Divan Oteli’ne Gezi ödülü

3088503778

Almanya’daki PKF Hotelexperts adlı kuruluş tarafından verilen ödül, yarın Münih’te yapılacak bir törenle, Divan Otelleri’nin sahipleri Ali Koç ile Semahat Arsel’e verilecek. Ödülün gerekçesinde Divan Oteli’nin Gezi Parkı protestolarında “Sivil dayanışma ve cesaretin önemli bir örneğini” ve “Misafirperverliğin kriz anlarında da ne kadar gerekli olduğunu” gösterdiğine dikkat çekildi.

Ödülün gerekçesini açıklayan PKF Genel Başkanı Michael Widman, Koç Grubu’nun son 100 yılda Türkiye’nin en büyük şirketlerini kurduğuna dikkat çekerek “Divan Otelleri küçük fakat imajı büyük 11 otel ve 1447 yataktan oluşuyor.

Bunun yanı sıra Divan Oteli ve Koç Ailesi son Gezi Parkı protestolarında sivil dayanışma ve cesaretin önemli bir örneğini göstermiş, misafirperverliğin kriz anlarında da ne kadar gerekli olduğunu kanıtlamıştır” dedi. 2007 yılından bu yana verilen “Hospitality Innovation Award”, uluslararası otelcilik alanında gösterilen başarı ve sosyal etkinlikler baz alınarak veriliyor. Ödüle son üç yılda Motel One oteller zinciri, SOS Kinderdorf ve Studiosus layık görülmüştü.

Divan otel 5 yıldızlı bir halk oteli olmuştur..

 

Reklamlar

Altın Koza’da Yarışacak Kısa Filmler Belli Oldu

4449323859_9761029e81_m

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından, 16 – 22 Eylül 2013 tarihleri arasında düzenlenecek olan 20. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında yapılacak, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması finalistleri belli oldu.

Başkan Vekili Zihni Aldırmaz, ülkemizdeki güzel sanatlar ile iletişim fakültelerinin sinema – televizyon bölümlerine devam eden öğrencilerin katılabildiği ve filmlerin kurmaca, belgesel, canlandırma ve deneysel dallarında değerlendirildiği Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’nda bu yıl, çeşitli üniversitelerden 42 filmin yarışmaya hak kazandığını belirtti.

Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’nda her dört dalda en iyi film seçilen esere 7.500 TL ödül verilecek.

Babamın Cesetleri

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Babamın Cesetleri adlı oyun ‘KREK’ e ilk gelen izleyici de büyük şaşkınlık yaratıyor çünkü klasik izleme alışkanlıklarının dışında bir teknik ve yapı söz konusu. Sanki sinema ve tiyatro sanatları aynı sahne de buluşturuluyor duygusu uyanıyor. Salondaki izleyiciye kulaklık dağıtılıyor önce ve camın arkasında kalan sahne ve sesler bu şekilde duyuluyor. Böylece seyirciyi oyuncudan ayıran o meşhur ‘dördüncü duvar’ hem yıkılmış oluyor hem de tekrar inşa ediliyor.

17. Yüzyıldan bugüne ve özellikle de Stanislavski ve Antoine tarafından uygulanan ‘dördüncü duvar’ saydam bir geçit gibi düşünülmüş. Çünkü bu tiyatro estetiğinde seyirci-oyuncu arasında bir ilişki yokmuş gibi davranılır. Sanki oyuncular kendilerini izleyen bir kitle yokmuşçasına oynarlar. Tabii bunun aksine seyirciyi de içine alan veya içine almayıp sadece seyirciye tiyatroda olduğunu hatırlatan yapılarda mevcuttur. yrE-babamin-cesetleri-krek-1

Ancak Berkun Oya seyici ve oyuncu arasında hayal edilen saydam duvarı boydan boya bir cam aracılığıyla görünür kılarak bir ölçüde çok daha gerçekçi ve diğer yandan çok daha anlatısal ve hatta sinemasal bir yapı inşa etmiştir. İşte bu yüzden yenilikçi, yaratıcı ve sarsıcı etkiler yaratmayı başarır. Sahneye video enstalasyonları, resimler, kısa filmler, klipler gibi çeşitli görseller konulmasına zaten çoktan alışan izleyici KREK’te bir ölçüde duvara çarpmaktadır. Kulaklıklar sayesinde yutkunma, iç çekme, mide gurultusu, sigara izmaritinin yanması gibi tiyatro sahnesinde en arkadaki izleyiciyle öndeki arasında aynı şekilde hissedilemeyecek seslerin hepsi bütün ayrıntılarıyla kulağınıza fısıldanır.

