#direntürkiye 2-Artık medya biziz!

c3b6

Artık sadece İstanbul’un orta yeri sinema değil Türkiye’nin orta yeri sinema. Bu yüzden de sinema salonları genellikle boş ve meydanlar çoğunlukla dolu. Bazı filmlerin vizyon tarihleri erteleniyor, birçok dizi çekim yapmıyor, çoğu tiyatrocu sezonun son oyunlarını oynamaktan vazgeçiyor, konserler üst üste iptal ediliyor ve hep beraber insanlar parkını ve o parkın bekçiliğinde birçok bireysel hak ve özgürlüğünü istemekte direniyor.998123_473787616028766_546222672_n

‘Diren Türkiye’ bütün heyecanı ve öngörülemez gelişmeleriyle devam ediyor. Filmin devamında kötü adamlar ülkesinin annelerini, doktorlarını, hukukçularını, sanatçılarını, öğrencilerini, akademisyenlerini tek tek tehdit ediyor. Üzerlerine gidiliyor, gerçekler görülmesin diye aydın gözler kör ediliyor, genç bedenler sürükleniyor, öldürülüyor ve ölüler bile suçlanıyor. Öyle ki, Roboski ailelerini 500. gününde sınırı ihlal ettikleri gerekçesi ile tek tek ifadeye çağırıp para cezası kesmeye başlamaları satır arasında kaynatılıyor. Öldürmek bile kesmiyor onları. Yani öyle anlaşılamaz bir kin, nefret, şiddet saçıyorlar ki sürekli çok gülünç durumlara düşüyorlar.

Filmin iyi insanları el ele tutuşuyor, şarkı söylüyor, piyano çalıyor, ölen çocukları için ağıtlar ve mumlar yakıyor ama bir kere bile şiddeti alternatif olarak akıllarına getirmiyorlar. Zaten ‘Çanakkale Geçilmez’ inadında ‘Gezi’ye Girilmez’ direnişini bu kadar eziyete rağmen barışçıl, estetik, romantik ve sanat gibi yapmaları da kötü adamları şaşırtıyor, oyunlarını bozuyor. İki taraf birbirinin bilmediği yabancı dillerde konuşuyor.

‘Barışa barışa kazanacağız’ diyenlerden ne kötülük beklenir Allah aşkına? Amaçları demokrasi olsun, insanlar birbirine saygı duysun, tarihi eserler korunsun ama zorla gıcır gıcır yepyeni tarihi eser yapılmaya kalkılıp saçmalanmasın, tiyatrocunun avukatın doktorun öğrencinin birey olma özgürlüğü daha fazla tıkanmasın, fidanlar ağaca ağaçlar fidana dönsün yurdumuzda… Hatta filmin kötü adamlarına gerçek sinemacılar yine barış ve diyalog çağrısında bulunuyorlar 17. günde bile; ‘Diyaloğun sürmesini, polis şiddetinin sona ermesini ve müdahale tehditlerine son verilmesini talep ediyoruz’ diyorlar.

Sanki garip bir şey ister durumuna da düşüyorlar üstelik. Hatta doktorların yaralı ve hastalara bakması yasaklanıyor, hukukçuların masumları savunması engelleniyor, sanatçıların dizisine, tiyatrosuna müdahale ediliyor ve imamlar kendi istedikleri gibi yalan söylesin, iftira atsın isteniyor ve film böyle devam ediyor işte…

Filmle ilgili farklı yorumlar ‘Diren Türkiye 2’nin farklı ve zengin içeriğini değerlendirilebilir belki;

