gelmiyor. Bilakis koşa koşa uçarak gitmek size kavuşmak istiyorum. Sizi daima memnun ve mesut görmek istiyorum. Cenab-ı Hak’tan gözyaşlarımla afiyetini ve muzafferiyetini temenni ediyoırum.”

***
Türk sinemasında aşkı konu alan filmlerin isimlerine ve yönetmenlerine yukarıdaki satırlarda kısaca değinmiştim. Bunlar günümüzde her an seyredilebilir nitelikte olmasa da, çevrildiği yıllarda seyirci karşısına çıkmış, kimi zaman övgüye, kimi zaman da yergiye maruz kalmış filmlerdir. Bir de bunların dışında film afişlerinde aşk sözcüğü geçen “Aşk” temalı filmlerimiz vardır ki bunların sayısı 226 dır. Ben burada, filmlerin oyuncu ve teknik kadrolarıyla konularına ve varsa eleştirilerine dayanarak, biraz da yeteneğim dahilinde karikatürize ederek veya espri katarak filmleri Türk Sineması severlerine tanıtmak istedim. Amacım hiç kimseyi aşağılamak veya kızdırmak değil. Sadece Aşk temalı filmleri dilimin ve gücümün yettiğince sizlere sunmaktır.

.

.
Saygılarımla
Yalçın ÖZGÜL

YEŞİLÇAM SİNEMASINDA AŞK YAZI DİZİSİ

.

“Aşk Izdıraptır”

.
1926 – 2006 yılları arasında yaşayan Yılmaz, 1953 yılında “Aşk Izdıraptır” isimli üçüncü filmini çekmek üzere Fenerbahçe’de bulunan tarihi Belvü Oteli lobisinde tüm ekip buluşur. Filmin ismini alan senaryo tarihsel serüven romanları yazan Oğuz Özdeş’in bir aşk romanıdır. 1939 yılında yazılan bu roman () “Bir genç kızın aşk uğruna çektiği acıların” öyküsünü anlatılıyor. Başrol oyuncuları Muzaffer Tema. Nurhan Nur, Ayten Alpman, Temel Karamahmut, Memduh Ün, Muazzez Arçay, Sadettin Erbil, Feridun Çölgeçen olarak yer alıyor literatürde.

Bu filmde önce Fikret Hakan’ın adı geçer, henüz 19 yaşında olan yakışıklı oyuncunun çok genç olması nedeniyle, yerine 34 yaşında olan gene yakışıklı bir orta yaşlı adam Muzaffer Tema seçilir. İsabetli de olmuştur kanımca…Henüz 23 yaşında olan bir genç kızın kendinden küçük ve aşkı henüz doğru dürüst tanıyamayan 19’undaki adama neden aşık olsun ki! Oysa diğer tarafta bir Muzaffer Tema vardır, hem yaşça büyük hem de yaşının icabı aşkı bilen tadan ve tanıyandır. Eh böyle olunca da, kanımca Nurhan Nur, Muzaffer Tema’ya aşık olup acı çekecek ve bu aşk onda bir ızdırap halini alacaktır. Nurhan Nur bu tarihte Atıf Yılmaz’la evli ve hem de hamiledir, Karısı olması nedeniyle herhalde başrol kadın oyunculuğu da Nurhan Nur alacaktır. Gerek Nur ve gerekse Alpman 23 yaşında tazececik ve körpececik iki genç kızdır. Bu durumda Orta yaşlı Muzaffer Tema kimi tercih etmiştir bilinmez. Rol gereği de olsa Ayten Alpman’ı pek tercih etmediği apaçık ortada.

Oyuncu Temel Karamahmut, Alpman’ın eski nişanlısı, ama aynı zamanda Ayten Alpman’da henüz çiçeği burnunda taze gelin. İlham Gencer’le evli. Koca kıskanç mı kıskanç, çekimler boyunca her daim sette, karısını kontrol altında tutuyor. Bu durumda yakışıklı adam Tema, pek tabidir ki Nurhan Nur ile aşk yaşayacaktır. Sanırım mesleği icabı Atıf Yılmaz’ın pek kıskançlığı yok gibi. Ne de olsa her şey rol gereği.

Nurhan Nur çekimlerin devam ettiği sırada, geçirdiği rahatsızlık sonunda çocuğunu aldırmak zorunda kalır ve içeride kalan bir parça nedeniyle ikinci kez ameliyat geçiren sanatçı her durumda bir Izdırap içindedir bir müddet daha.

“Bir gün sevgilim sordu aşk nedir? diye. Ertesi gün onu bir başkası ile gördüm! kulağına fısıldadım “AŞK IZDIRAPTIR”.

.

Yalçın Özgül