Türkiye Müzik Ödülleri

Uğur Yılmazer

Sinema Sokağı Sanat logo

 

Uğur Yılmazer
ugurylmzr@gmail.com

.

18 yıllık Kral tv müzik ödülleri adı bu sene değiştirildi. 19.’su düzenlenen 2013 Türkiye müzik ödülleri sahiplerini buldu.

Bu önemli gecede geçen yıl kaybettiğimiz sanatçılarımız anıldı. Müslüm Gürses, Ferdi Özbeğen, Kamil Sönmez ve Neşet Ertaş’ın şarkılarını Halil sezai, Kubat, Ümit Besen söyledi.

Mustafa Ceceli , “4 dalda aday gösterildi.En iyi albüm ve en iyi erkek sanatçı ödüllerini aldı. Gecenin onu ödülü ise Müslüm Gürses’in eşi Muhterem Nur tarafından Ferdi Tayfur’a verildi.

Türkiye Müzik Ödülleri gecesinde ödül vermek üzere sahneye çıkan Kayahan herkesi ayağa kaldıran şu sözleri söyledi.” Herkes ödül alırken annesine eşine ve arkadaşlarına teşekkür ederken ben bir kişiye teşekkür edeceğim…

Türkiye Cumhuriyeti ‘nin kurucusu olan bu günlere gelmemizi sağlayan Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşlarına candan teşekkür ediyorum. Rahmet ve minnetle anıyorum..” Salonda bu sözler üzerine büyük alkış ve destek gören Kayahan herkesi ayağa kalkmaya davet etti.

kral-muzik-o-072035E6

Türkiye Müzik Ödülleri

En iyi enstrümantal albüm: Dönmez Yol – Erkan Oğur
En iyi albüm: Es – Mustafa Ceceli
En iyi kadın şarkıcı: Göksel
En iyi özgün dizi müziği: Aytekin Ataş (Muhteşem Yüzyıl)
En iyi Grup: Seksendört
En iyi klip: Ziynet Sali – Her Şey Güzel Olacak
En iyi çıkış yapan şarkıcı: Mehmet Erdem.
En iyi özgün film müziği: Yıldıray Gürgen (Evim Sensin)

En iyi düet: Soğuk Odalar – Emre Aydın & Gülden Mutlu

En iyi proje: Orhan Gencebay’la Bir Ömür
En iyi remix: Geri Dönüş Olsa – Emre Kınay
En iyi erkek şarkıcı: Mustafa Ceceli
En iyi single: Beni Biraz Böyle Hatırla – Emre Aydın
En iyi şarkı: Türkan – Demet Akalın

Reklamlar

İstanbul ilk kez 13 Ekim’de Tasarım Bianeli’ne ev sahipliği yapacak.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından gerçekleştirilecek İstanbul Tasarım Bianeli’ne 46 ülkeden 200’ün üzerinde tasarımcı ve mimar yaklaşık 100 projesiyle katılacak.

13 Ekim – 12 Aralık 2012
1. İstanbul Tasarım Bienali biletleri İstanbul Modern ve Galata Rum Okulu’nda yer alan bilet gişelerinden ve Biletix’ten alınabilir.

Büyük dönüşüm ekseninde, tasarımda bağlam ve anti-bağlam’ın estetizasyonu

İstanbul Modern, İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından İstanbul’da ilk kez düzenlenecek ve ana teması “Kusurluluk/ Imperfection” olan

1. İstanbul Tasarım Bienali‘nin iki küratör sergisinden birine ev sahipliği yapıyor.

13 Ekim – 12 Aralık 2012 tarihleri arasında İstanbul Modern’de düzenlenecek, küratörlüğünü Emre Arolat’ın üstlendiği “Musibet / Büyük Dönüşüm Ekseninde, Tasarımda Bağlam ve Anti-Bağlam’ın Estetizasyonu” isimli sergide, İstanbul’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde yaşanan kentsel dönüşüm süreçleri ve bu süreçlerle kol kola giden, biri bağlamın ve özgüllüğün, diğeri bağlamsızlığın ve yeniciliğin estetizasyonu olarak adlandırılabilecek birbirine zıt iki tasarım yönelimi ele alınıyor. Bulunduğu bağlamı problemli hale getiren toplu konut projeleri, kentsel dönüşümlerle yeniden üretilen sosyal eşitsizlikler, mimarlığın ve kent planlamasının iktidarların kendi politik güçlerini gösterdikleri araçlar haline gelmesi ve kamusal yapılara kimlik dayatan sahte tarihselcilik yönelimleri gibi İstanbul’da ve Türkiye’nin farklı kentlerinde yaşanan pek çok güncel deneyim, sergi çerçevesindeki sorunsallaştırma dizileri üzerinden masaya yatırılıyor.

İstanbul Tasarım Bienali’nin küratörlerinden Joseph Grima’nın sergisi ise aynı tarihlerde Galata Rum İlköğretim Okulu’nda gerçekleşecek.

.

İstanbul Tasarım Bienali, 12 Aralık’a kadar ziyaret edilebilecek.

Tasarım Bienali ile ilgili detaylı bilgi içinistanbultasarimbienali.iksv.org

.