  • Halk oyalaması- AGOS
  • Hale bak… Başbakan’ın mahkeme kararına (hukuka) uyacağını açıklaması “uzlaşma” sayılıyor…. Mehmet Altan
  • Gezi Parkı eylemlerinde şu ana kadar 3’ü eylemci, biri polis biri de temizlik işçisi olmak üzere 5 kişinin yaşamını yitirdiği, 11 bin 823 kişinin yaralandığı veya kimyasal gazdan etkilenerek hastanelere/gönüllü revirlere başvurdukları kaydedildi.- Türkiye İnsan Hakları Vakfı
  • Ilımlı siyasi İslam Türkiye’yi ılımlı şeriata götürüyor.- Al Monitor
  • RTE Annelere çocuklarınıza sahip çıkın diyor! Her Cumartesi günü Anneler neyin peşinde bende diyemeden edemiyorum! Versin Tayyip Annelere çocuklarının Kemiklerini!- Ötekilerin Postası Takipçisinden
  • Hülya Avşar da gitmiş, Rihanna ile ne zaman görüşecek, merak etmeye başladı toplum!- Hasip Kaplan
  • Gezi eylemcilerine gönüllü sağlık hizmeti, insani yardım“hukuki değil” mi?- Türk Tabipler Birliği
  • Erdoğan’ın toplumda ayrışmayı derinleştirmeye çabalaması, uluslararası arenada olumsuz etki yapıyor.- Hollandalı siyasetçi Joost Lagendjik
  • Yapıların ruhu ve kimliği olur. Kışla dünyanın en güzel binası bile olsa artık üzerinde insanlarımızın kanı var. İstemiyorum onu. Oyum hayır!- Deniz Ülke Arıboğan
  • Batılı ülkelerde yerel belediye Meclisi’nin halledeceği bir konuyu Erdoğan ulusal krize dönüştürdü!- New York Times

NOT  : Diren Türkiye 3’ün, 4’ün ve belki de serinin uzaması beklenen bir durum elbette.  Ancak Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in sözlerini hatırlayın; ‘Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım.” Bu durumda Diren Türkiye’yi sosyal medyadan ve her biri yasaklanmaya devam eden birkaç küçük alternatif kaynaktan takip etmeye çalışın. Çevrenize elinizdeki doğru bilgileri iletin. Artık medya biziz!

Reklamlar

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun

SİNEMA SOKAĞI SANAT GAZETESİ 

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Kutlu Olsun

Kökleri Kuvayı Milliye’ye ve Ulusal Kurtuluş Savaş’ımıza dayanan Türkiye Büyük Millet Meclisimizin kuruluşunun 92. yılını kutlamaktayız. Ulusal Egemenliğimiz, 92 yıldır bağımsızlığımızın ve özgürlüğümüzün simgesi olmuştur.

23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM, hem ülkemizin kurtuluşuna, hem de yeni bir devletin kuruluşuna öncülük eden tarihi bir olguya sahiptir. Çürümüş ve yozlaşmış bir imparatorluktan yepyeni bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, demokratik ve laik bir yönetim biçiminin gerçekleşmesi, çağdaş ve aydınlık bir yaşam biçiminin belirlenmesi ve bunun için yapılan tüm yenilikler, 23 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal’in liderlik ettiği TBMM’nin attığı adımlarla gerçekleşmiştir.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı egemenliğin ulusta olduğunun kabul edildiği bir gün olmakla birlikte, dünya çocuklarının katılımıyla kutlanan, barış ve kardeşlik gibi yüce değerlerin içtenlikle paylaşılmasına, dünyaya yayılmasına, farklı kültürde çocukların buluşmasına ve kaynaşmasına vesile olan ve dünyada kutlanan ilk çocuk bayramıdır.

Atatürk’ün tüm dünya çocuklarına armağan ettiği 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı kutluyor, çocuklarımıza ve sizlere esenlikler diliyorum. Saygılarımla…

Atam izindeyiz… 

 Barış Kekeç
Genel Yayın Yönetmeni

.

.

Türkiye Müzik Ödülleri

Uğur Yılmazer

Sinema Sokağı Sanat logo

 

Uğur Yılmazer
ugurylmzr@gmail.com

.

18 yıllık Kral tv müzik ödülleri adı bu sene değiştirildi. 19.’su düzenlenen 2013 Türkiye müzik ödülleri sahiplerini buldu.

Bu önemli gecede geçen yıl kaybettiğimiz sanatçılarımız anıldı. Müslüm Gürses, Ferdi Özbeğen, Kamil Sönmez ve Neşet Ertaş’ın şarkılarını Halil sezai, Kubat, Ümit Besen söyledi.