Üstelik iki kulağınıza birden! Kulaklıkların yaratacağı sanılan mekanik etki oyun başlar başlamaz seyirciyle oyuncu arasında gerçekçi bir paylaşıma olanak sağlıyor. Böylece oyuncular herkes duysun diye bağırıp çağırmadığı ve minimal oynayabildikleri için çok gerçekçi ve doğal oynayabiliyorlar.

In-yer-face akımının seyirciyi edilgen değil etken kılmayı hedeflediği izleme eylemi, Berkun Oya tiyatrosunda izleyiciyi arada bırakıyor. Aradaki şeffaf duvar nedeniyle seyircinin seyirciliği netleşirken, duvarın görünür ve görüntüyü geçirir olması arafta kalma duygusu uyandırıyor. Böylece yabancılaştırma efekti oluşur, oysa oyun metninin klasik yapısı yabancılaştırmaya hiç izin vermeyen bir biçime sahiptir. Oyunculukların da doğal olması nedeniyle ‘mış’ gibi yapan değil, hisseden ve karakterlerin içten hız aldıkları performanslar sergilenir. Yani sıfır yabancılaştırma efekti ve etkisi yaratacak kadar gerçekçi oynanır. Aksiyon, oyuncuların bedensel eylemleriyle ilerlemez, daha çok duygusal ve ruhsal motivasyonla gerçekleşir.

Yani seyirciye oynuyor gibi değil sanki camın arkasında gerçekten öyle oluyor ve öyle yaşıyor gibi oynarlar. Tüm bunlar dördüncü duvar ilkesini bir kez daha inşa eder, güçlendirir. Ancak saydam ve hayali olması gereken dördüncü duvar, şeffaf yapısıyla görünür kılınarak farklı bir yabancılaştırma söz konusudur artık. Ayrıca sinemanın beyaz camını çağrıştırması da bir nevi türler ve alanlar buluşması ve kesişmesine imkan verir. Öyle ki bir araç aracılığıyla duyulan sesler mekanik bir etki yarattığı ve oyuncular camın arkasında uynadığı için sinemasal bir benzeşme yanılmasına gidilir. Öte yandan camın arkasındaki oyuncular canlıdır ve çıplak gözle görmenize karşın dokunulmaz ve erişilmezdir.

Lars Von Trier ‘in tiyatro sahnesindeymiş gibi çektiği ve oynattığı Dogville ve Manderlay filmlerinin bir başka hali gibi. Lars Von Trier sinema da tiyatro yapmıştı, Berkun Oya ise tiyatro da sinema yapıyor. Çünkü türler karışıyor KREK’te; tiyatro sahnesine sinema soğukluğu, mesafesi, yüzeyi ve derinliği katılıyor ancak içinde tiyatro yapılıyor. Oyunun içindeki gerçeklikle, seyircinin gerçekliğini ayıran duvar, bu gerçekliğe görünür, dokunulur ve analiz edilebilir bir somutluk kazandırıyor.

Salon’da eğlence yeni yılın ilk konserleri ile başlıyor


ana logo

Barış Kekeç
baris@sinemasokak.com

Melis Danişmend
Müzik dünyasının önemli isimlerini sahnesine taşıyan Salon İKSV, 2013’te yurt dışından ve ülkemizden güçlü isimlere ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

Kanadalı ikili Trust, Kim Ki O’nun da sahnede olacağı bir ”synthpop” gecesinde 11 Ocak’ta, Melis Danişmend ise yeni albümünün tanıtım konseriyle 12 Ocak’ta Salon İKSV’nin konuğu olacak.
.
.
.
.
.

