Joaquin Phoenix Oscar’a Göz Kırpıyor!

.
Yönetmen Paul Thomas Anderson’un ‘Kan Dökülecek’ başyapıtından sonra merakla beklenen filmi ‘The Master’ sinemalarımızda yılın en iyi filmlerinden biri olarak gösterime başladı. Venedik Film Festivali’nden en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini alan film epeyi önemli ödül daha toplayacak besbelli. Başta Joaquin Phoenix, Philip Seymour Hoffman’un oyunculukları öylesine etkileyici ve gerçekçi ki sinemanın henüz oyuncu sanatı olduğunu tekrar hatırlatıyor ve büyük keyif veriyor doğrusu.

Yönetmen daha önceki filmlerinde olduğu gibi anlatısını yine anti-kahramanlar üzerine kurmuş ve iki sorunlu erkek üzerinden hem 1950 Amerika’sının genel havasını hem de günümüz biat kültürünü açık ve net mesajlarla veriyor. II. Dünya Savaşı’nda cephede görev aldıktan sonra ülkesine dönen Freddie Sutton ciddi sorunları olan, alkolik, saldırgan bir karakterdir ve boşluktadır. Nereye, nasıl ve kimle tutunabileceğini bilemez. The Cause hareketinin dengesiz, karizmatik, uyanık, menfaatçi lideri Lancester Dodd ile tesadüfen tanışır ve hemen etkisinde kalır. Tarikat lideri Dodd’un ağzı iyi laf yapmakta ve boşluktaki insanların hassas acı ve yaralarına nasıl dokunulacağını iyi bilmektedir.

İnsanların yeni inançlara ve liderlere ihtiyaç duyduğu bir dönemde Dodd söylemlerini biraz bilim, biraz mistizm ve biraz da otoriteyle güçlendirir. Sahte sevgi sözcükleriyle ve mutluluk vaatleriyle hitap ettiği kitleyi etkisi altına alır. Sadece kendi yetenek ve bilgisine dayanan özel metotlarla kişiye özel uygulamalar yapar. Adeta bizim kültürümüzde çok yaygın olan üfürükçü hacı hocalardan farksızdır. Ne dediği tam olarak anlaşılamaz ancak içinde bilim sosuna bandırılmış dini ve edebi metinlerle konuşur, hayran kitlesi giderek artar.

En büyük reklamcısı başta ailesi ve özellikle de karısıdır. Aslında sahtekarlık ve inanç tacirliği yapan bu adamın bütün temelsizliğini bilen karısı bilmiyor gibi yaparak en şaşırtıcı vazifeyi üstlenmiştir. Elbette çıkarları uğruna böyle sistematik bir duruş sergiler. Amerikan ailesinin kapitalist ruhunu özetleyen eş ve çocukların Dodd’a katkıları şaşırtıcıdır. Çıkarları uğruna saygı duyar gibi alkışlayarak dinledikleri Dodd’un ne büyük bir yalan olduğunu en iyi onlar bilmekte ve hedef kitleyi tesirleri altında tutmak için en çok onlar bilinçli bir biat içinde kalmaktadır. Amy Adams’ın her zamanki gibi başarıyla canlandırdığı eş karakteri Dodd’un arkasındaki kale gibi sağlam durur çünkü bu efsanenin sağladığı gelir, sükse ve saygıdan en çok kendisi nemalanır.

Joaquin Phoenix’in unutulmaz bir performansla canlandırdığı karakter öylesine göz dolduruyor ki şimdiden Oscar’a çok güçlü adaylığını açıklıyor adeta. Karanlık ve sınırda bir karakterin bilinçaltı sahneleri hem sinemasal yanı çok güçlü ve zengin hem de oyunculuk açısından ziyafet niteliğinde doyuruyor. Tüm kadınları çıplak gördüğü ve sahilde kumdan kadına sarılarak uyuduğu sahneler hafızalardan çok kolay silinmeyecek nitelikte gerçekten. Anderson’un son derece yalın, abartısız, ara tonlarda ve ukalalık taslamayan mütevazı anlatısı karakterin psikolojik sıkıntılarını, bağlanma ihtiyacını, aidiyet ve bastıramadığı şiddet duygusunu müthiş tasvir ediyor. Üstelik görüntü dokusunun yarattığı etki karakterlerin ruhsal yapılarını anlatırken toplumun yeni çareler ve adresler peşinde biat etme alışkanlık, ihtiyaç ve heveslerini de başarıyla resmediyor. İnsanoğlunun mutluluk için kendini yalana inandırmadaki ısrarı, mantıktan ve akıldan uzaklaşması ise şaşkınlık verici bir gerçek olarak geçerliliğini hala koruyor. Sonuçta Anderson yine insan ruhunun karanlık doğasının belgeseli niteliğinde başarılı bir işe imzasını atıyor.

.

Şenay Tanrıvermiş