Kutsal Motorlar

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

En baştan söylemekte fayda var; ana akım sinemaya ait olmayan bu film hiç sıkmıyor ve seyirciye başından sonuna sürprizler sunuyor. Fantastik, bilim kurgu, dram, komedi ve müzikal türleri birbiri içinde eritirken az ama öz diyaloglarıyla tam yürekten vuruyor ve seyirciye unutulmaz bir sinema şöleni sunuyor. Türünün kaygan olması gibi olay örgüsünün ve dramatik yapısının da esnek olması kutsal bir iş çıkartıyor ortaya. Dolayısıyla filmin konusunu özetlemek, temasını ve mesajlarını veya cümlesini bulmaya, anlamaya çalışmaktan vazgeçip, ötesine geçmek ve keyfini sürmek gerekiyor.20380135.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Sezgilere, duygulara ve söze sığmayan düşüncelere özgü bir ironik şiir dize dize akıyor sanki. Ancak bir yandan da filmin temel aldığı bir ana karakter etrafında akan gerçeküstü olaylar tuhaf bir şekilde benimseniyor, inandırıyor. Belki de inanma ihtiyacını aşan olaylar zinciri fazlasını verdiği için film kendine tutsak alıyor seyirciyi. Artık Leos Carax’ın hafiften Godard’ı anımsatan kendi dünyasının izleyicisi olma gayreti başlıyor. Gayret deyince filmin yorucu bir temposu ya da seyirciyi çözümlemeye zorlayan olaylar düğümü de söz konusu değil. Sadece belki bu noktada bütünlük kazandırılamadığı veya bütünlüğünü ifade etmediği ya da edemediği için eleştirilebilir. Ayrıca sessiz sinemadan bugüne sinema tarihinin farklı dönem ve türlerine hatta Transformers’a özel ve fazladan saygı duruşunda bulunan film bir rüya gibi düşünülürse bütünlükte kazanıyor.

Farklı görsel sanat disiplinlerinden beslenen film parça parça öykülerden oluşuyor ve parçalar bir karakterde vücut bulduğu gibi ilintisiz olaylar birbirine göndermeler ve linklerle ekleniyor. Bu açıdan bazen eklektik dursa da genel olarak her zerrenin bütünü sağlamlaştırdığı tuhaf bir atmosfer oluşuyor, büyülüyor. Filmin anlatmaktan çok hissettirmek istediği sıkışmışlık ve hüzün yine filmden alıntı muhteşem bir cümleyle özetlenebilir; “Cehennemin dibinde bir balo sergiliyoruz. Hepimiz sarhoşuz. Ölü ve sarhoş…”

Rolden role giren ve her yeni rolle başka bir macerada sürükleyen Denis Lavant’ın oyunculuğu hem virtüöz bir oyuncunun hünerlerini göstermesi hem de oyuncunun çıkmazını, oynama aşkını ve bu aşkın öldürücü, yorucu, hüzünlü ve bir o kadar da anlaşılmaz zevklerini anlattığı bir temelle bir kez daha kutsanıyor. Yani Denis Lavant’a yazılmış bir güzelleme olarak tüm oyuncu sevdalılarının dertlerini de övgü ve saygı dolu bir methiyeyle yüceltiyor yönetmen. Yaşamak için her rolün hakkını vermek, başka hayatlara değmek ve bilmediğin ruhlara girip çıkmak zorunda olan oyuncu sadece oyuncu bir karakteri anlatmakla yetinmiyor sanki. Sıradan hayatların bütün ciddiyetle oynanan rollerine soru işaretleri ve gölgeler düşürüyor. Dahası Crononberg’in ‘existence’ ve ‘videodrome’ başyapıtlarında olduğu gibi insanoğlunun varoluşuna dair sorular sorarken makineleşen insanı ve insanlaşan makineleri müthiş estetik sahnelerle resmediyor. Sonuçta gülünç duruma düşen insanoğlunun çıkmazı gülümsetirken üzüyor.