Bizim Ressamlarımız

Uğur Yılmazer

Uğur Yılmazer
ana logo

  ugurylmzr@gmail.com

 

Bir Ülke Değisirken – Tanzimattan Cumhuriyete Türk Resmi  baslığıyla, 2011 yılında açılan sergi. Türk resim sanatının önemli isimlerinin yer aldığı bu koleksiyon özel yapılan salonunda sürekli teşirde.Yaklaşık 100 eserin yer aldığı sergi ilkleri de bünyesinde barındırıyor.Osman Hamdi Bey imzalı Naile Hanım portresi, Türkiye’de ilk defa   Halil Paşa’nı Paris fuarı’nda 1889’da sergilenen ve Bronz Madalya ile ödüllendirilen Madam X adlı eseri de ilk kez ödül belgesi ile sergileniyor.Bu ressemların yanı sıra Fikret Mualla, Şehzade Abdülmecid Efendi, Süleyman Seyyid, İbrahim Çallı, Hüseyin Avni Lifij ve İzzet Ziya gibi isimlerde sergide yerini alımış.

Bu özel koleksiyon Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan modernleşme sürecini konu alıyor.Bu süreçte ki gelişmeler için öncelikle Osmanlı  batılılaşma döneminde resim eğitimi adına attığı adımları takip ederek başlamak gerek. Osmanlı dönemi  ilk resim dersleri Mühendishane-i Ber-i Hümayun’da daha sonra Mekteb-i Harbiye’de verildi.  19.yüzyılın ilk yarısında Avrupaya resim eğitimi için gönderilen öğrenciler daha sonra Asker ressamlar olarak anıldılar.Burada teknik resim, ışık gölge ve perspektif gibi alanlarla ilgili bilgilerini  geliştirirler.

Osmanlı ressamları özellikle Fransa da etkili olan gerçekçilik akımından etkilenmişlerdir. Bu dönem manzara resimlerinde Barbizon okulu ressamlarının esintilerini görülüyor. Birkaç isme değinecek olursak; Süleyman Seyyid ve Halil paşa da  Fransada aldıkları eğitim sonucu Sanay-i Nefise Mektebi’ne (Mimar sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) büyük katkıları olmuştur. Süleymen Seyyid   perspektif alanında kendini geliştirrmiş , Natürmort resimler yapmıştır. Halil paşa ise bu dönemin İlk izlenimci ressamı olarak bilinir. Aslında tam bir izlenimci olmamıştır öncü sayılır. Fırça vuruşlarıyla ışık etkilerini yakalamış fakat desen ve çizgiden vazgeçmemiştir.

Bu dönem resme büyük katkılarda bulunmuş olan son halife Abdül Mecid efendi resimlerini de burda görmek mümkün osman hamdıolucak. Osmanlı ressamlar cemiyetinin de onursal başkanlığını yapmıştır.Ayrıca Osman Hamdiden ders almıştır. Osman Hamdi bey ise İstanbul Arkeoloji müzesi ve Sanayi Nefise mektebinin kurucusu olması yanında  ilk figürlü resimleri de o yapmıştır.Oryantalist resmin etkisinde kalmış .Batının doğu kurgusunu , resimlerinde farklı olarak ele almış ve bunu akademik üslupta yapmıştır.Resimlerinde kurgulayarak  çeşitli kompozisyonlar oluşturur. Bunun için fotoğraflardan da yararlanmıştır.

Görüldüğü gibi her bir ressam farklı resim teknikleri geliştirmiştir. Böylece yeni gelişmeye başlayan Osmanlı Türk sanatının ilk izleri bırakmışlardır. Bu sanatçıların çoğu çeşitli sergiler açarakta halkın resim beğenisinin oluşmasına katkı sağlamışlardır.

ibrahim çallı

Cumhuriyet dönemi öncesi 1914 kuşağı; İbrahim  Çallı, Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij,Feyhaman Duran, Nazmi Ziya, Hikmet Onat gibi isimler Türk resmine yenilikler getirirler. Bu sanatçılar İstanbul manzara resimleri yanı sıra Cumhuriyet ideolojisine uygun resimlerde yaparlar.Cumhuriyetin ilanı ile birlikte, sanat ve sanatçıyı destekleyecek sivil kurumların bulunmaması nedeniyle sanat devlet himayesine girer. Görsel ideoloji kapsamında devlet kendi ilkelerinin yayılması amacıyla sanatı destekler. Bu dönem resimlerinde  içerik ilk planda yerini alır. Milli mücadele dönemi, kurtuluş savaşı gibi konuları işlenmeye başlanmıştır.Buna ek olarak  Cumhuriyetin ilanı ile birlikte resimlerde kadın imgesi öne çıkar. Biraz da oryantalizme tepki olarak, kadının modernleşmesi serüvenini bu resimlerde görebiliriz.