Barış Kekeç 

İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi

 

Uğur  Yılmazer

 

 

İslam Bilim ve Teknoloji  Tarihi Müzesi

Bilim ve teknoloji tarihinin bütün insanlığa mal edilebilecek bir miras olması bu müzenin kuruluş esasını teşkil etmektedir. Şu iki noktada da ise hassas davranır.  İslam bilim ve teknoloji konusunda ki gelişmeler öylece birden ortaya çıkmadığı, geçmiş kültürlerin,  Yunanlılar ve Bizans dönemlerinden alınan bilgileri geliştirdikleri gerçeğini de göz önünde tutar.

Buranın kuruluşunda TÜBİTAK, TÜBA, İBB’nin  yanı sıra  J.W. Goethe üniversitesi Arap- İslam Tarihi Enstitüsü’nün yani bu enstitünün de kurucusu Prof. Dr. Fuat Sezgin’in payı büyüktür. Burası için Prof. Dr. Fuat Sezgin  Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak müzenin açılışına ön ayak olmuştur. Burada ki eserlerin ufak bir kısmı orijinal diğerleri tariflere, çizimlere ve resimlere dayanılarak yapılmıştır. Müzede bulunan objeler  9. ve 16.yüzyıl arası dönemi kapsamaktadır.

Müze girişte bilim adına ilk girişimlerden bahsederek  başlar. Asıl bölümler üst kata çıkınca başlar. Uzun koridorlar şeklinde düzenlenmiş bölümlerde her iki yanda objeler sergilenmektedir. Yerlerin halı olması güzel bir karşılamanın ilk adımı diyebiliriz. Burada İslam’ın bilim adına teşviki, bakış açısı, deneyin önemi  gibi konularda dört dilde kısa bilgiler verilmiş. İslam bilim ve teknoloji gelişimleri modern dünyaya tanıtma yolunda orientalist çalışmalar yapan; Eduard Sachau, Joseph von Hammer-Purgstall  ve  islam bilim dünyasında ilk modelleme yapmayı başaran Erhard Wiedemann gibi önemli isimlere değinilmiştir

Alman orientalist  Franz Rosenthal   aslında müze çıkışında varacağımız noktayı bize girişte sunar ve şunları der ‘’Belki de kapsamı hızla genişleyen çeviri faaliyetlerini temellendirmek için Müslümanlara tıp, kimya gibi pozitif bilimlerle tanışmayı çekici gösteren ne pratik faydacılık ne de felsefi teolojik sorunlarla uğraşmalarına sebep olan teorik faydacılık yeterli olabilirdi.

Eğer İslam dini başlangıçtan itibaren bilim rolünü dinin bütün bir insan hayatının asıl itici gücü olarak öne sürmemiş olsaydı. Bilim İslam’da böylesine merkezi bir konuma yerleştirilmiş, neredeyse  dini  bir saygı görmemiş  olmasaydı muhtemelen çeviri faaliyeti olduğundan daha az bilimsel, daha az sürükleyici ve daha ziyade yaşamak için zaruri olanı almaya bilinenden farklı bir şekilde sınırlanmış olarak kalırdı.’’   Bir anlamda eğitim daha iyi bir müslüman olmanında yoludur .

İlk bölüm astronomi alanında gelişmeleri anlatıyor. İslam kültür çevresindeki astronomik araçlar 9.yy son çeyreği den itibaren gelişmeye başlamış.  Bu alanda öncelikle karşımıza çıkan Yunanlılar dönemi kullanılan, güneş, ay,ve yıldızların konumunu belirleyen, zaman hesaplamaya yarayan usturlab denilen  alettir. Orjinallerinden yararlanılarak modellenen büyük küçük birçok usturlab ve yer küre sergilenmektedir.  Urve, halka, hücre, ümm, şebeke ve levha bölümlerinden oluşan usturlabın kullanışı şu şekildedir; Ufkun üzerindeki bir yıldızla hizalanırsa hareket eden ibre ile açısı belirlenir. Buradan alınan ölçü tabandaki levhanın coğrafi konumu temsil ettiği usturlabın öteki tarafına aktarılır. Göklerin haritası gibi olan bir yıldız giridi yıldızların konumunu gösterir. Yapılan ölçüm kullanılarak uçlar levhanın üstüne hizalanınca saat gibi usturlabtan zaman okunabilir. Abbasi dönemi  usturlab daha da geliştirilir. Mekke’nin yerini hesaplama bir anlamda matematiksel bir problemdi. Bunun yanı sıra namaz vakitlerinin hesaplanması da ustuplabın yön bulma ve zaman hesaplama konusunda  geliştirilmesine sebep olmuştur. Usturlabın yön bulma özelliği deniz yolculuğunu geliştirerek keşifler dönemi temellerini de oluşturmuştur.