Carax, filmin ardında bir hikaye olmadığını, birbirine bağlanmış bazı imgeler ve duygular olduğunu söylese de bir bütün oluşturmaya eşikte durduğu için engellenemez şekilde karakterin canlandırdığı kişiliklere bu şekilde yaklaşılıyor. Çünkü bu yanılsama seyir sırasında ve sonrasında da seyircinin kafasında birbirine yaklaşıyor, hatta kimi zaman iç içe geçiyor ya da yönetme söyleşisinde ele vermek istemediği gizi filminde de tam açık etmeden sık sık fısıldayıp kaçıyor gibi… Farkında olmadan bolca ‘gibi, sanki, belki’ gibi kelimelerin kullanılması da bundandır ‘herhalde’. Evet bu filmde hiçbir şey kesin, net ve gerçekçi değil ancak yeterince fulu ve sürreal de değil. Allah aşkına nedir o zaman konu diyorsanız hayal gücünün sınırlarını zorlayan imgelerin toplandığı bir sezgiler havuzunda çağdaş bir rüya olarak özetlenebilir ‘belki’. Sezgilerin semboller, masallar ve kabuslarla dansıdır ‘sanki’. Çağımız sanatçılarının ortak bilinçaltı deşifre kodlarının tablosudur ‘gibi’…

Bence gidin yani!

Reklamlar

”!f” !n son üç gün kıyağı

Uğur Yılmazer

Sinema Sokağı Sanat logo

 

Uğur Yılmazer
ugurylmzr@gmail.com

.

ifistanbul12-678x1024

Geçte olsa keşfettiğimiz !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali gerçekten çok şey kaçırdığımızı farkettik.14-24 Şubat arasında İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Cinemaximum Budak, 28 Şubat -3 Mart arasında ise Ankara Cinemaximum CEPA ve İzmir’de ise Cinemaximum Forum Bornova izleyicisiyle buluşuyor. Maximum Kart sponsorluğunda Toronto’dan Venedik’e, Sundance’den Cannes’a, dünyanın önemli festivallerinde büyük ilgi görmüş filmlerin Türkiye galaları yapılacak. Bu festival İstanbul, Ankara ve İzmir’in eğlencesine, kültürüne renk katmayı amaçlıyor.
Leos Carax, Miguel Gomes, Jose Rivera, Reha Erdem, Richard Linklater, Hong Sang-soo, Noah Baumbach, Walter Salles, Xavier Dolan gibi önemli yönetmenleri ağırlıyor. Ayrıca 12 yaşını kutlayan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali Hit Filmleri bu yıl ”Galalar”adı altında Digitürk sponsorluğunda yılın en çok beklenen filmlerini Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşturuyor

!f İlk kıyak olarak Bilet fiyatlarını artırılmadı .

İstanbul’da bilet ücretleri:
Hafta içi Gündüz Gösterimleri: 7 TL
Tam: 14 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)
Öğrenci: 11 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)
“Ev” Bölümü Filmleri: 7 TL
21:30 – 22:00 Seansları: 16 TL

Ankara ve İzmir’de ise bilet ücretleri:Adsız Hafta içi Gündüz Gösterimleri: 7 TL
Tam: 13 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)
Öğrenci: 10,5 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)
“Ev” Bölümü Filmleri: 7 TL
21:30 – 22:00 Seansları: 13 TL

İkinci kıyak olarak da Festivalin İstanbul’daki son üç gününde İstanbul ile eşzamanlı gösterilecek beş film, İstanbul’daki izleyicilerle aynı anda Anadolu’da 26 şehrin yanı sıra Lefkoşa, Gümrü, Erivan, Kudüs ve Ramallah’daki izleyicilere ulaşacak. Bu şehirlerdeki üniversiteler, dernekler, sanat insiyatifleri ve STK’lar örgütlendi ve kurulan bu yeni sinema ağına destek vererek projeyi şehirlerinde organize etmeye gönüllü oldu.