Sonraki dönemde 1914 kuşağı ressemlarının  öğrencilerinden oluşan Müstakil ressamlar birliği benzer konularda farklı üsluplar deneyerek , İstanbul dışında açtıkları sergilerle resim sanatının yaygınlaşmasına katkı sağlamıştır.

Halife Abdül Mecid  1868-1944

İbrahim Çallı   1882-1960

Şeker Ahmet Paşa 1841-1907

Halil Paşa 1852 1857

Süleyman Seyyid 1842-1913

Osman Hamdi 1842-1910

U.y

Skyfall

Sam Mendes’in yönetmiş olduğu james bond serisinin 23. filmi Skyfall nefes kesen macerası bu sefer Türkiye, Çin ve İngiltere ekseninde geçiyor. Türkiye çekimleri İstanbul, Adana ve Fethiye’de gerçekleştirildi.

Oyuncu kadrosu Daniel Craig, Judi Dench, Javier Bardem, Ralph Fiennes, Naomie Harris, Bérénice Marlohe, Ben Whishaw, Albert Finney gibi isimlerden oluşuyor.

Yaratıcısı Ian Fleming, kitapları için eğlenceden daha fazla bir amacı ve içeriği olmadığını söylese de James Bond filmleri her zaman çok fazla ilgi çekmiş ve tartışılmıştır. Casusluğu, ajanlık yaptığı ülke ile düşmanlar arası siyaseti, özgür dünyayla Sovyetler Birliği ayrımı, ideolojik olarak Bond’un ulusal kimliğinin yüceltilmesi (Anglosakson ırkın tartışılmaz üstünlüğüne yapılan vurgu), lüks ve refah kodlarının parlatılması, mutlaka ele geçirilen kadın imgesi, şiddetin meşrulaştırılması ve erkek cinselliğinin aşırılığı her zaman farklı türde eleştirilere ve iltifatlara neden olmuştur. Filmin başarısı da zaten bu denli zengin öğeyi içinde barındırmasından kaynaklanır. Hem izleyiciye görsel şölenler sunar, hem de takibi keyifli bir casusluk hikayesi! Asla izleyicinin sıkılmasına izin vermez, zaman tanımaz ve neşeli müziğiyle filmden koparmaz. Her ne kadar sanatsal olarak bir değer taşımadığı söylense de Bond filmleri sinema sanatının sunduğu en özel eğlencelerden biridir.
.
Dağlara tırmanmak, uçurumlardan ve nefes kesen manzaralardan kaymak, huzur bulmak için golf oynamak ve güzel kızları fethetmek gibi gayet heyecanlı, riskli, pahalı, şatafatlı ve çoğunlukla hızlı zevkleri olan Bond’u izlemek kime zevk vermez ki? Yukarıda sayılan ideolojik ve sosyolojik mesajların çelişkili, yalan ya da yanlış yönlendirmelerle dolu olması kimin umurunda olabilir ki? Dünya sinema tarihin en uzun soluklu serisi üçüncü kez Daniel Craig’in karizmatik enerjisiyle can buluyor ve Bond 50’nci yılını adrenalin dolu maceralarla kutluyor ve kutlatıyor. Tüm dünya da büyük gişe hasılatlarıyla serinin en iyisi olduğu iddiası giderek güçlenirken ülkemizde İstanbul sahneleri ile ilgili yorumlar da filmden bağımsız büyüdükçe büyüyor.

.

 

YEŞİM USTAOĞLU’NUN USTA YEŞİLÇAMI

.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Yeşim Ustaoğlu’nun yaptığı ”Araf”ın oyuncuları Özcan Deniz, Nihal Yalçın, Neslihan Atagül, Yasemin Conka, Erol Babaoğlu, Can Başak, Feride Karaman, Ilgaz Kocatürk ve Barış Hacıhan sinemalarda izleyicisini beklemekteler. Ustaoğlu yine kendine özgü dili ve lezzetiyle usta bir iş çıkarmış. Her gün yanından geçilip gidilen küçük yerlerin büyük hayaller kuran insanlarını TV izleme şekilleri ve halleri eşliğinde mercek altına almış. En son Pandora’nın Kutusu’ndaki sessiz ve durağan karakterlerin tersine son derece renkli, hepsi birbirinin aynısı gibi ama farklı, hop tek hop tek oynayan ilginç karakterler almış.

