Velev ki!

 

Sinema Sokağı Sanat

Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

 

AVM salonlarındaki filmlerde neymiş ayol, bakın devrim var ne güzel!

c3b6Direnişin ‘O’ biçimi sokaklardayken daha ne istenir Allah aşkına? Üstelikte ilk kez kendi hayatımızın başrolünde oynuyoruz. Şimdiye kadar kendi yaşamımıza seyirciydik. Hem de çok kanlı, gürültülü, korkunç, gerilimli ve entrika dolu hayatımızı çıt çıkarmadan seyrediyorduk. Galiba yeterince hatta yeterinden fazla sustuk ve sıra bize geldi. Halbuki birileri ‘susma sustukça sıra bize gelecek’ diye bağırıp duruyordu.

Bu kadar uzun sustuğumuz için Allah affetsin ama kendi vicdanımız affeder mi bilinmez. Biraz zor tabii! Roboski’yi bir bilim kurgu gibi izleyip yılbaşı ağaçlarımızı süsleyebildik! Cumartesi Anneleri’nin önünden transit geçerken vitrinlere baktık ama onları hayalet bir topluluk gibi yıllarca görmemeyi becerdik. LGBT’nin namuslu, gururlu, barışçı ve ders niteliğindeki eylemlerinden vebalıdan kaçar gibi kaçtık. Sivas’ta aklımızı, vicdanımızı, onurumuzu çıtır çıtır yaktılar, üzerine kebapçı açtılar ve biz her türlü aşağılanmaya bağışıklı yaratıklardan beterdik, hiç oralı olmadık.lgbt-manset1

Çocuklarımızı öldürdüler, sövdüler, dövdüler ve biz her seferinde kendimizi inkar ettik. Doğduğumuza pişman olduk ama anlamasınlar diye teşekkür ettik. Kızlarımıza, oğullarımıza tecavüzü hak gördüler, sık sık ırzımıza geçildi ve biz sadece onurumuzu, gururumuzu, vicdanımızı değil çocuklarımızın bedenlerini de armağan ettik ama yetmedi. Burunlarını soktular kesmedi, ellerini oramıza buramıza sokup kaç çocuk yapacağımızı, ne yiyip içeceğimizi dayattılar.

Bizleri etnik kökenlere, mezhep farklılıklara, cinsel tercihlere, yaşam biçimlerine göre kestiler, ayırdılar, böldüler ama olmayınca tek tek her bireyle uğraşmaya başladılar. Hapishanelerde, mahkemelerde, karakollarda yer kalmadı, yenisini ve hep daha büyüğünü yaptılar.

Her tarafa köprü, gökdelen, AVM, rezidans inşa ettiler ve sonunda içimizin temellerini kepçeyle, dozerle, ateşle yıktılar.

Ay aman ne olacaksa olsun artık dedik yahu! Yıllarca içine atıp artık susan iyi kalpli teyzeler gibi susamaz olduk, sokaklara düştük. Ülkenin bütün kirli çamaşırları ortalığa saçıldı. Çenemiz açıldı, çenemiz açıldıkça yüreğimiz ferahladı. Tamam, bizim de büyük hatalarımız oldu ama tazyikli sularla kendimize geldik. Çok sevdik ayol biz direnişi!

Velev ki ibneyiz ama alışın artık sokaklardayız, festival filmlerinde değil!

Dilenmekten yana değil direnmekten yana sloganlar atıyoruz ya çok iyi geliyor doğrusu!

Çok tavsiye ediyoruz, direnin ayol! Böyle birbirimizi ve kendimizi daha çok seviyoruz. Dünya yerinden oynasın ve ibneler özgür olsunlar istiyoruz. Bu daha başlangıç ve devam etmeyi düşünüyoruz. Dahası Zeki Müren’in askerleri olmaktan gurur duyuyoruz. Kısacası kahrolsun erkek egemen ciddiyet diyor suratınıza kahkahayı basıyoruz.

#direngeziparkı #Onuryürüyüşü #DireniyoruzAyol

Reklamlar

AMOUR, HANEKE’NİN YENİ EV FİLMİ!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

İnsan ruhunun en karanlık ve girift kılcal damarlarına giren ve her zaman basit, yalın ve kolay bir dille çok derin meseleleri önümüzü seren Avusturyalı yönetmen Micheal Haneke ‘Amour’ ile yine sinema sanatına çok değerli bir eser bıraktı. Gerçi Haneke bunu hep yapıyor; altından kalkılması, anlatması ve duygusunu seyircisine geçirmesi oldukça karanlık, zor ve temel duyguları somutlaştırıp filmini çekiyor. Etkisi birbirinden güçlü, kurtulması ve cevaplaması çok zor sorunları masaya yatırıp sorarken didaktik dilinden de vazgeçmiyor üstelik. Bir eserin ne ölçüde didaktik olması mesajını öldürür bilmek zor ama Haneke yapınca oluyor ve öğretisine teslim olmaktan başka bir bakış açısı kalmıyor seyirciye. Çünkü Haneke, karakteri yanlışa götüren yolda yaşanan eziyetli mücadeleyi hiç abartmadan, kanırtmadan, vicdan ya da acıma duygusuna kaydırmadan iyice açıklıyor. Sonrasında ise karakterin yaptığı ‘yanlış’ sorgulanmaz bir doğruya dönüşüyor.amour

Çünkü çağın en önemli sorunlarına incelikli, yakından, didaktik ve sorgulayıcı pencereler açarak seyircisinde ancak büyük sanatçıların bırakabildiği izler oluşturuyor. Sanki bir Dostoyevski, Camus, Sartre okumuş ya da Foucault, Althusser, Nietzche kitaplarına bulaşmış gibi içinize çomaklar sokuyor. Doğrularınıza, kalıplarınıza, ezberlerinize, zevklerinize, kültürünüzü biçimlendiren inanç ve alışkanlıklarınıza ayna tutuyor ve modern insanın doğasındaki karanlık vahşetin, hatta ikiyüzlülüğünün haritasını çıkarıyor neredeyse.

Bir melodram ya da trajedisi yüksek bir öyküye tanık olmuş gibi üzmüyor seyircisini, çok daha kalıcı, korkutucu ve zor gerçeklerle yüzleştiriyor.

Aşk ve ölüm gibi temel temaları yaşları seksenlerin üzerinde olan Georges ve Anne üzerinden anlatırken, bir ilişki içindeki veya özlemindeki seyirciye derinlikli sorular sorarak ciddi bir imtihan yapıyor adeta. Öyle ki, salonda iç çekişler, kaykılmalar, daralmalar, el ele tutuşanlar ya da aniden elini çekme ihtiyacı hissedenler çoğaldıkça çoğalıyor. Daralıyor seyirci, en çokta kendi karanlık ve bencil yapısı yüzüne vurulduğu için… Modern çağın konforlu hapishanelerinden en kökteki inşası ‘ev’ ve ‘aile’ odaklı gayet rahat klostrofobik sayılabilecek bir film olması da seyirciyi daraltmakta etken elbette.

