Kendi Kendisiyle İlişki Yaşıyor

İngiliz fotoğrafçı Penelope Koliopoulou, kadın ve erkek her iki cinsiyeti de kendisinin üstlendiği bir ‘ilişkiler’ serisi hazırladı.

photo_839_11

Tanık olduğu, yaşadığı, sokakta gözlemlediği çiftlerden ilham aldığını söyleyen Koliopoulou, gerçek ilişkilerin romantik Hollywood filmlerindeki gibi ‘yapay’ olmadığını, bu nedenle de böyle bir çalışma hazırladığını söyledi.

Gerçek hayatta yaşanan ilişkilerde çiftlerin birbirinin pek çok farklı yönüne tanık olduğunu ama filmlerde ilişkilerin ‘mükemmelleştirildiğini’, bunun da insanları ‘aslında olmayan bir hayal’in peşinde sürüklediğini ifade eden Penelope Koliopoulou, “bu yüzden insanların yaşadıkları ilişkilerde mutsuz olduğuna inanıyorum” dedi.

Hem kadın hem de erkek olarak kendini ayrı karelerde çekip, daha sonra bu kareleri Photoshop aracılığıyla bir araya getiren genç fotoğrafçı, her iki cinsiyeti de kendisinin üstlenmesini de, ‘ilişki yaşayan insanların aslında çok benzer oldukları’ fikrinden yola çıkması olarak açıkladı.

“Bir tek çift bile bu fotoğraflarda kendini görebilirse düşündüklerimi başardım demektir” şeklinde konuşan Penelope Koliopoulou, filmleri bir kenara bırakıp gerçek hayatta karşınızdakiyle empati kurarak ilerleyin dedi.

 

Reklamlar

HAFTANIN YABANCISI YERLİSİ

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

*“Dünya Savaşı Z”, korku, bilimkurgu öğelerini içinde barındıran ve benzerlerinin verdiği siyasi mesajları tekrarlayan bir yapım olarak haftanın en dikkat çekici alternatifi olarak değerlendirilebilir. Filmin söyleyecek yeni bir sözü yok ama Brad Pitt faktörü en büyük kozu ve bu joker gayet iyi değerlendiriliyor denilebilir.

Yine dünyanın bir kısmı ötekileştiriliyor, yine kapitalizm korunması gereken sağlam bir sistemdir bilgisi yenileniyor, yine emperyalizm övülüyor, yine kutsal aile değerleri yüceltiliyor, yani yine yine aynısından ortaya karışık hepsinden biraz konularak aynı dersler tekrarlanıyor.

Tüm bunlar klasik ana akım Hollywood filminin matematiğinde yeri olan öğeler ve bilimkurgu sevenler için elbette filmin gideri var. Ortalamayı yakalayan ancak daha fazlasını veremeyen ‘Dünya Savaşı Z’ geç kalmış bir senaryo olarak biraz bayat dursa da seyirciyi oyalamayı başarıyor.

*Rüzgarlar, Selim Evci’nin minimalist bir anlayışla çektiği ve seyirciyi izlerken zorlamayı göze aldığı özgün bir yapım. Gökçeada ve İstanbul arasında şiirsel sessizlikler, diyaloglar ve çerçevelendirmeler ile azınlık meselesi üzerine gidiliyor. Çok iddialı ve yüksek sesli büyük laflar söylemek yerine göstermek ve hissettirmek amaçlanıyor. Ayrıca sadece azınlık konusu değil şehir insanının yalnızlığı da paralel bir duyguyla anlatılıyor. İki farklı mekan arasında paralel evrenler kuruluyor adeta. Issız adanın ve kalabalık şehrin benzer eşyaları ve tanıdık yaşamsal pratikleri neredeyse insanoğlunun çaresizliğini resmediyor.

Karakterler ne özdeşleşilir derecede yakında duruyor ne de tam olarak uzaklaşıyor ancak seyirciyle arasındaki mesafeyi de baştan sona korumakta diretiyor. Keskin siyasi yorumların sessiz ve iddiasız sunumu öznelliği ön planda tutarken toplumun geneline dair sezgisel bir genellemeye götürüyor. Birçok açıdan gayet başarılı olan Rüzgarlar dağınık yapısını bazı eklektik duran sahneler nedeniyle zayıflatıyor ve keşke biraz daha kısa olsaydı dedirtiyor.

Sonuçta Selim Evci bunları bilerek yapıyor ve risk alarak elini taşını altına koymaktan çekinmiyor. Kendi özgün dilini oluşturmadaki inadı yönetmene saygı duymamıza neden oluyor. Çünkü klişeden gına gelmiş seyirciyi ezberlerle oyalamak yerine zor olanın üzerine gidip sıkıcı olmayı göze alıyor.