Mustafa Ceceli , “4 dalda aday gösterildi.En iyi albüm ve en iyi erkek sanatçı ödüllerini aldı. Gecenin onu ödülü ise Müslüm Gürses’in eşi Muhterem Nur tarafından Ferdi Tayfur’a verildi.

Türkiye Müzik Ödülleri gecesinde ödül vermek üzere sahneye çıkan Kayahan herkesi ayağa kaldıran şu sözleri söyledi.” Herkes ödül alırken annesine eşine ve arkadaşlarına teşekkür ederken ben bir kişiye teşekkür edeceğim…

Türkiye Cumhuriyeti ‘nin kurucusu olan bu günlere gelmemizi sağlayan Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarına candan teşekkür ediyorum. Rahmet ve minnetle anıyorum..” Salonda bu sözler üzerine büyük alkış ve destek gören Kayahan herkesi ayağa kalkmaya davet etti.

kral-muzik-o-072035E6

Türkiye Müzik Ödülleri

En iyi enstrümantal albüm: Dönmez Yol – Erkan Oğur
En iyi albüm: Es – Mustafa Ceceli
En iyi kadın şarkıcı: Göksel
En iyi özgün dizi müziği: Aytekin Ataş (Muhteşem Yüzyıl)
En iyi Grup: Seksendört
En iyi klip: Ziynet Sali – Her Şey Güzel Olacak
En iyi çıkış yapan şarkıcı: Mehmet Erdem.
En iyi özgün film müziği: Yıldıray Gürgen (Evim Sensin)

En iyi düet: Soğuk Odalar – Emre Aydın & Gülden Mutlu

En iyi proje: Orhan Gencebay’la Bir Ömür
En iyi remix: Geri Dönüş Olsa – Emre Kınay
En iyi erkek şarkıcı: Mustafa Ceceli
En iyi single: Beni Biraz Böyle Hatırla – Emre Aydın
En iyi şarkı: Türkan – Demet Akalın

Cumhuriyetin 89. yıl dönümünü kutlu olsun

Ey Türk‘ün büyük kurtarıcısı, ulu önder Atatürk

Ulusumuzu, cumhuriyetimizi, kutlu vatanımızı ve hatta varlığımızı bize kazandırdığın için sana şükranlarımızı sunuyoruz.

Geleceğin umudu olan biz genç Türkler, senin açtığın yolda şerefle yürüyor, sana ve mensubu olduğun Türk ulusuna layık olabilmek için, ilkelerinle yaşayıp azimle çalışıyoruz. Atam izindeyiz.

Millet olarak büyük bir zafere ulaştırdığımız milli mücadelemizi yeni, güçlü bir devletle ve Cumhuriyet yönetimi ile taçlandırışımızın 29 ekim 1923  yılına erişmenin mutluluğu içerisinde; Cumhuriyetimizin 89. kuruluş yıldönümünü yürekten kutlar, bu anlamlı günde, başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İstiklal Savaşımızın bütün kahramanlarını, eşsiz fedakarlıklarıyla milletimizin gönlünde ölümsüzleşen bütün şehit ve gazilerimizi rahmet ve şükranla anarım.

Atatürk’ün bizlere armağan ettiği Cumhuriyetin 89. yıl dönümünü  kutluyor ve sizlere de esenlikler diliyorum.

.

Saygılarımla…

Barış Kekeç
Sinema Sokağı Sanat Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni

 

KIZILTUĞ “Cengiz Han” 1952

.

KIZILTUĞ “Cengiz Han” 1952

Ercüment Kalmık imzalı ilüstrasyonları, sıkça tasvir edilen cenk sahneleri, at sırtında yapılan bozkaşi oyunları, Çin imparatorunun sarayına dek uzanan entrikaları ve tarihi şahsiyetlerin resmi geçidi ile ilgi çekici bir roman “Kızıl Tuğ”. Post-Modern edebiyatın son yıllardaki vazgeçilmez kahramanlarından Hasan Sabbah, romanın baş aktörlerinden bir tanesi. Öykünün önemli bir bölümü ise “Alamut Kalesi”nde geçiyor. Roman, ard arda sıralanmış öykülerden oluşmuş. Kızıl Tuğ”da, döneme göre başka yenilikler de var; milli bir şuur aşılamak amacıyla yazılmasının etkisiyle, sık sık dipnotlar verilmiş. Kimi zaman öz Türkçe kelimelerin anlamlarını açıklıyor, kimi zaman eski adetler, inançlar, kişiler hakkında bilgiler veriyor.