Çünkü aşağı yukarı herkesin bir evi ve iyi kötü bir ailesi var günümüzde. Ev ve aile kişisel özel kurtarılmış bölgelerimiz mi gerçekten yoksa bizi dünyadan soyutlayan, içinde eriten, yok eden, yutan yapılar mı? Aile bireyleri bizi en çok seven, sayan, koruyan kişiler mi yoksa bizi en çok kullanan, sömüren, bozan kişiler mi? Çok sevdiğimiz için mi, yalnızlık belasından korktuğumuzdan mı bir eşimiz olmalı? İlişki karşılıklı bir duygu ve düşünce alışverişinden çıkıp tek taraflı bir hizmete dönüşürse sevgi ve saygı korunabilir mi? Ne zor sorular değil mi? Hayat gibi, Haneke’nin diğer filmleri gibi…

Entelektüel bir çiftin olağan yaşamları akarken bir gün eşlerden birinin hastalanıp diğerine muhtaç duruma düşmesiyle bozulan dengeler az ve öz karakterle ve neredeyse hiç yan öykülere ihtiyaç duymadan merkeze oturtuluyor. Hatta çiftin yardım etmek isteyen kızlarının öyküsü bile iki kişilik dramın içinde değil dışında duruyor, özellikle tutuluyor gibi. Baştaki konser salonu, otobüs sahnesi gibi birkaç sahnenin dışında film tamamen ev de geçiyor ve karı kocaya odaklanıyor.

Yani iki kişilik bir tiyatro oyunu olmaya çok uygun bir yapıda minimal üslupla anlatılıyor her şey. Bu da tüm detayları iyice büyütüyor ve klostrofobik yaşamlarından kaçışı imkansızlaştırıyor. Sade, naif ve gerçekçi karı koca diyalogları seyircinin korkularını körükleyecek kadar dozunda tutularak aslında adım adım tahmin edilebilecek finali, büyük bir sürpriz dönüştürüyor. Film boyunca az ama öz konuşuluyor, dahası konuşmaktan kaçılıyor ve utanç duydukları hastalıkla çaresizleşen çift, duygu ve düşüncelerinden de kaçmaya, kurtulmaya, saklamaya çalıştıkça birbirlerine ve kendilerine yakalanıyorlar.

Hırsızlık ve güvercin sahnelerinin neye hizmet ettiği oldukça tartışmalı ve güçlü göndermelere açık duruyor. Ancak temelde ve genelde insanoğlunun yaşama karşı çaresizliği konu ediliyor filmde. Yani sadece ölüm, aşk, sevgi, ilişki, evlilik, ev ve aile kavramları sorgulanmıyor. Son derece sert bir dille, modern dünyanın insanı köşeye sıkıştıran teknik gelişmelerinden ve anlayışından korkarak eve sığınan karakterler aracılığıyla, birçok kurum ve yapı ismi geçmeden eleştiriliyor. Örneğin hemşireyle olan mecburi ilişki ve yaşanan hayal kırıklığı, ya da kapıcı ve karısının verdikleri hizmet karşılığı beklentileri, ya da kendi kızlarının bir anda kendi polislerine dönüşmesi ve acizliği, ya da eve hırsız girdiğinde polise ya da güvenlik birimlerine gidilmemesi gibi…

Sonuçta karakterler en ihtiyaç duyduklarında polise ya da hastaneye gitmeye korkuyorlar, dahası bunu bir tehdit olarak algılıyorlar. İşte gelişmiş dünyanın kurum ve organlarının sıradan insanı düşürdükleri çıkmaz ve kaçınılmaz sığınaklar ‘ev’lerden birinin unutulmaz ve sarsıcı öyküsü.

Babamın Cesetleri

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Babamın Cesetleri adlı oyun ‘KREK’ e ilk gelen izleyici de büyük şaşkınlık yaratıyor çünkü klasik izleme alışkanlıklarının dışında bir teknik ve yapı söz konusu. Sanki sinema ve tiyatro sanatları aynı sahne de buluşturuluyor duygusu uyanıyor. Salondaki izleyiciye kulaklık dağıtılıyor önce ve camın arkasında kalan sahne ve sesler bu şekilde duyuluyor. Böylece seyirciyi oyuncudan ayıran o meşhur ‘dördüncü duvar’ hem yıkılmış oluyor hem de tekrar inşa ediliyor.

17. Yüzyıldan bugüne ve özellikle de Stanislavski ve Antoine tarafından uygulanan ‘dördüncü duvar’ saydam bir geçit gibi düşünülmüş. Çünkü bu tiyatro estetiğinde seyirci-oyuncu arasında bir ilişki yokmuş gibi davranılır. Sanki oyuncular kendilerini izleyen bir kitle yokmuşçasına oynarlar. Tabii bunun aksine seyirciyi de içine alan veya içine almayıp sadece seyirciye tiyatroda olduğunu hatırlatan yapılarda mevcuttur. yrE-babamin-cesetleri-krek-1

Ancak Berkun Oya seyici ve oyuncu arasında hayal edilen saydam duvarı boydan boya bir cam aracılığıyla görünür kılarak bir ölçüde çok daha gerçekçi ve diğer yandan çok daha anlatısal ve hatta sinemasal bir yapı inşa etmiştir. İşte bu yüzden yenilikçi, yaratıcı ve sarsıcı etkiler yaratmayı başarır. Sahneye video enstalasyonları, resimler, kısa filmler, klipler gibi çeşitli görseller konulmasına zaten çoktan alışan izleyici KREK’te bir ölçüde duvara çarpmaktadır. Kulaklıklar sayesinde yutkunma, iç çekme, mide gurultusu, sigara izmaritinin yanması gibi tiyatro sahnesinde en arkadaki izleyiciyle öndeki arasında aynı şekilde hissedilemeyecek seslerin hepsi bütün ayrıntılarıyla kulağınıza fısıldanır.

Üstelik iki kulağınıza birden! Kulaklıkların yaratacağı sanılan mekanik etki oyun başlar başlamaz seyirciyle oyuncu arasında gerçekçi bir paylaşıma olanak sağlıyor. Böylece oyuncular herkes duysun diye bağırıp çağırmadığı ve minimal oynayabildikleri için çok gerçekçi ve doğal oynayabiliyorlar.