Vazgeçmem Senden’den Vazgeçebilirsiniz!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Lee Toland Krieger’un yönettiği, başrollerinde Rashida Jones ve Andy Samberg’in rol aldığı film ancak ortalamayı yakalayabilen dram-komedi türünde bir yapım. Bir türlü karakter derinliği yaratmaya yeltenmeyen bu tarz yapımlar sabun köpüğü olmak için basite kaçmaktan vazgeçmiyorlar. Seyirciyi katarsise ulaştıracak, biraz üzüp güldürecek ve sonunda herkes mutlaka mutlu olacak formülünün rağbet gördüğü bilinen bir gerçek. Ancak karakterlerin, mekanların, olay örgüsünün ve akışın defalarca izlediğimiz diğer Hollywood yapımlarına benzemesi ‘bir tane daha neden aynısından çekmişler’ sorusunu sorduruyor.

Gerçi diğer romantik komedilere oranla içeriğinin zaman zaman yükseldiği, derinleşmeye meylettiği kısa sahneler de yok değil. Celeste and Jesse Forever aslında filmin isminde söylediği gibi sonsuza kadar devam eden bir arkadaşlık hikayesi. İlişki sorumluluğunu kadına yıkan erkeği ileride çocuğunun babası olarak göremeyen kadının aşkından vazgeçişi ve vazgeçemeyişi işleniyor.vazgecmem-senden-1366199768

İlk önce lise arkadaşıyken aşık olup genç yaşta evlenen ve 6 yıllık bir beraberlikten sonra ayrılma kararı alıp beraber olmaya devam eden çiftin öyküsü yine beylik tavsiyelerle dolu. Ayrılma kararından sonra eşlerden birinin aşık olup gerçekten eşinden kopuşu sonrası dağıtan, dağılan ve kabullenemeyen bir kadın portresini izliyoruz.

Eşini başkasına kaptıran kadın kendini spora, alkole, işe vermeye çalışır ama içindeki boşluk dolmaz. İlişkinin bütün suçu, günahı, eksiği, yanlışı pişmanlık dolu günümüz kadın karakterine yüklenir. Keşke şöyle yapmasaydım, keşke böyle yapmasaydım, keşke haklı olsam da konuşmasaydım kısacası idare etseydim de yalnız kalmasaydım!

Çalışmayan ve bütün gün televizyonda aynı spor programlarını izleyerek eğlenen bir adam profili bir güzel aklanır. Adamın çalışmaması da kadının suçu oluverir.

Çünkü iç motivasyonunu bozan, kendini yetersiz hissettiren yani kısacası adamcağızın çalışmasına yol açmayan da kadındır. Eğer bir ilişki bitiyorsa, erkek aldatıyorsa ve başkasına aşık olduysa kadının yüzündendir fikri ince ince işleniyor. Hem de kadın karakterin kendini suçlaması doğrulanarak yapılıyor tüm hesaplaşma. Filmin genel algısı, güçlü kadın imgesinin erkeği ezdiğini söylüyor seyirciye. ‘Bakın erkeği hiçbir şey yapmasa da pohpohlayıp başınıza taç etmezseniz daha genç ve güzel bir kadına kaptırırsınız’ deniyor özetle.

Üstelik erkek kahraman hiç yakışıklı olmayan ve vasıfsız biri bile olsa! Anlatıda Jesse’yi canlandıran erkek karakter son derece sıradan fiziksel özellikleri olan biriyken Celeste ve yeni karısı daha göz dolduran güzel kadınlar. Dolayısıyla anlatının söylemi tamamen erkekten yana bir dengesizlikle ilişkideki iktidar ve dengeyi masaya yatırmaya kalkışıyor. Celeste yaşlı gözlerle film boyunca kendini suçladıkça ve diğer karakterler de Celeste’nin sözde iç hesaplaşmasını, kendini suçlamasını onayladıkça Jesse adeta meleğe dönüştürülüyor.

Bu noktada romantik-komedileri ne kadar ciddiye almaya gerek var sorusu sorulabilir elbette. Ancak çok sayıda filmin aynı dengesiz söylemle erkek egemen dünyayı pekiştirdiğine de dikkat edilmeli. Sadece eğlenmek ve kafa yormadan iyi vakit geçirmek için gidilen sabun köpüğü filmlerin insan ruhunu ve bilinçaltını kirlettiği de fark edilmeli artık. Salondan çıkarken ‘güç erkekte değilse ilişki biter ve Celeste gibi eski kocanızın yeni evliliğini kahrolarak izlemek, kutsamak ve kutlamak zorunda kalırsınız’ bilgisiyle doluyorsanız olmaz olsun böyle sabun köpüğü.