Bu alanda önemli çalışmaları El-Fergani yapmış. Arz derecelerinin uzunluklarını hesaplamış; Güneş’in de, gezegenler gibi, ancak ters istikamette seyreden bir yörüngesi bulunduğunun, ilk defa farkına vardı. Ortaçağda Alfranganus adı ile anılan El-Fergani’nin, ‘Astronominin Unsurları’ isimli eseri, birçok defalar Latince’ye çevrildi. Bunun  yanı sıra İlk defa İslam bilginleri, Dünya’nın yuvarlak olup, ekseni etrafında döndüğü teorisini iddia ve ispat ettiler. Will Durant, “Histoire de la Civilisation L’age de la Fol” eserinde bu konuya ışık tutar:

“Biruni, Dünya’nın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul etmekle beraber, her şeyi arzın merkezine doğru çeken kuvveti de tesbit etti. Astronomi esaslarının; hem Arz küresinin, her gün kendi ekseni ve her sene Güneş etrafında döndüğünü, aksini tasavvur ederek açıklayabileceğini ileri sürer.”

Kur’an’dan, Arz’ın, sabit olmayıp, hareket ettiğine şahit olmuşlardı. NEML(27)/88
Sen dağları görür, onları yerinde sabit sanırsın. Halbuki onlar, bulut gibi hareket ederler. Bu, Allah’ın sanatıdır ki; O, her şeyi sağlam yapar. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır.

İkinci bölümüne geçtiğimizde  önemli astronomi rasathanelerin kuruluş tarihleri, yerler , planları , kullanılan aletler hakkındaçeşitli bilgiler ve modellemelerini görüyoruz. 9. yüzyılın ilk çeğreği  Halîfe El-Memun Bağdatta  ilk rasathaneyi kurdurmuştur. Avrupa da ise ilk rasathane 16.yüyılda karşımıza çıkar.

Abbasiler den sonra bu alanda İlhanlılar dönemi  önemli çalışmalarda olmuş  ve  13.yüzyılda  Merega rasathanesini kurulmuştur. Bu rasathane kullanılan aletlerin modelleri bu alanda sergilenmektedir. Bu aletlerin nasıl kullanıldığını bilgi ekranlarından öğreniyoruz. Gün dönümünün belirlenmesi , yıldızların enlem ve meridiyen derecelerini ölçmek, güneş ve ayın görünüşteki çapının  bulunması  ile ilgili birbirinden farklı bir çok alet burada görülebilir. Benzer şekilde üzerinde durulan rasathaneleri şöyle sıralayabiliriz; Timurlular dönemi ayrıca kendisi de astronom ola Uluğ bey tarafından yaptırılan  Semerkant rasathanesi  (1420 ) ,Osmanlı dönemi 3.Murat tarafından yaptırılan  İstanbul rasathanesi  ki (1375-80) gökbilimci, mühendis ve matematikçi olan Takiyüddin  rasathaneye çok katkısı olmuştur. Fakat bu rasathane kısa sürede kapanmıştır.

Müze, bölümlerinde ilgili alanlar hakkında orientalist çalışmalar yapan isimlerin ahşap kabartma portrelerine yer veriyor. Bu isimler ve yaptıkları çalışmalar hakkında kısa bilgi veriyor. Astronomi alanında ise  İtalyan oryantalist Carlo Alfonso Nallino ilk islam astronomi tarihi yazarı  olarak karşımıza çıkar.

Sonraki  bölümünde ise birbirinden  ilginç materyallerle çalışan farklı saatler ( güneş saat, mum saati, su saati, fil saati  ) yer almaktadır. En dikkat çeken modelleme ise Takiyüddinin  çanlı, zemberekli saati.

Üst katta ki son iki bölüm ise savaş aletleri ve tıp üzerine düzenlenmiş. Savaş aletleri bölümünde dikkat çeken  El tüfeği 14.yüzyıl  İslam dünyasına mal ediliyor. Hasan çelebi tarafından yapılan roket bunun yanısıra farklı top tipleri, biyolojik bombalar(içlerine yılan ve akrep gibi tehlikeli hayvanlar doldurulup mancınıkla fırlatılan kaplar), mancınık sistemleri 14.yüzyılın sonlarında Avrupa da yayılan modellerin öncüllerini oluşturuyor.

  Son bölümde ise tıp üzerine yapılan çalışmalar ve kullanılan aletler sergilemiş. İslam medeniyeti tıp alanında büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Dünyada bilinen ilk katarakt ameliyatını, asıl ismi Ebu’l-Kasım Ammâr b. Ali el-Mevsılî  (10yy) olan ve İslâm tarihinde kısaca Ammâr, batıda ise “Canamusalı” olarak tanınan müslüman tıp âlimi yapmıştır. Bu alimin geliştirdiği ameliyat malzemeleri ve kulak, burun, boğaz, diş, ortapedi, sinir hastalıklarında kullanılan malzemeler sergileniyor . Bir diğer isim İbn-i Sina onun El-Kanun Fi’t-Tıbb eseri 12.yüzyılda Latinceye çevrilmiş ve 17.yüzyıla kadar Avrupa tıp bilimini etkilemiştir. Aynı şekilde El-Razi’nin El havi eseri  tıp ansiklopedisi olarak Avrupalı araştırmacılar bu gelişmeleri tıp yöntemlerini onaylamış uygulamıştır.