Özellikle Neslihan Atagül masum taşralı kız Zehra ve Barış Hacıhan ‘Dumanlı kentin puslu çocuğu” Karabüklü Çaycı Olgun rolünde oynamak için yönetmen tarafından özel olarak yaratılmışçasına başarılı portreler çıkartmışlar. Özcan Deniz’in hiç konuşmadan başrolde canlandırdığı Mahur’un sessizliği inandırıcılığı zedelese dahi unutulmayacak düğün sahnesi çiftetellisi göz dolduruyor, keyiflendiriyor.

Birçok eleştirmenin özellikle ikinci yarısındaki olaylar ve final nedeniyle eleştirdiği ‘Araf’, bir Yeşilçam bilinçaltı hortlaması gibi dursa da, dahası uysa da uymasa da çok kalıcı etkiler bırakmayı başarıyor. Kırmızı kamyonlu yakışıklı ve gizemli adam, hamile bırakılan saf kasabalı kız, iyi kalpli taşralı çocuk gibi klişeler tüm ülke bilinçaltında hiç bayatlamaya fırsat bırakılmayacak kadar sık tekrarlanmaktadır sinemamızda. Ancak fonda tanıdık TV program ve sesleri, önde ezberden bilinen imge ve olay örgüsü artı bir seyir keyfi yaşatıyor. Çünkü Ustaoğlu usta görüntüler ve küçük farklarla yepyeni bir kolaj sunuyor. Hem tanıdık hem de yeni bir anlatı izleme fırsatı yaratıyor.

Araf’ta kalmış karakterler paradoks yaratmadan aynaya bakamayan ve kendi varoluşlarının kanıtını yansımalardan arayan sıkışık hayatlar içinde kanal kanal geziniyorlar. Zehra ve diğer karakterlerin cam, TV ve diğer yüzey yansımaları özneyi nesneleştirirken birkaç boyutlu bağıntı ve çağrışımlar hikayeyi derinleştiriyor. İlk yarıda genellikle ezberletilmiş TV programlarının ses ve sloganları üzerine düşen bulanık kişi yansımaları, karakterleri nesneleştirerek ve kendi olma haline şans tanımadan sıyırarak vahşice bitiriyor. Aynı programları izleyen tüm Zehralar, Olgunlar ve arkadaşları aynılaşıyor ve bitiyorlar bir yerde.

Zehra camdan, Mahur’un gözlerinden ve evine aldığı TV ekranından uzaklara ulaşmaya çalışan saf taşralı bir kızdır aslında. Çaycı Olgun ise uzaklara gitmek değil refaha kavuşabilmek için bilgisayar ve TV ekranlarına bakan duygusal ve hayalci bir gençtir. Olgun için Acun Ağabey gibi herkese aynı mesafede uzak ve yakın bir şans kapısı vardır bu hayatta. Başı sıkışınca, öz annesi bile terk edince ve kimse duymayınca yardım elini ve kamerasını uzatacak bir Yalçın Ağabey hazırdır. Neticede TV bir eğlence, bilgilenme, oyalanma aracı değildir sadece. Hayata çözüm ve çare üreten bir mecradır. Bir TV yarışması ulaşılması hayal edilen nihai hedef olabilir. Ayrıca yollara çıkıp uzaklaşamayan karakterlerin görüntüleri ekranlara düşerse varoluşları da ispatlanır bir ölçüde.Hiç görünmeyen ve hep geçip gidilen bir yol üstünde yaşayanların sıkışmışlığı TV stüdyolarının ışıkları, müziği ve anonslarıyla aydınlığa kavuşabilir bir gün. Finalin Yalçın Ağabey tarafından yapılması bu anlamda tüm filmi besleyen ironi dolu bir seçimdir kuşkusuz. Yalçın Ağabeysiz evlenseler tüm acılar böylesine zengin çağrışımlarla dinmez, her acının üstüne bir çırpıda sünger çekilemezdi herhalde.

