AMOUR, HANEKE’NİN YENİ EV FİLMİ!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

İnsan ruhunun en karanlık ve girift kılcal damarlarına giren ve her zaman basit, yalın ve kolay bir dille çok derin meseleleri önümüzü seren Avusturyalı yönetmen Micheal Haneke ‘Amour’ ile yine sinema sanatına çok değerli bir eser bıraktı. Gerçi Haneke bunu hep yapıyor; altından kalkılması, anlatması ve duygusunu seyircisine geçirmesi oldukça karanlık, zor ve temel duyguları somutlaştırıp filmini çekiyor. Etkisi birbirinden güçlü, kurtulması ve cevaplaması çok zor sorunları masaya yatırıp sorarken didaktik dilinden de vazgeçmiyor üstelik. Bir eserin ne ölçüde didaktik olması mesajını öldürür bilmek zor ama Haneke yapınca oluyor ve öğretisine teslim olmaktan başka bir bakış açısı kalmıyor seyirciye. Çünkü Haneke, karakteri yanlışa götüren yolda yaşanan eziyetli mücadeleyi hiç abartmadan, kanırtmadan, vicdan ya da acıma duygusuna kaydırmadan iyice açıklıyor. Sonrasında ise karakterin yaptığı ‘yanlış’ sorgulanmaz bir doğruya dönüşüyor.amour

Çünkü çağın en önemli sorunlarına incelikli, yakından, didaktik ve sorgulayıcı pencereler açarak seyircisinde ancak büyük sanatçıların bırakabildiği izler oluşturuyor. Sanki bir Dostoyevski, Camus, Sartre okumuş ya da Foucault, Althusser, Nietzche kitaplarına bulaşmış gibi içinize çomaklar sokuyor. Doğrularınıza, kalıplarınıza, ezberlerinize, zevklerinize, kültürünüzü biçimlendiren inanç ve alışkanlıklarınıza ayna tutuyor ve modern insanın doğasındaki karanlık vahşetin, hatta ikiyüzlülüğünün haritasını çıkarıyor neredeyse.

Bir melodram ya da trajedisi yüksek bir öyküye tanık olmuş gibi üzmüyor seyircisini, çok daha kalıcı, korkutucu ve zor gerçeklerle yüzleştiriyor.

Aşk ve ölüm gibi temel temaları yaşları seksenlerin üzerinde olan Georges ve Anne üzerinden anlatırken, bir ilişki içindeki veya özlemindeki seyirciye derinlikli sorular sorarak ciddi bir imtihan yapıyor adeta. Öyle ki, salonda iç çekişler, kaykılmalar, daralmalar, el ele tutuşanlar ya da aniden elini çekme ihtiyacı hissedenler çoğaldıkça çoğalıyor. Daralıyor seyirci, en çokta kendi karanlık ve bencil yapısı yüzüne vurulduğu için… Modern çağın konforlu hapishanelerinden en kökteki inşası ‘ev’ ve ‘aile’ odaklı gayet rahat klostrofobik sayılabilecek bir film olması da seyirciyi daraltmakta etken elbette.

Çünkü aşağı yukarı herkesin bir evi ve iyi kötü bir ailesi var günümüzde. Ev ve aile kişisel özel kurtarılmış bölgelerimiz mi gerçekten yoksa bizi dünyadan soyutlayan, içinde eriten, yok eden, yutan yapılar mı? Aile bireyleri bizi en çok seven, sayan, koruyan kişiler mi yoksa bizi en çok kullanan, sömüren, bozan kişiler mi? Çok sevdiğimiz için mi, yalnızlık belasından korktuğumuzdan mı bir eşimiz olmalı? İlişki karşılıklı bir duygu ve düşünce alışverişinden çıkıp tek taraflı bir hizmete dönüşürse sevgi ve saygı korunabilir mi? Ne zor sorular değil mi? Hayat gibi, Haneke’nin diğer filmleri gibi…

Entelektüel bir çiftin olağan yaşamları akarken bir gün eşlerden birinin hastalanıp diğerine muhtaç duruma düşmesiyle bozulan dengeler az ve öz karakterle ve neredeyse hiç yan öykülere ihtiyaç duymadan merkeze oturtuluyor. Hatta çiftin yardım etmek isteyen kızlarının öyküsü bile iki kişilik dramın içinde değil dışında duruyor, özellikle tutuluyor gibi. Baştaki konser salonu, otobüs sahnesi gibi birkaç sahnenin dışında film tamamen ev de geçiyor ve karı kocaya odaklanıyor.

Yani iki kişilik bir tiyatro oyunu olmaya çok uygun bir yapıda minimal üslupla anlatılıyor her şey. Bu da tüm detayları iyice büyütüyor ve klostrofobik yaşamlarından kaçışı imkansızlaştırıyor. Sade, naif ve gerçekçi karı koca diyalogları seyircinin korkularını körükleyecek kadar dozunda tutularak aslında adım adım tahmin edilebilecek finali, büyük bir sürpriz dönüştürüyor. Film boyunca az ama öz konuşuluyor, dahası konuşmaktan kaçılıyor ve utanç duydukları hastalıkla çaresizleşen çift, duygu ve düşüncelerinden de kaçmaya, kurtulmaya, saklamaya çalıştıkça birbirlerine ve kendilerine yakalanıyorlar.

Hırsızlık ve güvercin sahnelerinin neye hizmet ettiği oldukça tartışmalı ve güçlü göndermelere açık duruyor. Ancak temelde ve genelde insanoğlunun yaşama karşı çaresizliği konu ediliyor filmde. Yani sadece ölüm, aşk, sevgi, ilişki, evlilik, ev ve aile kavramları sorgulanmıyor. Son derece sert bir dille, modern dünyanın insanı köşeye sıkıştıran teknik gelişmelerinden ve anlayışından korkarak eve sığınan karakterler aracılığıyla, birçok kurum ve yapı ismi geçmeden eleştiriliyor. Örneğin hemşireyle olan mecburi ilişki ve yaşanan hayal kırıklığı, ya da kapıcı ve karısının verdikleri hizmet karşılığı beklentileri, ya da kendi kızlarının bir anda kendi polislerine dönüşmesi ve acizliği, ya da eve hırsız girdiğinde polise ya da güvenlik birimlerine gidilmemesi gibi…

Sonuçta karakterler en ihtiyaç duyduklarında polise ya da hastaneye gitmeye korkuyorlar, dahası bunu bir tehdit olarak algılıyorlar. İşte gelişmiş dünyanın kurum ve organlarının sıradan insanı düşürdükleri çıkmaz ve kaçınılmaz sığınaklar ‘ev’lerden birinin unutulmaz ve sarsıcı öyküsü.