Alt katta indiğimizde ise  İslam bilginlerinin tanıttığı 100 kadar  taşa sahip maden koleksiyonu  ilk bölümü oluşturur. İkinci bölümde fizik başlığı altında El-Cezeri ve Takiyüddin  icatları üzerinde durulmuş Robotik bilimin babası sayılan El-Cezeri hidrolik cihazlar tasarlamasıyla Leonardo da Vinci’i bile etkilemiştir. Su pompaları, gemi değirmenleri, teraziler, fıskiyeler ve dahası tarife göre yapılmış icatlar burada yer alıyor.

Üçüncü bölümde ise Matematik, Geometri, Mimari, Şehircilik  alanındaki gelişmeler yer almış. Cebir konusunda Yunanlılar, Hintliler, Babiller  dönemleri yapılan çalışmaları 8.yüzyıl da harmanlanmıştır. Batılı yazarlar, İslam matematikçilerini, Yunan matematiğini sadece ortaya koymuş olmakla vasıflandırıyorlarsa, yeni araştırmalar bunun yanlışlığını ortaya koyuyor.Roma rakamları’nın yerini, bugün hala kullandığımız Arap rakamları aldı. Sıfır, ilk defa olarak icat edilip kullanılmaya başlandı. Roma rakamları 3888 (MMMDCCCLXXXVIII) gibi bir sayıyı ifade ederken hantallaşmakla kalmamış dört işlemde çeşitli karışıklıklara da yol açmıştır. Matematik tarihinde sıfırın bulunması bir devrimdir. Arapça  Es-sifr (sıfır)  İngilizceye ‘’cypher’’ diye yerleşmiştir.

Mimari alanında ise  Mustansıriye medresesi ,Süleymaniye camii, Kurtuba camii, Adil Melike Turhan hastanesi gibi yapıların modelleri üzerinden bilgi verilmiştir.

Dördüncü ve beşinci bölümde ise Optik, Kimya, Coğrafya alanları ele alınmış. İbnü’l-Heysem ile başlayan optik çalışmalarının Kemâlüddîn El-Fârîsî devam ettirmiştir. Gökkuşağının oluşumuna açıklık getirmiş ve görüntünün oluşumu hakkında ışık üzerinden sistematik deneyler yapmıştır. El Farisi eserinden Leonardo da Vince de yararlanmıştır. İbn-i Heysem fotoğrafın ilk modelini, bir nevi “karanlık oda”yı ilk defa dener. Işığın kırılmasının sebeplerini, hava ve su gibi çeşitli ortamlara dayandırır. Camera obscura’nın  (karanlık odanın) asıl mucididir. Heysem’in buluşlarına 15. ve 16. yüzyılda Avrupa da rastlanıyor.

Dr. Sigrid Hunke; Heysem’i
“Bu ‘dahi İslam bilgini’nin Batı’ya yaptığı tesirler muhteşemdir. Onun optik-fizik alanında nazariyeleri, yeni çağ ortalarına kadar ‘Avrupai ilme’ hakim olur. İngiliz Roger Bacon‘dan, Alman Witello‘ya varıncaya kadar geçen devre boyunca, bütün optik, ‘Alphazen’in(İbn-i Heysem) nazariyelerine dayanır. Galile Teleskobu’nun arkasında, Alhazen’in büyük gölgesi durur.

Ayrıca İbn el-Heysem ışığın kırılma sürecini mekanik terimler cinsinden tanımlamıştır. Ona göre, “iki ortamın ayrılma yüzeyi boyunca geçen ışık parçacıklarının hareketi, kuvvetlerin bileşke yasasına uyar. Bu yaklaşım daha sonraları Newton tarafından yeniden keşfedilerek işlenmiştir.

Kimya bölümünde ise El-Razi’nin değişiyle ‘’Her sanat kendi aletlerine sahiptir.’’ Buradan hareketle  imbikler,  damıtma kapları, deney tüpleri, maden fırınları ve farklı gül suyu damıtma araçları bu  bölümde yer alır. Latin kimyasının temelini Yunanca değil bilakis Arapça orijinal eserlerin tercümesi sağlamaktadır.

Beşeri coğrafya alanında ise İbn-i Batuta İlk ve ortaçağın en büyük seyyahı; tarihi, coğrafi, etnik ve kültür tarihçiliğini ilgilendiren konularda önemli eserler verir.

Yunan eserlerine olan ilgi bir anlamda Rönesansı tetiklemiştir.Bu ilgi ise müslümanlar tarafından Toledo da başlatılmıştır. Burada Arapça metinler Latinceye tercüme edilmiştir.

Gherardo da Cremona  İbn-i Sina tarafından hazırlanan tıbbı incelemeler hakkında çeviriler yapan birçok isimden sadece biridir. Şu nokta önemli ki Toledo’ya bir çok konuda bilgi edinmek gelen bilim insanları vardı. Alman Herman, Aristo’nun Rhetoric adlı eserini Arapça kaynaklardan tercüme ediyor. Arap çevirisini de Abrous tarafından yapılan yorumlar var. Bu yorumlar ayrı olarak belirtilmiş. Yunan eserlerinin içine giren yeni fikirler mevcut. Bir anlamda bilgi tamamlanıyor. Yunan bilim adamlarının çalışmaları devam ettirilmiş ta ki yol gösterene kadar.