Yazar, ilk romanı oluşu nedeni ile, “Fatih Feneri”, “Hilal ve Haç” romanlarında üstesinden gelinen tutarsızlıklardan kaçınamamış. Bu metinde zaman ve mesafe mefhumu yok. Mesela, Timuçin, Orta Asya’da karşılaştığı Otsukarcı’nın yola çıkacağını öğrenince, “sen Horasan’dan geçecek misin” diye soruyor. Kahramanlarımız, bugün motorlu taşıtlarla aşılması güç olan mesafeleri, kuş olup geçiyorlar. Bir bakıyorsunuz Alamut kalesindeyiz, bir bakıyorsunuz Çin Sarayında. Anlatı bakış açısı tekniği de ilginç. Öykü, 1000’li yıllarda sürerken aniden anlatıcı araya girip bugünlerden söz ediyor. Yazar o kadar özgürdür ki, kendi hayali karakterinin Osmanlı’yı eleştirisine düştüğü dipnotta; metinsel gerçeklik ile tarihi gerçekliği “bakın, elin Arabının gördüğünü, Osmanlı padişahları fark edememiş, İmparatorluğu felakete sürüklemiş” diyecek kadar yer değiştirtebilir.

“Kızıl Tuğ”daki kahramanımız Otsukarcı, her ne kadar Hasan Sabbah’ın kızı ile tutkulu bir aşk yaşasa da, bu aşkın duygusal yönü ağır basar. Yazarın sonraki romanlarındaysa, yazdığı dönemlerdeki bir başka popüler türün, avantür polisiyelerin, özellikle Mayk Hammer’in etkileriyle, erkek karakterlerin daha çapkın, kadınların daha işveli olduğu erotik sahneleri hemen fark edersiniz. Fantastik Türk sineması içinde yer alan tarihi filmlerden biri olan Cengiz Han, tarihsel fantazyanın başlangıcıdır. Bu başlangıç ileriki dönemlerde çoğalıp dizilere dönüşecek olan tarihsel kahramanlık filmlerinde genellikle Abdullah Ziya Kozanoğlu kaynak alınarak karşımıza çıkacaktır. Kızıltuğ‘da bu tür bir filmden seyircinin beklediği her şey mevcuttur. Kahraman cengaver Otsukarcı, Cengiz Han, Alamut Kalesi, Hasan Sabbah, Haşişinler, komik tipler ve bol figüranlar. (Aylık Birikim Dergisi , A. Ömer Türkeş)

Kızıltuğ romanı hakkında Sn. Türkeş‘in bu bilgilerini aktardıktan sonra, biz de filmde rol alan oyuncuları tanıyalım. 1939-1952 yılları arası devam eden Türk sinemasında tiyatrocular döneminin son yılı olan bu filmde rol alan oyuncular da İstanbul Şehir tiyatrolarında oynayan oyunculardan seçilmiştir genelde. Müziklerini Orhan Barlas‘ın yaptığı ve yapımcılığını da Nazif Duru ve Murat Köseoğlu‘nun Atlas Film adına üstlendiği filmin değerli oyuncuları;

Mesiha Yelda “Sabiha Sultan”‖(1931-1998), Turan Seyfioğlu “Otsukarcı/Halid”‖ (1921-1961), Cahit Irgat “Cengiz Han”‖ (1915-1971), Müfit Kiper (1912-1974), Nebile Teker “Türkan Sultan” , Rauf Ulukat “Çakı”r‖ (1915-1977), Atıf Kaptan “Hasan Sabbah”‖ (1908-1977), Mücap Ofluoğlu “Ömer”‖, Nubar Terziyan “Mervan”‖ (1909-1994), Eşref Vural “Celme Noyan”‖ (1914-1987), Vedat Örfi Bengü, “Mehmet Töküş”‖(1900-1953), Ahmet Üstel (1930-1983), Ferhan Tanseli “Celalettin”‖(1927-1999, Hasan Ceylan (1922-1980), Abdurrahman Conkbayır, Arif Eriş, Nergiz Moğol, Selahattin Tükenmez, İhsan Özokur
Bilge Kültür Sanat Yayınevince 2004 yılında basılan kitabın arka kapağında roman ile ilgili şu kısa bilgiye yer verilmektedir.