Kısacası haftanın orta karar filmlerinden biri olan Vazgeçmem Senden’den vazgeçebilirsiniz.

Öldüren Tutku

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Rachel McAdams, Noomi Rapace, Karoline Herfurth’un rol aldığı ve Brian De Palma’nın yönettiği Öldüren Tutku son dönemde sık sık hayal kırıklığına uğratan bir Hollywood filmi. Gerçi Almanya Fransa ortak yapımı film için Hollywood klasiği demek ne kadar doğru tartışılır ancak yönetmenin zihniyeti ana akım sinemanın dayattığı her kökten besleniyor.

Brian De Palma hayranları gerilim-dram tanıtımını görüp salona girdikten bir süre sonra erotik-gerilime dönüşen anlatıyla aldatılıyorlar dense yeridir. Ucuz cinsellik ve şiddetli müzikle çekicilik kazanmaya çalışılırken kimi sahnelerde itici ve inandırıcılıktan uzak bir dil gittikçe sırıtıyor. Kuşkusuz müzik film noir türünün vazgeçilmez dayanaklarındandır ancak Öldüren Cazibe’de yer yer başrolü alıyor ve şiddeti içeriği bastırıyor. Kaotik insan doğasını, hayatın kirini pasını, gerilim ve gizemi güçlendirmek için müziğe fazlaca yansıtılıyor ve hiç istemeden müzik içeriği azaltıyor maalesef.Ölduren Tutku

Yine de Palma’nın her zaman bolca beyazperde hazzı veren farklı kadrajlaması  renklendirmesi, steril sekansları ve her daim esrarengiz karakterleri alıp götürüyor. Ayrıca ‘femme fatale’ler arasındaki psikolojik ve fiziksel savaşta film yeni bir şey söylemiyor hatta yeni bir şey söylemeye yeltenmiyor sa bile sıkıcılığa da düşmüyor. Elbette Palma’nın küçük sürprizleri usta planlarla birleşince anlatı ortalamanın üstüne çıkıveriyor ancak Öldüren Tutku ne yönetmenin film grafiğine artı gibi duruyor ne de seyirciye artı bir şey veriyor.

Özel ve iş hayatında birbirine rakip olan kadınların dünyasındaki kabus dolu kıskançlık, intikam, hayranlık, sevgi ve nefret duyguları kadın düşmanı bir yaklaşımla anlatılıyor. Kadınların ne kadar tehlikeli, karışık, anlaşılmaz ve ihtiras dolu oldukları gösterilirken erkeklerin basit dünyasıyla tezatlık kuruluyor. Böylece kadın karakterler kara delik gibi tehdit içeren, baş edilemez felaket işaretlerine dönüştürülüyor. Stilize kamera hareketleri ve kadraj etkileşimiyle anlaşılmaz, kabus kadınlar yaratılıyor. Palma’nın bulmacaya çevirdiği kadınların bilinmezliği ve öngörülemezliği girift ve çatışmalı anlar oluşturuyor.

Şehvet ve tekinsizlik dolu karakterlerden mükemmel bir psikolojik gerilim yaratma sınırına geliniyor ve aniden manasız bir erotizme başvuruluyor. Karanlık şehvet arzularıyla tehdit figürlerine dönüşen kadınların alt metinleri kimi yerde çok abartılı ve fazla olduğundan ve kimi yerde tamamen açıklamasız bırakıldığından eklektik ve sığ kalıyor. Bir noktadan sonra boşlukları dolduramayan olay örgüsüyle filmin etkisi azalıyor.

Dahası birçok sahne stereografik açıdan ve içerik benzerliği nedeniyle eski filmlerini anımsattığı için kendi ezberinden beslendiği duygusu yaratıyor. Her ne kadar en baştan beri ticari sinema yapan bir yönetmen olsa da seyircisini farklı hiciv anlayışı, ironik karakterleri ve özgün estetiğiyle şaşırtmayı başardığı için seyirci yine en azından aynı yoğunlukta bir anlatı bekliyor. Dolayısıyla Öldüren Tutku yönetmenin isminin altında eziliyor. Çünkü başka bir yönetmen için başarı sayılabilecek sahneler böylesine ismi markalaşmış bir yönetmen için zayıf kalıyor.

Sonuçta Öldüren Tutku kara film janrını seven izleyici için lezzetli sayılabilecek sürprizleri olan ancak Palma beklentisiyle gidenler için yetersiz bir film olarak özetlenebilir.