Üstelik yerel müzik, dans, düğün ve TV karakterleri izleyicinin kendi gerçeğinin de fotoğrafını çekip önüne koyuyor. ‘Yeşimçamvari’ Araf, Yeşilçam severleri de mest edecek ve sanat filmi düşkünlerini de enikonu tatmin edecek sürpriz ve yeniliklerle dolu bir arafta duruyor.

.

Şenay Tanrıvermiş 

ÇALGI ÇENGİ ÜZERİNE

..

Sinematek sitesinin amblemi altında “Herkes Sinema Yapabilir” sözcüğü yer almakta. Hayır kardeşim yalnış… Herkes sinema yapamayacağı gibi senaryo da yazamaz oyunculuk da yapamaz… 2010 yılı yapımı Çalgı Çengi filminde olduğu gibi.
Oldum olası Yeşilçam sinemasının o özellikle siyah-beyaz filmlerini özler olduğumu her zaman söylemiş ve bunun da arkasında olduğunu hep vurgulamıştım. Bu filmleri bugünün şartları altında incelemeye alsak, mutlak çok abartılı ve hatalı ve hatta abuk sabuk sahnelerin olduğunu mutlak görürüz. Ancak, senaryo-yönetmen-oyuncu üçgeninin de güzelliğini inkar edemeyiz. Burada bu güzellikleri anlatmak oldukça uzun bir zaman alacağını düşünerek gelelim biz Çalgı- Çengi’ye.
Salih ve Gürkan, düğün, kına gecesi gibi organizasyonlarda müzisyenlik yaparak hayatını kazanan Ankaralı iki teyze oğludur. Gürkan (Ahmet Kural) ve Salih (Murat Cemcir) bir ikili olarak, sıra altı bir organizatörün kendilerine pasladığı virane işlerle ekmek doğrultmaya çalışmaktadırlar.

Teyze oğulları, alışık oldukları üzere yine Bağcılar-Güneşli hattında bir yerlerde ve muhtemelen yer altındaki bir düğün salonuna doğru yola çıkarlar. Gittikleri yerde kendilerini karşılayan düğün sahibinin, hazırlanmaları için kendilerini evin kömürlüğüne bırakması, o güne kadar itilip kakılmaya alışmış kardeşler için bile ciddi hayal kırıklığıdır, fakat bu sefer “kulis”te davetsiz misafirleri olacaktır.

Aynı saatlerde, iki maföz tip, yakaladıkları banka güvenlik görevlisini gözden uzak bir yerde sorgulamak üzere bu izbe mahalle köşesinde bulabildikleri en kuytu mekan olan kömürlüğe tıkmışlardır. Güvenlik görevlsinin dengesiz mayfa elemanına diklenmesi sonucu öldürülmesi, kardeşlerin müzisyenlik hayatını kaydırır. Artık cesedi sahiplenmekle, kendi cesetlerini teslim etmek arasında bir seçim yapmak durumundadırlar. Maföz tipler vurdukları adamın cesedini sabaha dek ortadan kaybetmelerini isteyince, teyze oğulları en akıllıca fikir olarak ancak cesedi sırtlayıp eve götürmeyi bulurlar. Evlerinde bir cesetle ikamete başlayan teyze oğullarının bu misafirperverliği, cesedin kapalı kaldığı yerde fena halde sıkılması ile kısa sürecektir.
Müzisyen karakterli iki şarkıcının sözüm olan kara mizah olan bu filmin senaryosunu da yazan ve yöneten Selçuk Aydemir genç bir adam ve aynı zamanda İTÜ Uçak Mühendisliği bölümünden mezun. Kariyerini kısa film ve dizi yönetmenliği ile yapmış iki sinema filmini de yönetmiş. Ne var ki herkes yönetmenlik de yapamıyormuş. Çalgı-Çengi’ye Film demeye bin şahit ister, Oyunculardan Ahmet Kural ve Murat Cemcir’inde pek başarılı bir tip çizdikleri söylenemez. İkisinin de genelde dizi oyunculuğu yapmış oyuncu oluşundan kaynaklanan bir acemilikleri var. Sekiz hafta gösterimde kalan ve 60.000 seyircinin 500 bin lira para bıraktığı bu fim hakkında sinema yazarı Kerem Akça’nın şu eleştirisine yer vermek istiyorum.