[“Uğur ola bahadırlar! Bir daha birbirimizi görmeyeceğiz. Tanrı size alkış versin Kılıçlar kalktı, başlar eğildi. Önde, tarihin eşini yetiştiremediği yüce Hakan, hepsi; aşk uğrunda her şey, para, rütbe, ün, kahramanlık gibi bütün değerleri bir tekmede yıkan bu bahadırı selamladılar. – Selam yiğit Otsukarcı ! Tıpkı bundan yıllarca önce Türkistan’dan gün batısına gidiş gibi; ardında Kızıl Tuğ’u dalgalandıran Çakır, göğsünde sevgilisi, Payaza’yı sürdü; kan renginde başı dumanlı dağlara doğru vurdu gitti.”]

1923 yılında yazılan Kızıltuğ romanı yirmi dokuz sene sonra 1952 yılında Aydın Arakon‘un senaryosu ve rejisiyle KIZIL TUĞ/Cengiz Han adıyla filme aktarılmıştır. Arakon kardeşlerden iki yaş büyük abi İlhan Arakon filmin foto direktörlüğünü yapar. Filmin baş oyuncusu ve karakterlerinden Atıf Kaptan “Hasan Sabbah” karakterini canlandırmaktadır. Hasan Sabbah kimdir, tanıyalım:

Hasan Sabbah İran‘daki İsmailiyye Devletinin kurucusu ve Batıniliğin bir kolu olan Haşaşin fırkasının reisi. İsmi, Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin el-Sabbah el-Himyeri‘dir. Hasan Sabbah veya Hasan bin Sabbah diye şöhret bulmuştur. Kendi iddiasına göre, Yemen emirlerinden Yusuf Himyeri‘nin soyundandır. Doğum tarihi belli değildir. İran‘ın Rey Şehrinde doğdu. 1124 (H.518)te öldü.

Hasan bin Sabbah, çocukluğundan itibaren düzenli bir eğitim ve öğretim gördü. Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ve Şair ve matematikçi Ömer Hayyam‘la beraber İmam Muvaffak Nişapuri‘den ilim öğrendi. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan‘ın hacibi yani en yakın adamlarından oldu. İran‘daki dai-i a‘zam İbn-i Attai‘ın telkinlerine kapıldı. Bu sırada ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk ile arası açıldı ve Mısır‘a kaçtı. Eshab-ı kiram düşmanlığı üzerine kurulan Fatımi Devleti hükümdarı Mustansır-billah‘tan iltifat gördü. Batınilik sapık fikirlerinin yayılması için çok gayret etti. İhtiyar olan Mustansır‘ın ölümünden sonra, yerine kimin geçeceği hususunda oğlu Nizar tarafını tuttu. Halbuki başkaları Mustansır‘ın diğer oğlu Müstali tarafını tutuyorlardı.

Bu sebeple Mısır‘dan ayrılan Hasan Sabbah İran‘a dönerek, Nizar için propaganda yaptı. İlk zamanlar mutedil bir şii gibi davranıp pek çok cahili aldattı. Sonraları fedayin diye bir teşkilat kurup, yol kesiciliğe, eşkıyalığa, pusu kurup Ünlü adamları öldürmeye başladı. 1081 (H. 473) de etrafına topladığı kimselerle Selçuklulara karşı isyan edip birkaç kaleyi işgal ederek, İsmailiyye Devletini kurdu. Kazvin‘in kuzey batısındaki Alamut Kalesini 1090 (H. 483)da eline geçirdi. Etrafına topladığı kimseleri afyonkeş yapan Hasan Sabbah‘ı, Selçuklu Sultanı Melikşah, nasihat yoluyla itaate davet edip, sapık fikirlerinden vazgeçmesini istediyse de, o, buna aldırış etmeyip, bozuk fikirlerini yaymaya devam etti. Hasan Sabbah ve adamlarının iyilikle yola gelmeyeceğini anlayan Sultan Melikşah, 1092 (H. 485) de üzerlerine kuvvet gönderdi. Fakat sultanın vefatı üzerine istenilen netice alınamadı.