Bilinçli bir ihmal sürecinden geçtik. Bunları hatırlatması bakımından İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi büyük bir adım atmıştır.

Müzeyi gezdikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; İslam medeniyetleri birçok buluşa yol açacak temeli oluşturmuş ve yol göstermiştir.

Müzenin dikkatinizi çeken bir tarafı mutlaka olacaktır. Her yaştan insanın gezebileceği şekilde düzenlenmiş. Ufak tefek eksikleri bulunuyor.Sinevizyon salonundan yararlanılamıyor. Zamanla yıpranmış bilgi panoları ve bazı televizyonları bozuk bazıları da sadece Türkçe veya İngilizce olarak ayarlanmış bu ufak sorunlarda ortadan kalktığında ziyaretçilerine daha açıklayıcı bilgiler sunma olanağını sürdürecektir.

 u.y

Ziyaret Gün ve Saatleri:Salı günü haricinde diğer günler, [09:00-16:30] saatleri arasında ziyarete açıktır.

Ziyaret Ücretleri:[17] Yaş altı ve [65] yaş üzeri ücretsiz. Diğer tüm ziyeretçilere 5 TL`dir.

İletişim bilgileri

İlçe: Sirkeci

Adres: Has Ahırlar Binası – Gülhane Parkı, Sirkeci

Web: http://www.ibttm.org

Telefon:0212 528 80 65

Skyfall

Sam Mendes’in yönetmiş olduğu james bond serisinin 23. filmi Skyfall nefes kesen macerası bu sefer Türkiye, Çin ve İngiltere ekseninde geçiyor. Türkiye çekimleri İstanbul, Adana ve Fethiye’de gerçekleştirildi.

Oyuncu kadrosu Daniel Craig, Judi Dench, Javier Bardem, Ralph Fiennes, Naomie Harris, Bérénice Marlohe, Ben Whishaw, Albert Finney gibi isimlerden oluşuyor.

Yaratıcısı Ian Fleming, kitapları için eğlenceden daha fazla bir amacı ve içeriği olmadığını söylese de James Bond filmleri her zaman çok fazla ilgi çekmiş ve tartışılmıştır. Casusluğu, ajanlık yaptığı ülke ile düşmanlar arası siyaseti, özgür dünyayla Sovyetler Birliği ayrımı, ideolojik olarak Bond’un ulusal kimliğinin yüceltilmesi (Anglosakson ırkın tartışılmaz üstünlüğüne yapılan vurgu), lüks ve refah kodlarının parlatılması, mutlaka ele geçirilen kadın imgesi, şiddetin meşrulaştırılması ve erkek cinselliğinin aşırılığı her zaman farklı türde eleştirilere ve iltifatlara neden olmuştur. Filmin başarısı da zaten bu denli zengin öğeyi içinde barındırmasından kaynaklanır. Hem izleyiciye görsel şölenler sunar, hem de takibi keyifli bir casusluk hikayesi! Asla izleyicinin sıkılmasına izin vermez, zaman tanımaz ve neşeli müziğiyle filmden koparmaz. Her ne kadar sanatsal olarak bir değer taşımadığı söylense de Bond filmleri sinema sanatının sunduğu en özel eğlencelerden biridir.
.
Dağlara tırmanmak, uçurumlardan ve nefes kesen manzaralardan kaymak, huzur bulmak için golf oynamak ve güzel kızları fethetmek gibi gayet heyecanlı, riskli, pahalı, şatafatlı ve çoğunlukla hızlı zevkleri olan Bond’u izlemek kime zevk vermez ki? Yukarıda sayılan ideolojik ve sosyolojik mesajların çelişkili, yalan ya da yanlış yönlendirmelerle dolu olması kimin umurunda olabilir ki? Dünya sinema tarihin en uzun soluklu serisi üçüncü kez Daniel Craig’in karizmatik enerjisiyle can buluyor ve Bond 50’nci yılını adrenalin dolu maceralarla kutluyor ve kutlatıyor. Tüm dünya da büyük gişe hasılatlarıyla serinin en iyisi olduğu iddiası giderek güçlenirken ülkemizde İstanbul sahneleri ile ilgili yorumlar da filmden bağımsız büyüdükçe büyüyor.

.

 

Cumhuriyetin 89. yıl dönümünü kutlu olsun

Ey Türk‘ün büyük kurtarıcısı, ulu önder Atatürk

Ulusumuzu, cumhuriyetimizi, kutlu vatanımızı ve hatta varlığımızı bize kazandırdığın için sana şükranlarımızı sunuyoruz.

Geleceğin umudu olan biz genç Türkler, senin açtığın yolda şerefle yürüyor, sana ve mensubu olduğun Türk ulusuna layık olabilmek için, ilkelerinle yaşayıp azimle çalışıyoruz. Atam izindeyiz.