Çalgı Çengi” için film demeye bile bin şahit ister. Ülkemizin sektörel açılımında izlemeye alıştığımız ‘çöp güldürülerinden biri zira bu. Böylece son dönemde gördüğümüz “Günah Keçisi” ve “Kutsal Damacana Dracoola” gibi en azından alanına hakim denemelerin dahi çok gerisinde kalıyor. Tuluat tiyatrosu ya da TV şovu olarak sunulsa bile bu kadroyla kendini kurtaramayacak bir proje bu. Yani hiçbir platforma uygun değil.

Yeteneksiz ve rollerine uyumsuz oyuncuların varlığı da bu durumu uçurumdan aşağı sürükleyen ana etkenler olmuş belli ki. Yönetmen Aydemir’in en basitinden açı-karşı tekniği ile sonuç alma arzusunun ise ‘genel plan-orta plan’ arasında gidip geleceğim’ derken bunu yapaylaştırmasına yol açtığı gözlemlenebiliyor. Böylece herhangi bir anlatı stilini bünyesine alamayan “Çalgı Çengi”, nasıl başarıldıysa popüler sinemanın genel geçer kalıplarını bile uygulayamaz hale getirilebilmiş.

.
Yalçın Ozgül

Altın Koza’da Yarışacak Öğrenci Filmleri Belli Oldu

.

Belgesel, canlandırma, deneysel ve kurmaca kategorilerinde düzenlenen yarışmada 10 kurmaca, 9 belgesel, 5 canlandırma ve 6 deneysel yapım yarışmaya hak kazandı.

Bu yıl 19. kez düzenlenecek olan Altın Koza Film Festivali‘nde Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması bölümünde yarışacak filmler belli oldu. 170 filmin başvuru yaptığı yarışmada ön elemeyi 30 film geçti.

Türkiye’deki güzel sanatlar ile iletişim fakültelerinin sinema – televizyon bölümlerine devam eden öğrencilerin katılabildiği ve belgesel, canlandırma, deneysel ve kurmaca kategorilerinde düzenlenen yarışmada 10 kurmaca, 9 belgesel, 5 canlandırma ve 6 deneysel yapım yarışmaya hak kazandı.17 – 23 Eylül 2012 tarihleri arasında düzenlenecek festival kapsamında jüri karşısına çıkacak olan filmlerin ön değerlendirme jürisinde Selim Demirdelen (yönetmen), Ceylan Özçelik (TV Kültür – Sanat Programı Yapımcısı), Asiye Dinçsoy (Oyuncu) yeraldı. Yarışma jürisinde ise Veli Kahraman (Sanat Yönetmeni – Yönetmen), Lamia Karaali (Canlandırma Yönetmeni), Türkan Derya (Yönetmen), Nadir Öperli (Yapımcı – Sinema Yazarı) ve Nesrin Cavadzade (Oyuncu) bulunuyor.Dört dalda da ödül dağıtılacak olan yarışmada birinci gelen her filme 7500 TL ödül dağıtılacak. Ayrıca katılımcılar sektör temsilcileri ile bir araya gelirken, gösterimlerin ardından çeşitli söyleşiler ve etkinlikler gerçekleştirilecek.

.

D.K.

FARKLI BİR ROMANTİK KOMEDİ

.
“L’Iceberg” (2005) ile “Rumba”nın (2008) ardından üçüncü filmleri ‘Aşk Perisi’ ile vizyonda olan Dominique Abel-Fiona Gordon-Bruno Romy fantastik bir aşk filmi özleyenler için kaçırılmaması gereken bir film sunuyorlar. Film puslu ve yağmurlu bir havada hızla ilerlemeye çalışan bir bisiklet sahnesiyle seyirciyi içine ilk dakikada alıyor.

Gece resepsiyonisti olarak çalışan kahramanımızın ilk müşterisi köpeğini saklayan bir turist ve kendisinden üç dilek dilemesini isteyen bir peri. Ancak resepsiyonistin ne köpekli tuhaf turisti ne de otele yalınayak gelen periyi yadsıyacak hali yok çünkü kendisi de en az onlar kadar bu dünyaya ait olmayan bir sarsak. Tek derdi televizyondaki iyi müziği dinleyip sandviçini yemek olan adam ve peri arasında başlayan aşkla birlikte romantizm yükseldikçe inandırıcılık ve gerçekçilik beklentisinden hemen vazgeçiyor seyirci.