In-yer-face akımının seyirciyi edilgen değil etken kılmayı hedeflediği izleme eylemi, Berkun Oya tiyatrosunda izleyiciyi arada bırakıyor. Aradaki şeffaf duvar nedeniyle seyircinin seyirciliği netleşirken, duvarın görünür ve görüntüyü geçirir olması arafta kalma duygusu uyandırıyor. Böylece yabancılaştırma efekti oluşur, oysa oyun metninin klasik yapısı yabancılaştırmaya hiç izin vermeyen bir biçime sahiptir. Oyunculukların da doğal olması nedeniyle ‘mış’ gibi yapan değil, hisseden ve karakterlerin içten hız aldıkları performanslar sergilenir. Yani sıfır yabancılaştırma efekti ve etkisi yaratacak kadar gerçekçi oynanır. Aksiyon, oyuncuların bedensel eylemleriyle ilerlemez, daha çok duygusal ve ruhsal motivasyonla gerçekleşir.

Yani seyirciye oynuyor gibi değil sanki camın arkasında gerçekten öyle oluyor ve öyle yaşıyor gibi oynarlar. Tüm bunlar dördüncü duvar ilkesini bir kez daha inşa eder, güçlendirir. Ancak saydam ve hayali olması gereken dördüncü duvar, şeffaf yapısıyla görünür kılınarak farklı bir yabancılaştırma söz konusudur artık. Ayrıca sinemanın beyaz camını çağrıştırması da bir nevi türler ve alanlar buluşması ve kesişmesine imkan verir. Öyle ki bir araç aracılığıyla duyulan sesler mekanik bir etki yarattığı ve oyuncular camın arkasında uynadığı için sinemasal bir benzeşme yanılmasına gidilir. Öte yandan camın arkasındaki oyuncular canlıdır ve çıplak gözle görmenize karşın dokunulmaz ve erişilmezdir.

Lars Von Trier ‘in tiyatro sahnesindeymiş gibi çektiği ve oynattığı Dogville ve Manderlay filmlerinin bir başka hali gibi. Lars Von Trier sinema da tiyatro yapmıştı, Berkun Oya ise tiyatro da sinema yapıyor. Çünkü türler karışıyor KREK’te; tiyatro sahnesine sinema soğukluğu, mesafesi, yüzeyi ve derinliği katılıyor ancak içinde tiyatro yapılıyor. Oyunun içindeki gerçeklikle, seyircinin gerçekliğini ayıran duvar, bu gerçekliğe görünür, dokunulur ve analiz edilebilir bir somutluk kazandırıyor.

İKİNCİ GECEYARISI EXPRESİ

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Fas’ta çekilen ve neredeyse tamamının hapishane de geçtiği ‘Midnight Express’ Türkiye imajında kapkara bir leke olarak yıllarca tazeliğini korumuştur. Son 5 yıla kadar yurtdışına çıkan her vatandaşımızın önce çevresindekileri Türkiye’nin filmdeki gibi bir ülke olmadığını izah ettirmek, ikna etmeye çalışmak ve antitezlerle filmi çürütmek zorunda bırakmıştır. Oliver Stone bir film atmıştır ortaya, izi yıllarca silinmemiştir. Yakın bir tarihte ülkemize başka bir film tanıtımı yapmak üzere gelen Oliver Stone özür de dilemiştir ancak ülke turizminin, bu film nedeniyle ne kadar zarar ettiği konusu muammalı ve çok hummalı bir çalışma gerektirir.

Kaldı ki İngiliz Amerikan ortak yapımı filmin balesi, 2013 Nisan’ından itibaren Londra’nın en büyük tiyatrosu olan Londra Coliseum’da sahnelenecek ve böylece hafızalar tazelenecektir. Biletlerin şimdiden tükendiği ve büyük merak uyandırdığı bilgisi de çaresizlik duygusu yaratmakta ve ister istemez canımızı acıtmaktadır. Bu noktada Edward Said’in şarkiyatçılık terimi ve çağrıştırdıkları bir kez daha doğruluk kazanmıyor mu? Belli ki Batılı zihniyet, bir çıkmazda dolaşan şuursuz ve tehlikeli Doğulu fikrine rağbet etmektedir. Ötekileştirilmek yoluyla nesneleşen Doğulu her zaman gizemli, esrarengiz, ilkel ilan edilir ve izlenecek bir eğlenceye çevrilir.Artık ilkel ilan edilen bölge insanları zihinsel bir sömürgeciliğe maruz kaldıklarını bile çoğu kez fark edemezler. Çünkü tüm normlar Batılı’nın ölçüleriyle yapılır.

Said, Batı’nın bilinçli olarak yarattığı Doğu imajıyla, bütün bir coğrafyayı ve insanlarını nesneleştirdiğine dikkat çeker. Batılı için Doğu sadece keşfedilecek dünyanın ‘diğer’ tarafıdır çünkü merkez Batı’dır. Ben ve diğerleri diye ayrılan dünyanın olumsuz değerleri Doğu’ya atfedilir. Vahşi Doğu keşfedilecek ilkel topraklardır, insanları eğitimsiz, vahşi, saldırgan, sezgileri ve içgüdüleriyle hareket eden tehlikeli yaratıklardır. Cesur ve maceraperest Batılı gelir; genellikle bol bol fotoğraf çeker, otantik ve mistik maceralar yaşar, başı kesin belaya girer… Ortak anlatı bu minvalde ilerler ve böylece Doğu’ya yakıştırılan tüm bilgiler sanki ispat edilmişçesine kesinlik kazanır.

Bir ülke ile ilgili topyekun olumlu ya da olumsuz bir bakış açısı belirtmek, filmde olduğu gibi dayatmak, hatta empoze etmek elbette taraflı, yanlış ve haksızlıktır. Oliver Stone’nun senaryosunu yazdığı ve Alan Parker’ın 1978’te yönettiği ‘Midnight Express’in olumsuz etkisi ancak aradan geçen uzun yıllarla geçti geçiyor derken Amerikan toplumu, ikinci Midnight Express etkisi yaratan talihsiz bir olay yaşanıyor gibi olaya son derece kaba ve ezbere bir perspektifle yaklaşıldı. Baştan yanlış bir filmle yönlendirilen kocaman bir halkın kirli hafızası elbette ötekileştirmeye, suçlamaya, aşağılamaya alışık ve hazır olduğu için olanlar oldu galiba. Evet, maalesef iki çocuk annesi ABD’li Sarai Siera’nın yürek yakan cinayetinden bahsediyorum.

Olay hemen bir başka kadın cinayetini de hatırlattı doğal olarak. Gelinliğiyle dünyayı dolaşırken Türkiye’den geçtiği sırada tecavüz edilip öldürülen Pippa Bacca’nın, gelinliğinin kefene dönüşmesi utancı da tazelendi. Maalesef her gün kendi kadınlarımıza işkence yaptığımız ve bununla yetinmeyip kadınlarımızı öldürmek gibi bir erkek sporumuz olduğu doğrudur. Ancak yine de tüm bunlar koskoca bir bölgenin karalanması için haklı çıkartır mı? Amerika’da, Ortadoğu ülkelerinden gelen insanlara uygulanan şiddetli ötekileştirmeyi meşrulaştırmaya yeter mi?