Millet olarak büyük bir zafere ulaştırdığımız milli mücadelemizi yeni, güçlü bir devletle ve Cumhuriyet yönetimi ile taçlandırışımızın 29 ekim 1923  yılına erişmenin mutluluğu içerisinde; Cumhuriyetimizin 89. kuruluş yıldönümünü yürekten kutlar, bu anlamlı günde, başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İstiklal Savaşımızın bütün kahramanlarını, eşsiz fedakarlıklarıyla milletimizin gönlünde ölümsüzleşen bütün şehit ve gazilerimizi rahmet ve şükranla anarım.

Atatürk’ün bizlere armağan ettiği Cumhuriyetin 89. yıl dönümünü  kutluyor ve sizlere de esenlikler diliyorum.

.

Saygılarımla…

Barış Kekeç
Sinema Sokağı Sanat Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni

 

Hasankeyf -Hısn Keyba-Hısn Keyfa -Sab’at aghval-Hısn Logub

Uğur  Yılmazer


Tozlu raflar arasından Hasankeyf dosyasını sık sık çıkartmakta fayda var. Geçtiğimiz günlerde Eylül ayı Sınır tanımaz heykeltraşlar platformunun düzenlediği “Uluslararası Tarihi Hasankeyf Taş Heykel Sempozyumu” ile gündeme gelmişti. Bu etkinlik her yıl aynı tarihlerde 1- 30 Eylül arası geleneksel olarak tekrarlanacak. Dokuz ülkeden 12 heykeltraş boyları 2-3 metreyi bulan heykeller yaptılar. Bu heykellerin çoğunu da Ilısu baraj gölü suların altına terk ettiler. Hasankeyf’in dünyanın ortak mirası olduğunu belirtmek istediler.

Çünkü kısmını şöyle özetleyebiliriz; Batman’a bağlı tarihi bir ilçe olan Hasankeyf ayrıca Mezopotamya bölgesinde bulunmaktadır. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Hz.Ömer (ra) devrinde islam toprakları arasına katılmış. Daha sonra Emeviler, Bizans imparatorluğu, Sasaniler, Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyübiler, Akkoyunlar ve Osmanlılar gibi birçok topluluğun kaynaştığı merkez olmuştur. Cami, Kilise, saray ve şehir kalıntılarıyla günümüze ulaşmıştır. Artuklu dönemi 1101-1232 yılları arası hakimiyet sağladığı dönemde imar faliyetleri başlamıştır. Ortaçağın en büyük köprüsü Dicle köprüsü, Hasankeyf kalesi, Büyük saray Artuklu dönemine aittir. 1232-1260 yılları arasında Eyyübiler ise kaledeki Ulu camii, El-Rızk camii, Sultan Süleyman camii, Koç camii, Kızlar camii, Küçük camii, İmam Abdullah Zaviyesi, Küçük saray gibi eserler bırakır. Akkoyunlular Zeynel bey türbesi ile de bu kültürel miras bize emanet edilir.


Gelin görün ki bu bölge haçlı seferlerine, Moğol istilalarına karşı korunmuş. Biz bu mirası koruyamamış ; 1967 yılında burada iskan izni vererek Hasankeyf’i hırpalamaya başlamışız. Halk doğal olarak evlerini, bağlarını, bahçelerini çevredeki harabelerden faydalanarak yapmıştır. 1978 tarihinde ise sit bölgesi ilan edilmiş fakat definecilerin yağmalarından kurtulamamıştır.