Fatımi hükümdarının ölümünden sonra ikiye ayrılan Batınilerin Nizari koluna mensup kimselerin de gelip iltihak etmesiyle kuvvetlenen Hasan Sabbah ve taraftarları, fitne ve fesatlarına devam ettiler. Mühim devlet adamlarını, kumandanları ve alimleri öldürdüler. Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk‘ü şehid ettiler. Ajanlarını devlet teşkilatları içine, hatta saraylara ve evlere kadar sızdırıp her tarafa şüphe ve korku yaydılar. Horasan ve Huzistan bölgesindeki bazı kaleleri de ele geçirip, ticaret ve hac kafilelerini soydular.

Hasan Sabbah‘ın fikirleri, Peygamber efendimizden önce, Sasaniler zamanında İran‘ı altüst eden Mejdek‘in komünist fikirlerini andırıyordu. Pek çok haramları mübah sayıp, ahireti, Cennet‘i ve Cehennem‘i inkar ediyordu. Kandırdığı cahil kimseleri afyonkeş yaparak, cinayetler işletiyor, kurduğu terör teşkilatıyla pek çok islam alimini, mühim devlet adamlarını ve Ehl-i sünnet Müslümanları şehid ettiriyordu. Fakat dünya, Hasan bin Sabbah‘a da kalmadı. 1124 (H.518) senesinde öldü. Hasan Sabbah‘ın yazdığı birkaç Farsça eser, Moğolların Alamut Kalesini fethettikleri zaman imha edildi. Ölümü üzerine eski güçlerini kaybeden Alamut Batınileri de 1256 (H.656)da Moğollar tarafından imha edilerek büyük bir fitne önlenmiş oldu. Moğollar bir müddet islam aleminin duraklamasına sebep olurken, aynı zamanda islam alemini Batıni sapıklarından temizliyorlardı.
(http://www.turkcebilgi.com/hasan_sabbah/ansiklopedi#ansiklopedi)

.

Yalçın Özgül 

 

HUZUR SOKAĞI’NIN ARKA PLANI

.

Eylül’ün canı sıkkın biraz bu sene! Romantik komedilerin bile her biri ucuz, basit ve ezber bir yalanın tekrarı gibi. Üstelik can sıkamayacak kadar farklılığı tanıdık. Çünkü artık tanıdık olmayan hiçbir şey kalmadı, herkes her şeyi fazla biliyor. İzlenecek, okunacak ve üzerinde düşünülecek her yenilik çok eski ve bildik. Yine de haftanın filmleri, sezonun yeni dizileri ve gelmek üzere olan festival filmleri izlenecek! İnsanoğlu belki de hiç olmadığı kadar izleyici hayata ve izleyici olmak neredeyse mecburi…

Çok zavallı izleyici; izleyici olmaya eğitimli, mecbur ve farkındalığı çitile çitile eskitilmiş, fazla yıkanmış, aşırı deforme edilmiş ve seyretmek klasik bir yaşam biçimi olagelmiş. Etraf ekran dolu ve izlemekten yaşamaya vakit yok! Herkes her diziye yetişememekten şikayetçi. Bugün artık TV ekranlarının, notebookların, telefon vb ekranların hegemonyası altında vakti kalan kalmamış. Üstelik hiç TV izlemediğini sanan bile nasibini en azından reklamından, kısa küçük fragmanından ve aile muhabbetlerinden almış durumda. Nerdeyse TV izlemek zaruri, ayrıca her yerde o kadar çok ekran var ki siz izlemeseniz ekran sizi izleyeceği için dikkat etmek ihtiyaç gereği.

Yani millet ekran olmuş! Alem kanal olmuş, kan-alıyor ama kanayanların haberi olmamış.