MUBI, !f ² ile ortaklaşa çalışarak seçilen beş filmi, festivalin son üç günü olan 22-23-24 Şubat’ta, internet üzerinden yüksek görüntü kalitesi ile aynı anda tüm ortak şehirlerde izleyicilere ulaşıyor. Film gösterimlerinden sonra yönetmenlerle yapılacak sohbetler internet üzerinden canlı izlenebilecek ve izleyiciler yönetmene soru gönderebilecek.

!f ² 2013: İstanbul’dan Canlı Filmleri
*Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikâyesi
*Anlattığımız Hikâyeler
*Benim Çocuğum
*Savaş Cadısı
*Öldürme Eylem

!f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12 yıldır 70.000 kişilik izleyici kitlesiyle kültür sanat hayatına yeni bir soluk getiren, dünyanın her yanından farklı bakışları sinemaseverlerle buluşturan ve düzenlediği partiler, atölyeler ve çeşitli etkinliklerle programını zenginleştiren bir oluşum.
Her yıl İstanbul ‘da, Ankara’da ve İzmir’de Cinemaximum Sinemalarında Şubat ve Mart aylarında izleyicisiyle buluşan festival, filmleri farklı ve güncel temalar altında toplayarak izleyicisine ulaştırıyor.

BU FİLMLERE DİKKAT!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

24 Şubat ’a kadar İstanbul’da ve daha sonra Ankara ve İzmir’de gösterime girecek filmler listesi gerçekten dopdolu ve son derece iddialı. Buyurun bizim seçtiklerimize;

  • Jin; En çok konuşulan ve merakla beklenen Reha Erdem filminin kadın kahramanı şimdiden birçok tartışmaya yol açıyor. Heyecan verici ve büyüleyici Erdem gözüyle Türkiye coğrafyasının güzellikleri, acıları, çıkmazları ve sürprizleri kaçırılmaması gerekenlerin en başında geliyor.
  • Öldürme Eylemi (The Act of Killing): Seyri zor ve keşifler bölümünün en ilginçlerinden biri olduğu biliniyor. Üslubu, estetiği ve konusuyla birçok yeniliği içinde taşıyan yepyeni bir seyir şöleni, kesinlikle kaçmaz!
  • Berberian Ses Stüdyosu (Berberian Sound Stüdyosu): Gerilim sevenler ve sesin sinema da nasıl kullanıldığını merak edenler için birebir.
  • Kutsal Motorlar (Holy Motors): Leos Carax’ın gösterime girdiği her yerde büyük övgüyle karşılaştığı Kutsal Motorlar’ın klasikleşeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Yetmez mi?
  • Benim Çocuğum: Can Candan’ın belgeseli, LGBT bireylerin ailelerini konu ederek cesaret isteyen bir meseleyi masaya yatırıyor. Şaşırtıcı, zorlayıcı ve ezber bozan sorular sorduğu için izlenmeli.
  • Woody Allen: Bir Belgesel (Woody Allen: A Documentary); Fazla bir şey söylemeye gerek yok eğer Woody Allen hayranı iseniz, seyretmelisiniz.
  • Zerre: Erdem Tepegöz’ün Tarlabaşı’da annesiyle beraber yaşayan hasta bir kızın hikayesini anlattığı film gücünü hikayesinden çok görsel başarısından alıyor.
  • Frances Ha: Mürekkep Balığı ve Balina’yı sevmiştiniz değil mi? O halde aynı yönetmenin özgün zekasından yaratılan siyah beyaz New York’unu da seversiniz büyük ihtimalle.
  • Hayat Avcısı (The Imposter): Festivalin en ilgi gören ve konuşulanlarından biri. Yönetmen Bary Layton’ın belgeseli, belgeselden çok kurmaca tadında çekilmiş ilginç yapımlardan biri daha.
  • Hergün (Everyday): İngiliz yönetmen Michael Winterbottom yalın bir dille, küçük ve sıradan bir hikayeyi büyütmeyi başarıyor.

Aslında bu tarz seçkilerin sizi yönlendirmesine izin vermeyin ancak sinemasever iştahınızı açacak bu listeyi de tamamen göz ardı etmeyin.