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ın Dünya Kültür Mirası Ölçütleri Açısından Hasankeyf ve Kurtarılma Olasılıkları başlıklı eski makalesinden bu konuyu daha da derinleştirebiliriz; UNESCO’nun 1721 Kasım 1972’de Paris’te toplanan Genel Konferansında Dünya Kültürel ve Doğal Mirasını Korumayla ilgili bir metin hazırlanmıştır. Türkiye bu anlaşmayı 1983 yılında onaylayarak sisteme katılmıştır.
Şu anda ülkemizden dokuz anıt ve sit Dünya Mirası Listesinde bulunmaktadır. Bunlardan Göreme ile Pamukkale doğal ve kültürel sit ; Truva, Hattuşaş, Nemrut dağı , KsantosLetoon, İstanbul , Divriği Ulu camii ve Turhan Melik Darüşşifası, Safranbolu kültürel sit olarak listede yer almaktadır.
Dünya Mirası değeri taşıyan doğal varlıkların, anıt ve sitlerin seçimi ve korunması ile ilgili kural ve koşulları düzenleyen tüzük Dünya mirası Listesi Sözleşmesi olarak anılmaktadır. Dünya Mirası Listesine yeni önerilerin yapılabilmesi için gerekli dosyalar Kültür Bakanlığı tarafından UNESCO’ya iletilmektedir. Kültür bakanlığı himayesinde 1. Derecede arkeolojik ve kentsel sit alanı olan Hasankeyf uluslararası düzeyde tanınmasının gerektiğine, doğal tarihi, mimari, özellikleriyle, sonsuza dek yaşatılması bütün insanlığın yararına olduğuna inanıyoruz.
Hasankeyf’in baraj tehdidi altında olması Kültür bakanlığının bu girişimi başlatması için belki bir engel gibi görülebilir. Ancak Kültür Bakanlığı’nın yasa gereği kanatları altında olan anıt ve sitleri gerçekten koruma görevini eyleme geçirmesi, Hasankeyf gibi özel bir ivedilikle Dünya Mirası listesine aday olarak önermesi, şimdiye dek ihmal edilmiş olan bir görevi yerine getirmek olacaktır.
Hasankeyf’in Dünya Mirası siti olmayı hangi gerekçelerle hakettiğini açıklamak, belki onun yaşam hakkını elinden almak isteyenlerin gözlerini açacak, vicdanlarını biraz rahatsız ederek, kurtarma çareleri aramayı kabul etmeleri yönünde ikna edecektir.
Dünya kültürel mirası Listesine alınmak üzere önerilen kültür varlıklarında aranan özelliklerden en az ikisine sahip olması koşulu aranmaktadır.
1.maddesine göre kültürel miras anıtlar, yapı grupları ve sitlerden oluşmaktadır. İnsanın yaratıcı dehasının üst düzeyde bir temsilcisi olması Hasankeyf bünyesinde bulunan Zeynel Bey Türbesi, Süleyman Camii, Köprü ve Kale gibi başyapıt niteliğindeki anıtlarla seçkinleşen bir sittir. Tek tek ele alındığında özellikle kale kapıları ve köprü gibi anıtlar dönemlerinin üstün tasarımları, eşsiz yapıtlarıdır. Nitekim köprü 40m’lik ana açıklığıyla geleneksel yöntemlerle aşılamayan bir strüktür uygulaması olmuştur.
2.Dünyanın bir kültür bölgesinde veya bir dönemde mimarlık veya teknoloji, anıtsal sanatlar, kent planlama veya peyzaj tasarım alanlarında önemli gelişmelere, insani değer alışverişlerine tanıklık etmesi.
Mezopotamya gibi eski dünyanın, insanlık tarihinin beşiği olan bir bölgede bulunan Hasankeyf, Roma çağından Büyük Selçuklulara kadar değişik kültürlerin etkisinde yaşadığı bir yerleşmedir. Artuklu , Eyyübi ve Akkayonlu dönemlerinin bölgesel etkileri yansıtan mimari mirası, burada farklı kültürlerin karşılığını ve bir kaynaşma potası oluştuğunu göstermektedir. Doğudan buraya gelen sanatkarlar, örneğin İran’dan gelen Zeynel bey Türbesi mimarı, bir taş diyarı Hasankeyf’e sırlı tuğla mimari geleneğinin o sırada geçerli olan biçimini getirmiş, Timur’un başkenti Semerkant’ta benzerleri yapılan bir mimarlık ürünü sunmuştur. Böylece 15.yüzyılda Semerkant’tan İstanbul ‘a kadar uzanan coğrafyada, ortak beğeniler oluşmuş seçkin usta ve sanatkarlar çalışmıştır. Bu ilişkileri kurmak ve anlamak uygarlık tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca benzer duyarlılıklar insanları birbirine yaklaştırmakta, geçmişte olduğu gibi bugün de insanlar bu eserler karşısında heyecan duymaktadır.
3.Yaşayan veya yok olan kültür geleneğinin veya uygarlığının ünik veya olağan üstü, ender rastlanan bir temsilcisi olması.
Hasankeyf artık yaşamayan birkaç kültürün izlerini taşıyan ve üzeri yakın çağ kentleşmesiyle zedelenmiş ünik bir ortaçağ kentidir. Coğrafi yeri nedeniyle Suriye ve İran mimarilerinin etkilerine açık olmuştur. Roma ve öncesi kültürlere ait izler henüz tam araştırılmadığından alanın zengin bulgular vermesi umut edilmektedir.
4. Bir yapı tipinin seçkin örneği, ya da insanlık tarihinin önemli bir aşamasını veya aşamalarını gösteren bir mimari ve teknolojik bütünün veya peyzajın örneği olması.
Hasankeyf Anadolu Türk Mimarlığı açısından ilginç yapılar barındırmaktadır. Kızlar camii olarak adlandırılan yapı , benzeri henüz bilinmeyen ilginç bir anıt mezar tipolojisine sahiptir. Zeynel Bey Türbesi, silindirik gövdesi, sırlı tuğla kaplı beden duvarları ve çift cidarlı kubbesiyle, Orta Asya , İran etkileri taşımaktadır. Ayrıca bilinen tek kayalara oyulmuş cami Hasankeyftedir.
5.Geri dönülmez bir değişim karşısında hassaslaşmış olan bir kültürün veya kültürlerin temsilcisi olan , geleneksel insan yerleşimi veya arazi kullanımının seçkin bir örneği olması.
Hepsi tam ayrıştırılarak saptanamamış kültür katmanlarından en belirgin olanlar Roma, Bizans, Artuklu, Eyyübi ve Akkoyunlu dönemleridir.
Bu madde altına güncel olarak şunu ekleyebiliriz Hasankeyf’teki arkeolojik kazının başkanlığını yürüten Batman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdusselam Uluçam , kazılarda Hasankeyf’in 12 bin yıl öncesinin tarihine ulaşıldığı ancak bu yıl yapılan kazının en önemli sonucunun 12.yüzyılda Artuklu döneminde kullanılmış arıtma sistemi olduğu söylendi. Bu döneme ait bir kanalizasyon sistemi ortaya çıkarıldığını ve atıkların üçlü arıtma sistemi ile Dicle Nehrine ulaştığı belirtildi.
6.Uluslararası önem taşıyan sanatsal veya edebi eserler, inançlar, yaşayan gelenekler ve olaylarla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olmak.
Komite bu ölçütü özel durumlarda ve diğer kültürel ve doğal ölçütlerle birlikte değerlendirerek listeye alınma için kullanabileceğini belirtmiştir.
Hasankeyf’in çeşitli efsanelerle ilişkileri bulunmaktadır. Bütün insanlığın veya büyük dinlerin inançlarında bulunan Eshab-ı Keyf’in yedi uyurlar mağaralarının burada olduğu söylencesi vardır.