Kamusal alan denilen kilometreler, kıtalar, haritalar TV ekranıyla istila edilmiş ve istila edilen her alan yabancıyı akraba etmiş. Artık ciddi ağrılar yapan mevzular şişkinlik, yara veya başka türlü hasarlar yapmadan vücudumuza, ciğerimize nüfus etmiş… Dahası kanserli bir iltihap tüm topluma barış çubuğu misali uzatılmış.

İbret verici bir aşk hikayesi olarak tanıtılan ‘Huzur Sokağı’nda arkadan koşarak geçen, varken yokmuş gibi görünen, hatta görünürken yok olan ve ‘gördüm mü, bana mı öyle geldi’ dedirten bir ipucu gibi türbanlı bir kadın kafaları karıştırmış durumda. Ön plandaki tüm tanıdık ve klişe aksiyon gölge de kalmış. Birçok hayatın kendi hayatında bile gölge de kalması gibi. Toplum başörtüsüne bin yıldır zaten alışıkken, yıllarca açıkoturumlarda türban tartışılınca bazılarının hiç yokken kafalarına türban takası gelmiş. Artık türban açılımı modernizmin, insan haklarının simgesi olmuş. Takmasan da, takana takmamak aydın insanın hoşgörüsünün ispatı sayılmış. Eskisi gibi başörtüsü takmak ise gevşeklik, inançsızlık, yetersizlik ve köylülük sayılmaya başlamış. İlerici dindarlar türban takarken, eğitimsiz ve köy kökenli dindarların başörtüsü bir lanet gibi aşağılanmış.

Huzur Sokağı’nın arka planında bir görünüp yok olan türbanlı figüran başrolden çok daha fazla ilgi çekmiş. Kimilerince tabular kırılmış, ezberler bozulmuş ve kapanarak önümüzde bir aydınlık yol daha açılmış. Yazık ki; ışığa, aydınlığa ve ilerlemeye giden yol karanlıkta ve kapanmakta seçilmiş. Kapanmakta tek doğru yol ise marka türbanları kafalara inşa etmek olarak çoktan belirlenmiş, işlenmiş ve yerleştirilmiş.

Ekranlarda önce bazı kanallarda ve daha sonra devlet dairelerinde, törenlerde ve nasıl olduysa binyıllık törelerde sanki varmış gibi var olarak var olan kapanma eylemi aydınlanma varsayılmış. Huzur Sokağı’nın fosforlu, cafcaflı ve parlak kumaşlı türbanlı figüranının dikkatleri çekmesi aydınlanmanın müjdecisi sayılmış. TV denilen devletin alıştırma, yaygınlaştırma ve normalleştirme aracı bol ışıklarla karanlıklar saçarken yine eğlence vaat etmiş. Yine uyutmuş, yine uyuşturmuş, yine alıştırmış, yine kendine bağlayıp kendi doğrusunu doğrulatmış ve herkesi körü körüne körlüğün gerekliliğine inandırmış, inancından sorguya düşeni kanal kanal utandırmış.
Huzur Sokağı’nın fragmanında huzur bulamayanların huzuru rahatça kaçırılmış!

.

Şenay  Tanvermiş 

NE ADAMSIN YA BATILI?

.
‘Ne Adam Ama’ yönetmenliğini Matthias Schweighöfer’ün yaptığı Sibel Kekili, Matthias Schweighöfer , Elyas M’Barek’in başrollerini paylaştığı Alman- Amerikan ortak yapımı bir romantik komedi.

Alex naif, yumuşak, hassas ve aşık bir öğretmendir. Ancak kız arkadaşı Carol çok daha sert, maskülen, anlayışsız, bencil ve asabi genç bir reklam yıldızıdır. Filmin hemen başında beklenen olur ve Carol, Alex’i terk eder. Alex’in arkadaşları Nele ve Okke, kendisine toplumun ortalama heteroseksüel bir erkekten nasıl davranmasını beklediğini öğretmeye çalışırlar. İlgi görmek ve kıymete binmek için en azından biraz kaba, oldukça bencil, maço olmanın yolları mutlaka bilinmelidir.