Aşk Perisi’nin evreninde bol miktarda dans, absürt espri, saf duygu yoğunluğu ve bizim yaşadığımız dünyayı bilmeyen, anlamayan dahası istemeyen bir tutum var. Tabii böyle olunca tuhaflıklar, sakarlıklar son derece mantıklı duruyor… Aniden şişen karın, öpüşürken dudaklarıyla birbirine yapışan çifti ayıramayan polisler, neredeyse 8 aylık görünen yeni doğmuş bebek, denizaltı dansı ve uçan adamlardan daha normal bir durum olamaz.
Kaldı ki komedi filmlerinin karakterleri genellikle sıradan insanlardır; eğitim görmemiş veya genel kültürü yüksek ise toplumla ayrılan farklı özellikleri olan, sarsak, kimi zaman kaba olarak algılanabilecek yapıdadırlar. Çirkin görülebilecek kabalık, anlayışsızlık ve sakarlıklar komedi karakterine yakışır. Aslında insanoğlunun kalıp yargılara göre sınıflandırdığı, saklamayı bildiği gülünç duygu ve düşüncelerini açığa çıkarırlar.

Aşk Perisi inceliklerle örülmüş görsel zenginliklerle dolu ve metaforik katmanları olan kodlar ve diyaloglarla olumlu bir karmaşa yaratıyor zihinlerde. Kısacası ustaca çerçevelenmiş her kare asla sıkıcılığa yanaşmadan hafif tempolu çıkışlarla eğlendiriyor. Klasik bir romantik komedinin vaat ettiğinden çok daha fazlasını veriyor film; adeta teatral oyunculuğu, dans, müzikal, komedi dokunuşlarıyla iyi sinema izleme alışkanlığı olanlara ve özellikle müzikal sevenlere harika bir ziyafet sunuyor.

Unutmamalı ki, bu türü sevmeyenler için Aşk Perisi eziyete dönüşebilir. Sevimli bir kadın ve yakışıklı bir aktör formülüyle yapılmış bir romantik komedi de değil. Gayet sıradan ikili için güzel yerine çirkin bile denilebilir. Peri denizaltında giydiği bikini dışında tek elbiseyle çıkarıyor filmi. Diğerlerinin de örtünmek için giyindikleri çok açık. Mekanlar ise otel, sahil, Aşkın Gözü Kördür adlı kafe ve koşturulan sokaklar olarak özetlenebilir. Yani kostüm yok denecek kadar az ve mekanlar son derece renksiz, vasat ve minimal öğelerden oluşuyor. Tüm sıradanlığın içinde danslar, müzik ve absürt oyunculuk etkisini arttırıyor. Peri ve resepsiyonistin abartılı jest ve mimikleri duygu derinliğini açığa çıkartmak açısından verimli sonuçlar yaratıyor.

Özetle hepsi birbirine benzeyen romantik komedilere benzemeyen film, hem eğlenceli hem de içinde çok katmanlı anlamlar taşımayı başarıyor. Sabun köpüğü Amerikan romantiklerindeki gibi sırtını çok güzel kadınlara, adamlara, mekanlara bağlamayan filmin diyalogları yok denecek kadar az ama etkili. Belki senaryo olarak elinize geldiğinde hiçbir şey vermeyen, söyleyemeyen Aşk Perisi, sinemanın büyüsünü zarif çerçeveler ve detaycı kameralar eşliğinde başarıyor. Arındırılmış metnin minimal iddiası ve dans koreografilerindeki çizgi üstü romans keyifli bir doyum sağlıyor.

Yürüyen çanta, kaybolan ceket, Aşkın Gözü Kördür kafesinin kör garsonu, ay ışığında öncesinde hiç konuşmadan birleşen çocuk ruhlu iki yetişkin, bir türlü üç dilek dileyemeyen bir sakar, benzin metaforunun zırt pırt kibar temaslarla yaptığı zengin çağrışımlar ve çok daha fazlası Aşk Perisi’ni ortalamanın çok üstünde çıkarıyor.

.

Şenay Tanrıvermiş