Bu çok üzücü ve utanç verici acıya her açıdan daha hassas yaklaşmak gerekmez miydi? Artık uzunca bir süre Hollywood filmlerinde İstanbul çirkin ve tehlikeli gösteriliyor diye itiraz edebilme hakkı askıya alındı mı otomatikman? Midnight Express netice de hayal ürünü bir filmdi sadece. Oysa artık ne yazık ki ortada gerçek bir cinayet var ve kullanılan yaygın dil aracılığıyla hem ölen genç kadına ve ailesine, hem de öldürüldüğü coğrafyaya acımasız bir katliam yapılmıyor mu? Olayın kendisi çözülmeden filmi çekilirse şaşırır mısınız, yoksa zaten bekliyor musunuz? İkinci bir ‘Midnight Express’ olarak nitelendirilen Sarai Siera cinayeti gösterdi ki, toplumlar sinema da gördüklerini büyük ölçüde gerçek yaşam için referans alıyorlar. Ve yine gördük ki nesneleştirilen coğrafyalar da insanlar, suçlu potansiyeli taşıyan yamyamlar olarak görülüyorlar.

Sabit Kanca ”Efsane başlıyor” Fragmanı

Şenay Tanrıvermiş

ana logo

Uğur Yılmazer
ugurylmzr@gmail.com

  

.

İsmail Baki Tuncer’in şov programından geliştirdiği karakter şimdi de sinemalarda. Sabit Kanca  isimli karakter her soruya cevabı olan adam olarak fenomen olmuştu. Çok bilmişliği ve laf ebeliğiyle mizahını sinemaya taşıyor. Sanal ortamda filmin fragmanı da tıklanma rekorları kırıyor. Şov programında olduğu gibi sinema filminde de konuk oyunculara yer verilmiş. Öğretmen rolüyle Halil  Sezai  karşımıza çıkıyor.  Yönetmenliğini Alper Mestçi‘nin yaptığı filmde  Sabit Kanca karakterini  İsmail Baki Tuncer‘in canlandırıyor. Oyuncu kadrosunda Volkan Kantoğlu‘nun yanı sıra Rabia Yıldırım, Orhan AydınLevent Aykul, Burak Topaloğlu  gibi isimler yer alıyor. Soru cevap şeklinde espirilerin, kelime oyunlarının havada uçuştuğu film 22 Mart 2013’te sinemalarda.

Fragman

Celal ile Ceren

 

Şenay Tanrıvermişana logo
senayt@windowslive.com

 

Recep İvedik serisinin ardından karşımıza farklı bir afişle ve yepyeni karakterlerle çıktığını sandığımız Şahan Gökbakar aslında tüm çalışmalarından izler, kesitler taşıyan bir yapımla karşımızda. Karakterlerin üslupları İvedik’in orta okul okumuş halinden çok daha ileride ya da farklı değil. Kaba komedi unsurlarını bolca kullanarak her kesimden seyirciyi güldürmek hedeflenmiş  ve şimdiden amacına ulaşacağı da kesin gibi görünüyor.

Her ne kadar salondaki kahkaha sesleri inkar edilemeyecek kadar gür ve yoğun çıksa da, Gökbakar kardeşlerin filmi kaba komedi (slapstick) öğeleri taşısa da, basit ve kopuk skeçler gibi duruyor maalesef. Çünkü Celal, İvedik’ten farklı olarak biraz daha duygusal, medeni ve uyumlu gibi görünse de İvedik gibi tükürüyor, kusuyor ve yine bolca tuvalet esprileriyle kolaya kaçıyor. Skeç odaklı filmin gayet yaratıcı sahneleri de ne yazık ki garantili olduğu hesaplanan İvedik matematiğine kurban ediliyor. Bütündeki kopukluk ve basite kaçış hayal kırıklığını büyütüyor. Çünkü filmin afişinde görülen Ezgi Mola ve diğer oyuncular anlatı içinde gerçekten görülmüyor denilebilir. Celal ile Ceren’in öyküsü değil Celal ile Celal’in öyküsü öne çıkıyor hatta her taraftan İvedik fışkırıyor, patlıyor. Film yine Recep İvedik alışkanlığıyla Şahan’ın vücut dili ve jestlerine sırtını dayayan bir yapıdan ötesini istemiyor bile. Kısacası Ezgi Mola ismiyle yaratılan oyunculuk beklentisi de boşa çıkarılıyor.

Hikaye bütünlüğü İvedik’e oranla biraz ilerleme kaydetse de tam olarak oluşturulamadığından ve bütünlük Şahan Gökbakar üzerinden kurulduğundan diğer oyuncuların performanslarının önemi azalıyor, siliniyor. Tek oyuncunun merkeze konarak yapılandırıldığı komedi anlayışı biraz Kemal Sunal sinemasının ilk yıllarını anımsatıyor. Şahan’ın kaba komedisi bu anlamda kendisini de İvedik’e hapsettiğinden aslında en çok kendini bitiriyor gibi. Diğer erkek oyuncuların da hepsi, karakter derinliği olmayan ve hepsi İvedik uzantısı tiplemeler olduğu için anlatı kısa bir süre sonra kısırlaşıyor. İlk yarım saatten sonra kaba mizahın dozu arttıkça metnin dili yavanlaşıyor. Kubilay’ı canlandıran Gökçen Gökçebağ’ın başarılı oyunculuğu dikkat çekse de, erkek diyaloglarının benzerliği oyuncunun sıyrılmasına izin vermiyor.

Son dönem Hollywood romantik komedilerinin birçoğunu anımsatan sahne ve göndermelerle zenginleşebilecek metnin bir türlü İvedik ağzından kurtulamaması ‘yazık’ dedirtiyor. Çünkü klişeleşmiş durum saptamalarına getirilen özgün ve yerel bakış açısı İvedik kabalığıyla ne yazık ki ucuzluyor. Belli ki herkesin güleceği garantili bazı sahne ve diyaloglardan kurtulabilse, Gökbahar kardeşler çıtayı epeyi yükseltmek üzereymişler.

Genç jargonun erkek dilindeki şiddet ise çarpıcı araştırmalara konu olacak gibi görünüyor. Avam dilin içine yerleşmiş ‘çaktım, ittim, bastırdım, gömdüm…’ gibi şiddet içeren ve cinselliği erkek dille anlatan metin, feministleri haklı olarak çokça kızdıracak gibi. Genç dilin vitrini niteliğindeki bu söylemler yaygın kültürün yansıması olarak görülürse durumun içler acısı olduğu gerçeği yine su yüzüne çıkıyor. Üstelik bu dilin teveccüh gördüğü de ortadayken  erkek egemen zihniyet sorunsalını hiç açmamak en doğrusu galiba!