Fiziksel güce dayalı erkekliğin kitabının alfabesini öğretmeye çalışan karakterin bir Türk olması ise, batılının doğuluyu nasıl gördüğüne harika bir örnek teşkil eder. Doğulular koydu mu oturtur, kabadır, ilkeldir, ehilleşmemiştir, vahşidir ve işte bu yüzden çekicidir fikri ve ön yargısı kendini bir kez daha hiç gizlemeden açıkça ortaya konmuştur. Erkekliğin kitabını anlatan karakterin Alman olmaması bir Alman filmi için oldukça çarpıcı değil midir? Yoksa bu denli kanıksanmış kodlar artık sorgulanmamalı mıdır?

Filmi izlerken Edward Said’in, Batı’nın Doğu üzerindeki egemenlik arzularına hizmet ettiği düşüncesi ister istemez akla düşüyor yine… Bu amaçla yüzyıllar boyu yazılan film, roman, din vb tüm metinlerde Doğulu klişesi ‘Ne Adam Ya’ filminde de su yüzüne çıkar. Hem de hiç maskeleme ihtiyacı gözetmeden alabildiğine berrak ve nettir tüm değerler. Doğulu arkadaş halter çalışır, sofra adabı bilmez, açık saçık fıkralar anlatır çünkü cinselliğe düşkündür, kas gücüyle övünür, kapı tekmelemekten bahseder, yumruk atmayı ve küfür etmeyi öğrenmesi gerektiğini anlatır durur.

Geleneksel Türk fıkrası olarak geçen fıkra ise son derece uydurma bir anlatıdır ve içinde hiçbir hiciv ya da mizah barındırmaz. Üstelik zeka düzeyi bugünün anaokulu çocuğuna bile hitap edemeyecek kadar basittir ve kabalığı ise maçoluk sınırlarını çoktan geçmiştir. ‘Şuursuz Doğulu’ prototipi kalın hatlarla ve keskin bir dille filmin en eğlenceli bölümlerini oluşturur. Filmin sonlarına doğru Carol, ağzını şapırdatarak yemek yiyen bir uzak doğuluya ‘Asyalı inek’ diye bağırır. Her açıdan Batılı bilinçaltını deşifre eden bir anlatıdan hiç utanılmamış ve kaçınılmamıştır.

Batılı başkahramanımız Alex ise inceliklerden bahseder, affedicidir, anlayışlıdır falan filan. Tabii burada yine de asıl konu edilen heteroseksüel düzende erkeğe atfedilen kodların zorlayıcılığıdır. Zordur yani dünyamızda erkek olmak! İnsana dair bazı duygular, erkek için suç ve taşıması zor özürlerdir resmen; Ağlamamak gerekir, intikam yeminleri edip pişman ettirmek gerekir, beladan kaçmamak ve üstüne koşmak gerekir, her çiçekten bal almak gerekir, çabucak unutmak ve hemen yeniden başlamak gerekir. Gerekir de gerekir…

Sonuçta oryantalizme müthiş bir örnek teşkil eden ‘Ne Adam Ya’ romantik komedi olarak gayet eğlenceli hatta standardın üzerinde bir başarı yakalamıştır. Eğlenceli bir sabun köpüğü olmanın ötesine geçer birçok sahnesi ve diyaloglarıyla.

.

Şenay Tanrıvermiş 

.

Dünyanın en güzel sineması mı?

Filmlerden önce reklam yok, telefon yasak, 6 yaş altı çocukların sinemaya girmesi yasak… ‘Gerçek sinemaseverler’ için dünyanın en güzel sineması…

Teksas’taki Alamo Drafthouse sinema salonun ilginç kuralları mevcut. Örneğin; konuşmak ve cep telefonu kullanmak yasak. Aksi takdirde salondan atılıyorsunuz.

YouTube’da bu konuyla ilgili bir video da bulunuyor. Sinema salonunda cep telefonuyla mesaj çeken bir kızın sinema salonundan atılması üzerine bir telefon kaydı söz konusu. Alamo Drafthouse’un telesekreterine mesajını bırakan kız, Alamo Drafthouse’a yoğun bir eleştiri bombardımanına tutuyor.

Continue reading “Dünyanın en güzel sineması mı?”