Sonuçta güldürmeyi başaran ve İvedik serisinden sonra eğer isterse ilerleme kaydedeceğini en azından müjdeleyen Celal İle Ceren kalabalıkların duygu ve düşünce dünyasına ayna tutuyor. Bu yüzden bile olsa görmeye değer elbette.

Bu arada yine de romantik komedi ezberine getirebileceği özgün bakıştan tüm mizanseni mükemmel hazırladıktan sonra vazgeçen ve kendini bir türlü İvediklikten kurtaramayan Gökbakar kardeşlerin çok daha iyisini yapabilecekleri gerçeğinin altını kalınca çizmek gerekiyor.

2012’NİN EN İYİ DİZİLERİ

 

Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

 
2012’nin en iyilerini seçmeye devam ediyoruz. En iyilerin birçoğu hala devam etmekte çünkü
onlar en iyiler gerçekten. Elbette her izlenen gerçekten iyi değil çünkü seyircinin nabzına
göre şerbet vermek, ucuz taktikler ve klişe mesajlarla kitleyi tatmin etmek yaratıcılıktan çok
ezberciliktir. Ancak yine de seyirci çoğunlukla iyi işlere bir şekilde sahip çıkıyor gerçeği de
yüreklere su serpiyor. Tabii ‘Veda’ gibi yakın tarihle yüzleşmeye cesaret eden kaliteli, zarif
ve detaycı bir yapımın ise kısa sürede tutunamayarak geçip gitmesi de çok üzücü.

Bu listede olmayıp izlenme oranları yüksek dizilerin bazılarını şiddeti onayladığı ve
teşvik ettiği gerekçesiyle, bazılarını siyasi atmosferdeki yaralardan beslendiği ve toplumu
kamplaştırmaya yönelik ajite mesajları gerekçesiyle, bazılarını ise içerikte iyi ve temiz
niyetlerine karşın işleyişteki aksaklıklar gerekçesiyle koymadık.

En baştan yazalım bu seçki tamamen kişiseldir, tüm seçkilerin ne olursa olsun kişisel
olmaktan kaçabilmesinin imkansızlığına bir örnek gibi…

1-KUZEY GÜNEY; Kıvanç Tatlıtuğ’un iyice devleştiği dizi de tüm oyuncular gösterdikleri
müthiş performanstan dolayı anlatının içini ve hatta bazı boşluklarını bile doldurmakla
kalmıyor, virtüöziteleriyle seyir zevkine zevk katıyorlar. Ülkemizin aile yapısına farklı sosyo-
ekonomik seviyelerden çeşitlemelerle sunduğu iç bakış ve derinlik dizinin esaslı kalemler
elinden yazıldığını ispatlıyor. Ferhat’ın da ölümüyle rahatlayan dizi tekrar yükselmeye devam
ediyor. 2013’ün Çarşamba akşamlarını çoktan kapatmış bile…

2-İŞLER GÜÇLER; Ahmet Kural, Murat Cemcir, Sadi Celil Cengiz gibi yepyeni yaratıcı
isimler aslında dizi gecelerine taptaze bir soluk kattılar ve ilaç gibi geldiler. Dizinin sımsıcak,
özgün, şaşırtıcı ve çok eğlenceli bir tat yakalayabilmesi nedeniyle aslında belki de birinciliği
hak ettiğini itiraf etmeliyiz. Komik ama ucuz ya da klişe tekrarlardan değil. Çok fazla örnek
alınası ve cesur bir metin İşler Güçler… tıfıtıfıtıtıfıtıtıfıtıfı…

3- BEHZAT Ç. BİR ANKARA POLİSİYESİ: TV dünyasına fenomen karakter Behzat Ç.’yle
büyük katkı sunan, sokaktaki muhalefeti somutlaştırıp en kritik meselelere yürekli analizler
getiren, sistemin bağırsaklarını ortalığa seren ve ezilenlerin sessiz çığlığını duyuran Erdal
Beşikçioğlu’nun büyük hizmeti teşekkürden fazlasını hak ediyor. Behzat Ç. üzerine tezler
yazılan ve TV tarihine şimdiden geçen bir kahraman olarak ihtiyaç duyulan He-man veya
Süperman kategorisinden girdi dünyamıza…

4-MUHTEŞEM YÜZYIL: Diziyi eleştirmeyen kalmadı derken Başbakan’ın da fetva ve
itirazlarına maruz kalan dizi çok emek verilerek hazırlanan göz kamaştırıcı bir prodüksiyon.
En azından alışılmadık ölçüde zengin oyuncu kadrosu, dekoru, kostümü ve yapıyı oluşturan
tüm öğeleriyle masalsı bir cazibe sunuyor seyirciye. Memleketin asıl sorunu olabilecek kadar
tartışma yaratıyor, yazdırıyor, çizdiriyorsa içinde farklı bir ton, ses barındırmasındandır.

5- YALAN DÜNYA; 2013’e bir dolu spekülasyonla giren ve tüm açıklamalara karşın
yayından kaldırılacak mı söylentilerinden kurtulamayan dizinin en büyük sorunu yayınlanma
şeklindeki belirsizlik maalesef. Ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, sit-com ile tuluat tiyatrosu
arasında bir yerde duran ve absürt karakterlerle kayda değer analizler ve eleştiriler yapan

dizinin eğlendirdiği inkar edilemez. Karakterler öylesine başarılı, gerçek, enerjik ve yeni ki
neredeyse her biri reklam dünyasında da stereotip olarak amaca hizmet edebiliyor. Daha ne
olsun?

6- KAYIP ŞEHİR: Ekranlarda temsilinin yapılmaya değer görmediği ‘öteki’lerden
kahramanlar yaratan dizi, içinde birçok yenilik barındırdığı için kesinlikle alkışı hak ediyor.
Kalıp yargıların acımasız baskısı altında var olmaya çalışan insanların da görülmeye,
gösterilmeye değer olduğunu anlatan Kayıp Şehir direkt izleyicinin yüreğine temas ediyor.
Ezilenlerin, itilenlerin ve sesine itibar edilmeyenlerin zorlu dünyası etkilemeye devam ediyor.

7- LEYLA İLE MECNUN; Geleneksel anlatı mitleriyle günümüz dilini buluşturan, birçok
anlatı tekniğini iç içe geçiren özgün ve özel işlerden birisi olmaya devam ediyor. Mahalle
kültürü gibi aslında klasik, klişe ve dar olabilecek bir uzamı, anlatımda yarattığı zikzaklarla
alabildiğine genişleterek sürekli izleyicisine sürprizler sunuyor ve vaat ediyor. Post modern
türün sonsuz yaratıcılığına, en iyi örnek herhalde Leyla ile Mecnun. Kemik kitlesini
azaltmadan uzun süre var olmayı başarması da bunu ispatlıyor zaten.

8- BİR ERKEK BİR KADIN: Aslında iki sevgilinin ilişkisi üzerine yazılan bir metnin
ülkemizde tutmayacağı sanılır. Oysa Demet Evgar ve Emre Karayel kaçıncı sezonlarını
tamamlıyorlar. Adaptasyon olmamasına karşın, taklit ya da özenti gibi durmamasın da elbette
oyuncuların payı çok büyük. Sadece iki oyuncunun tiyatro tadı veren performanslarıyla
seyirciyi kendine bağlayabilmesin de ikinci büyük etken ise, ikilli ilişkilerin delirtici
çıkmazlarından çıkartılan komedidir. Konuşulmasına hiç alışık olmadığımız oysa yaşamın
hayati ve merkezi konularından birini, yani bol bol seksi merkeze koymaları ise hiç şaşırtıcı
olmaması gerekirken çok şaşırtıcı geliyor yine de. Belki de ayıp şeyler konuştukları için yasak
çiğneyen çocuklar gibi fazlasıyla şaşırtıyor, eğlendiriyor.

9- KARADAYI: Kenan İmirzalıoğlu olunca reyting de oluyor besbelli. Çetin Tekindor
gibi ekrana çok yakışan bir usta ve Bergüzar Korel gibi bir güzel yüzle 70’li yıllar da fona
giydirilince Kenan’ı izlemenin dayanılmaz hazzı çoğaldıkça çoğalıyor. Kaldı ki hızlı başlayıp
çabuk sönen dizilerin aksine iddiasız girip parladıkça çetrefilleşen bir yapısı var. Sanki
kitlesini daha da genişletecek gibi duruyor. Bergüzar’ın oyunculuğunda ise boş bakmalardan
öteye geçen bir ilerleme bariz fark ediliyor. Darısı Tuğba Büyüküstün’ün başına!

10- UMUTSUZ EV KADINLARI; Orjinalini seyreden herkes gibi ‘bu dizi bizi bozar’
gibi bir önyargımız vardı. Çünkü sofraya tuzu geç getirince dayak yemesi normal sayılan
bir toplumda, namus cinayetlerinin ata sporuna dönüştüğü günlerdeyiz. Aşk yaşamında
bunalımlar yaşayan, bu yüzden depresyona giren, adam öldüren, hırsızlık yapan, komşunun
kocasına yan gözle bakan kadınların ülkesinde olmadığımızdan ‘iki bölümde biter’
düşüncesiydik. Ancak olay örgüsünü birebir aynen çalıştırdığı halde mekan, üslup ve
oyunculuk kaydırmaları, detaylı çalışılan bir dille birleşince dizi aldı başını yürüdü. Açıkçası
sunmasını bilince Müslüman mahallesinde salyangozun yok sattığını öğrettiler.
.
.

2012 ‘nin en iyi 10 yerli film listesi

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Adettendir yılsonlarında ve başlarında ‘en’ler seçilir, bizde kendi listemizi sokağımızdan sanatseverlerle paylaşmak istedik. En iyi 10 yerli film listesini hazırlarken fark ettik ki neredeyse söz birliği etmişçesine bütün listelerdeki filmlerin hepsi neredeyse aynı hatta sıralamalar bile birbirine çok yakın. Sonuçta gerçekten iyi filmler sinemaseverleri benzer şekilde etkilemiş ve farklı sebeplerle olsa dahi aynı sonuca götürmüştü. Buyrun bizim listemiz efendim.

1-CAN; Bizim için yılın en iyisi sessizce vizyona giren, çok ilgi görmeden giden ve Sundance Film estivali’nde yer almayı başaran Raşit Çelikezer’in yönettiği ‘Can’ıdır. 14 filmlik bu seçkinin içinde ‘Can’ kendine yer bulmuştu ancak Raşit Çelikezer hak ettiği alkışı ve övgüyü kendi ülkesinde çok hissedemedi herhalde. Oysa bazı yönetmenlerin öyle güçlü taraftarları var ki medya da daha film vizyona girmeden seyirciyi harika bir iş izleyeceğine şartlandırıp mutlaka izlemeye davet ediyorlar. Farklı konusu, işleyişi, muhteşem oyunculuk ve güçlü analizleriyle Can gidenleri can evinden vurmuştu. Sevmek, sevmemek, sevememek ve özellikle annelik gibi kavramlara bambaşka bir bakış açısı sunan ve ezber bozan Can’ın hakkının yendiğini düşünerek canımız yanıyor doğrusu…

2- BABAMIN SESİ; Şiirsel görselliği ve konusuyla ülke insanının gizli yaralarını mercek altına alan Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan sinemanın görsel sanat olduğunu bir kez daha hatırlattı. Maraş Katliamı gibi yasaklı bir konuya eğilerek hem siyasi duruşlarını vurgulayan hem de utançlarla dolu yakın tarihi son derece estetik bir dille görsellik çıtasını yükselten bir yapım. Büyük meseleleri küçük ve iddiasız cümlelerle ancak yarattıkları atmosferle güçlendiren Babamın Sesi gerçekten özlenen siyasi sinema için ilaç niteliğindeydi. Ayrıca küçücük bütçelerle kotarılan işin gücü, bu sanata aşık tüm gençlere ayrı bir heyecan ve ümit aşılamalı. Sinemamın sadece parayla değil, önce aşkla ve fikirle yapıldığının ispatı oldukları için ayrıca teşekkürü borç biliyoruz.

3- YER ALTI; Zeki Demirkubuz’un sinemamıza armağan ettiği bir başyapıt daha! Derinlemesine karakter analizleriyle adeta kahramanının iç organlarına varana kadar içine girmemizi sağlayan, insan denen çok muammalı ve pek çelişkili halleri önümüze koyan yönetmenin dünyasını çok sevenlerdeniz biz de. Neredeyse bir monologu çekmek hiçte kolay olmamalı! Anti-kahramanın kendine ve çevresine meydan okuduğu sahneler, kolay unutulmayacak replikler olarak hafızamıza kazınıyor yine. Zeki Demirkubuz varoluşun imkansız kavgasından, kaygısından, karanlığından zaferle çıkıyor.

4- ARAF; Yeşim Ustaoğlu Araf’la hem ödüllendirildi hem de çok fazla eleştirildi. Eleştirilerin odak noktasında kadın kahramanın çıkışsız bırakılması ve erkek egemen söyleme teslim olması vardı. Özellikle bazı feminist yazarlar kahramanın evlilikle kurtarılmasına ve aracı medyumun medya olmasına çok kızdılar. Ustaoğlu’na ana akım medyayı güzellediği ve kadın kahramanlarını erkek bir dille sıkıştırdığı gerekçesiyle kırıldılar, eleştirdiler. Sanki film yaşamın kendisinden sorumluymuş gibi eleştirildi. Oysa unutulmaz karakterlerin gerçeğin ta kendisi olmasına kızılması gerekmez mi? Gerçeklere gücü yetmeyenlerin Ustaoğlu’nun karakterlerine yeterince kahraman olmadıkları için sinirlenmeleri doğrusu ironikti.

5- EKÜMENOPOLİS-UCU OLMAYAN ŞEHİR; İmre Azem, kapitalizmle İstanbul’un istilasından arta kalan vahşi manzaranın akıl ve vicdan almaz sonucunu önümüze koyuyor. İstanbul’un katlediliş belgeseli olarak vizyona sessizce girip giden değerli işlerden biriydi. Onun da hakkı yendi Can gibi; pek konuşulmadı, neredeyse hiç yazılmadı. Aynen İstanbul’un tecavüz ve öldürülüşüne seyirci kalışımız gibi keşke bu önemli belgesele de seyirci olsaydık! Ancak kaçıranlar için DVD’sinin çıktığını hatırlatalım bari!

6- TEPENİN ARDI; Film vizyona girmeden ortalığa bir merak, heyecan ve peşinen beğeni hakim oldu fazlasıyla. Elbette Emin Alper’in öteki meselesine ve siyasi iklimine denk düşen filmi oldukça başarılıydı. Birçokları yılın en iyisi olarak Tepenin Ardı’nı kesin bir hükümle yere göğe sığdıramadı. Tek siyasi argüman kullanmadan tüm coğrafyanın genel iklimini resmetmek ve ete kemiğe bürümek büyük bir başarıdır ancak filmin seyirciye hiçbir duygu temasında bulunmaması ise eksik değil midir? Tepenin Ardı’nın erkeklik konusunu farklı boyutlarda ele alması ve her boyutla sorunsalın kılcal damarlarına varması şaşırtıcı bir etki yaratmıştır.

7- GÖZETLEME KULESİ; Pelin Esmer’in Yeşim Ustaoğlu’yla paralel bir konuyu işlemesine ‘pişti oldular’ gibi esprili bir dille yer verildi. Gözetleme Kulesi yine istenmeyen bir hamilelikle çaresizce ortada kalan genç bir kadının kendisine kucak açan bir erkek eliyle kurtarılmasının öyküsüydü. Tabii Pelin Esmer’de bir erkek himayesi olmadan çıkış yolu bulamayan kahramanı yüzünden epeyi eleştirildi. Yine de sinemasının gücü inkar edilemedi. Genç kadının evden kaçmak istediğinde üzerine yıldırım düşme sahnesi, yönetmenin başına bela oldu dense yeridir.

8- F TİPİ FİLM; Dokuz kısa filmin birleştirilerek uzun metraj bir filme çevrildiği F Tipi Film tecrit konusunu ele alıyor ve henüz vizyonda. Ülkenin karanlık, acı ve maskelenmiş gerçeklerini şiirsel bir dille anlatıyor film. Bazı sahneler gerçeküstü imgelerle tecritin dayanılmaz ve insanlık dışı yapısını dışa vururken çok gerçekçi bir etkiyle seyircinin yüreğine direkt teması başarıyor. Bilmemezlikten gelineni bilinir kılan film gerçeklerden kaçmak ve inkar etmek yerine yüzleşmek gerekliliğine davetiye çıkarıyor adeta.

9- LAL GECE: Reis Çelik, çocuk gelinlerin dramını işlediği filmin başrolünde İlyas Salman gibi usta bir oyuncuyu tekrar sinema dünyasına hatırlatıyor, kazandırıyor. Lal Gece izleyen herkesi bir yerinden yakalıyor ve içine çekiyor. Toplumsal gerçekçi bakış açısıyla, didaktik olmak arasında kalan yönetmen, başarılı oyunculuklar ve mekanlarla mevzudan sıyrılmayı başarıyor. TV kanallarında defalarca yayına konularak kitlelere izletilmesi gereken Lal Gece’nin gerçek bir öyküden yola çıkılarak yapıldığını bilmek bir kez daha üzüyor.

10- KÜF; Ali Aydın’ın ilk uzun metrajlı filmi Küf konusunu yönetmenin ‘Cumartesi Anneleri’nden esinlenerek yazmasından alıyor. Küf’ün yurtdışından aldığı ödüllerin haberleri geliyor ancak ne yazık ki henüz vizyon tarihiyle ilgili net bir bilgi gelmiyor. Kayıplar meselesini işleyen Aydın konunun ağırlığı altında ezilmemeyi başarıyor.

Her seçkinin kişisel değerlendirmeler olduğunu unutmamanız ve kendi özgün seçkinizi oluşturmanız dileğiyle…

..

UÇUŞ’TAN ÖNCE ALKOLLE UÇUŞ

 

Şenay Tanrıvermişana logo
senayt@windowslive.com

 

Geleceğe Dönüş, Forest Gump, Yeni Hayat gibi çok iyi hikayelerle haklı bir üne sahip yönetmen Robert Zemeckis yine incelikli bir işle ve özenle yaratılmış derinlikli bir karakterle karşımızda. Üstelik Denzel Washington’un kusursuz oyunculuğuyla hikaye daha da inandırıyor, sarıyor, sarsıyor. Alkolik bir pilotun alkolle mücadelesini ustalıkla hiç abartıya kaçmadan canlandıran Washington’un oyunculuğu şimdiden konuyla ilgili yaratılan en unutulmaz karakterlerden biri olarak ilan ediliyor. Gerçekten kolay kolay unutulacak türden bir karakter değil pilot Whip ve duyumsal tatlı bir etki yaratabilen oyuncu Denzel Washington’un bedeninde müthiş bir oyunculuk virtüözitesiyle rol iyice genişliyor.

Alkol ve uyuşturucuyla sabahlanan bir gecenin ardından uçurduğu uçağın tamamen kendi hatasının dışında düşmesi sonucu hem kurtardığı canlar nedeniyle kahraman ilan ediliyor hem de kanında çıkan alkol nedeniyle yargılanıyor. Alkolü bırakması ve iyi bir portre çizerek mahkemeden kurtulması gereken Whip’in mücadelesi başta kendisinin sandığı kadar kolay olmayacaktır. Bağımlılık konusunda son derece gerçekçi bir yaklaşımla alışageldiğimiz klişelerin dışında saf ve dengeli bir dram yaratılmış. Dolaysıyla gösterdiğinden çok ima ettiği karanlık, sıkıntılı, çıkışsız gibi duran bağımlılık sorununu mercek altına alırken seyirci bir şekilde filmin evrenine kayıyor, hissediyor, öğreniyor, heyecanlanıyor, üzülüyor. Kısacası Whip’e ait duygu ve düşünceler seyirciye ustalıkla ve uygun miktarda hissettiriliyor. Ne fazla ne de az! Dengeli, gerçekçi ve objektif olduğu izlenimi yaratan mesafesi alkolizmin adeta tanımını yapıyor.

Zemeckis karakteri yargılamadan tarafsız bir şahitlik yaparcasına sadece gösteriyormuş gibi anlatmayı tercih ediyor. Zaten kaybettiği eşi ve oğlundan sonra işi, itibarı ve özgürlüğünü de yitirmek üzere olan alkolik Whip’i trajik veya didaktik bir üslupla resmetmiyor. Böylece üstten bakan bir acıma duygusuyla sömürmeye çalışmadığından veya alkolün zararları, etkileri gibi öğretmenliğe soyunmadan olabildiğinde nesnel olmaya çalışıyor. Tabii tüm bunlar filmin artı hanelerine yazılırken, Zenneckis’in yaptığı kaliteli işler dizisine yeni bir tanesini daha katmasını sağlıyor. Ancak Zenneckis’in de Hollywood’un vermeye doğamadığı dinsel mesajları filmde sık sık, kulak tırmalayacak tonda ve tekrarda vermesi doğrusu zaman zaman dengeyi bozuyor. Olay örgüsünü zedeliyor ve hiç gereği yokken kafa karıştırıyor. Gerçi Whip inanç konusunda sessizce sorgulayan bir tutum sergiliyor fakat dindar pilot yardımcısı gibi karakterlerin adeta melek gibi gösterilmesi alttan alta aynı mesajları pompalıyor.

Sonuçta Denzel Washington’un bu rolle Oscar’a aday olacağına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Kendinden kaçmaya çalışan bir karakterin iç çatışmaları ve ruhsal gelgitlerinin bolca dinsel referanslarla verilmesinin dışında neredeyse kusursuz bir akışla ilerlemesi son derece keyifli bir seyir sunuyor. Üstelik yan karakterlerin hepsi birbirinden güçlü performanslarla anlatıya ciddi katkıda bulunuyorlar. Ahlakçı ve dinci Amerikan mitleri bu kadar göze sokulmadan ve altı sürekli çizilmeden verilseydi mükemmel bir dram kazanmış olacak sinema dünyası yine de farklı ve derin bir portre kazanıyor.

.

Şenay Tanrıvermiş

ARGO HOLLYWOOD’A SAYGI DURUŞUNDA

.
Argo konusunu gerçek olaylardan aldığını ilan ederek ciddi bir iddiayla ve çarpıcı konsolosluk saldırı sahnesiyle başlıyor. Film en baştan İran Şah’ını zorba, hırsız, özenti ilan ediyor ve Amerika’daki Şah’ı idam etmek için Amerikalıları rehin alan İranlıları da baş 01_argo_ipadedilemez, anlayışsız, saldırgan bir halk olarak gösteriyor. Hem Şah’ın hem de halkın durup dururken başlarına bela olmuş gibi gösterilmesine zaten kamuoyu alışalı çok oluyor. Çünkü Ortadoğu liderleri ve halklarının dünyanın başına ve en çok da Amerika’ya problem çıkarttıklarına inandırma kampanyaları her ne kadar dünya halklarının vicdanlarında yaralar açsa da mesaj bombardımanı her mecrada devam ediyor.

İran’da rehin kalmış Amerikalıları kurtarmak için yapılan zeki, incelikli ve fedakar planların baş döndürmesi için her ayrıntı düşünülerek seyirciyi hayran bırakmak hedefleniyor. Tüm imkanlar ve hayal gücü zorlanılarak aklın, teknolojinin ve uygarlığın üstünlüğü ispatlanıyor adeta. Bir kez daha her seferinde olduğu gibi Ortadoğu ilkel, vahşi, saldırgan ve tehlikeli ilan ediliyor yine yeniden. Öteki’ye atfedilen ne varsa tazeleniyor böylece. Geleceğin Clint Eastwood’u ilan edilen Ben Affleck yönetimi ve oyunculuğu ise neredeyse tam not alıyor sinema dünyasından. Konuyu işleyiş ve verdiği mesaj açısından herhangi bir yenilik hissedilmese de detaylar üzerindeki mükemmel uyum ve dengeli temposu Affleck’i takdir etmek için fazlasıyla yetiyor. Çünkü 1980’li yılların esaslı atmosferi Hollywood’un her zaman göz boyayan gücüyle gerçekçiliğin bile ötesine geçmeyi yine başarıyor.

İşin içine uzay filmleri büyük ciddiyetle katılıyor, fantezi filmleriyle neşelendirilip soslandırılıyor ve tüm bunlar gerçekçi sekansların içine yedirilip nüfus ediliyor. Yapılan göndermeler, kes yapıştır kolajlar yine de bütünü bozmadığı gibi realiteye hizmet ettiriliyor. İşte bu yüzden de galiba film bir kez daha başarılı sayılmayı hakkıyla hak ediyor. Film yapma süreç ve arka planı tüm prosedürünün sıkıntılarını da beraberinde yan konu olarak anlatırken anlamından azalmıyor.

Yani bir yandan ana konu ilmek ilmek işlenirken diğer yandan sinema dünyasının yalanlı, renkli, zorlu ve yaratıcı amansız yarışı esprili bir dille ortaya konuyor. Herhangi bir eleştirel bakış açısı yerine daha çok sinemanın çetin dünyasına saygı duruşu niteliğinde bir bakış sunuluyor. Sinema yapmanın sıkıntıları konuya eğlenceli bir hafiflik katarken rehineleri kurtarmak gibi gerilimli mesele renklendirilerek anlatı sıkıcılıktan kurtarılıyor.

Bir anlamda Hollywood bilim-kurgu filmlerinin gücüne methiye değerinde tuhaf bir çareyle rehineleri kurtarmak planlanıyor. Barbar, vahşi, hırsız ve ilkel ‘öteki’lerden vatandaşlarını kurtarma ilacı Hollywood’un bilim-kurgu kurmacasıyla planlanıyor. Hem Hollywood’un gücü göklere çıkarılıyor, hem de ‘öteki’nin akıl ve hayal gücü yerin dibine geçiriliyor. Bir taşla birkaç taş birden vurarak gerçekten de mükemmel kurgu, tempo, balans, kostüm ve oyunculuklarla Ben Affleck kariyerine altın bir basamak inşa ediyor.
Argo klasik Hollywood yapımı bir filmin kusursuz olduğunda şaşırtmayı, heyecanlandırmayı, gerilimi kesin vaat eden örneklerinden biri. Hatta bu yılın en iyilerinden biri olduğunu iddia edenler çoğunlukta. Seçim sizin…

.

Şenay Tanrıvermiş