Hasankeyf ‘in bulunan tarihi eserleri taşımak, benzerlerini yapmak mümkün fakat bu eserler kendilerini ifadeden yoksun olacaklar. Bulundukları yer ile var oldular. Geçirdiği dönemlerden anılarıyla, taşıyla toprağıyla, tarihi kültürel mirası, faunasıyla şimdiki gibi hissetirmeycek.
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde GAP projesi dahilinde yaklaşık 40 yıl ömrü olucak Ilısı Barajı ile 12 bin yıllık medeniyetlerin mirasını sular altına mı terkedeceğiz …

Uğur YILMAZER

KOZANOĞLU (1967)

Şenay Tanrıvermiş

Yalçın Özgül
ana logo

  yalcinozgul@gmail.com

 

KOZANOĞLU Ayşe Şasa‘nın senaryosu ve Atıf Yılmaz‘ın rejisiyle hayat bulur. Yeşilçam sinemasında tarihi fantazya altıncı kez seyirci karşısına çıkar. Filmin müziklerini Abdullah Naili Bayşu ile beraber Orhan Şencebay yapmışlar, film karelerine şörüntüleri kaydeden de Şani Turanlı olmuş. Dadaş Filmin sahibi Kadir Kesemen yapımcılığını üstlenmiş bu filmin oyuncuları arasında;

Yılmaz Şüney (1937-1984) (Kozanoğlu Hüseyin), Suna Keskin (Esma), Tuncer Necmioğlu (1936-2006) (Ataullah Ağa), Hülya Duyar (Binnaz), Candan İsen (Zehra), Cahit Irşat (1915-1971) (Nasuh Paşa), İhsan Yüce (1930-1991) (Eşkıya Ebubekir), Danyal Topatan (1916-1975) (Softa Halil), Kani Kıpçak (1911-1984) (Ormancı Deli Ali), Asım Nipton (1915-1972), Hasan Ceylan (1922-1980), Hakkı Haktan (Çolak Osman), Osman Türkoğlu (1902-1967), Erdoğan Akduman, Mehmet Büyükşünşör (Balçıklı Süleyman), Mümtaz Ener (1909-1989) (Demirci Hasan, Aydemir Akbaş (Mahkum) yer almışlardır.

Konu: Olaylar Osmanlı’nın şerileme döneminde şeçer. Kozanlı Hüseyin (Yılmaz Şüney) ile savaşta bir kolunu yitiren babası Çolak Osman’la (Hakkı Haktan) tarlalarını sürerlerken Karahasanoğlu Beşir Beyin adamları şelir. Başlarında Çomar Bölükbaşı (Haydar Karaer) vardır. Karahasanoğlu’nun emriyle eşkıya takibine çıkılacağından at ve yem istenir. Köyleri haraca kesen Kara Hasanoğlu’nun itlerine direnir. Evde arama yapan Çomar, Hüseyin’in bacısı Zehra’ya tecavüz etmek ister. Zehra’nın çığlıkları üzerine yetişen Hüseyin onu kurtarır. Çomar’ı yakalayıp döverken etrafı sarılır. Saldırşanlar Hüseyin’i yaralar, babası Çolak Osman’ı da öldürürler.

Hüseyin, bacısı Zehra’yı köylülerden Süleyman Emmiye teslim edip dağa çıkar. Dağlarda ün yapmış eşkıya Kıllı Ebubekir’in (İhsan Yüce) çetesine katılır. Çomarı ilk karşılaştığı yerde öldürüp babasının intikamını alacaktır. Çolak Osman’ın oğlu Hüseyin, dağda eşkıya Kozanoğlu’dur artık. Namı tüm bölşeye yayılmıştır. Osmanlı’nın kellesini istediği bir Şaki, köylünün şözündeyse bir kahramandır. Kanlısı Çomar’ı bir köye saldırırken yakalar. Onu öldürmez, köylülere bırakır. Köy halkı Çomar’ı paramparça eder. Karahasanoğlu (Kani Kıpçak), eşkıya Kıllı Ebubekir Ağa’ya haber salıp bir elçi şönderilmesini ister. Ebubekir, bu şörevi can borcu olduğu Kozanoğlu’na verir. Kozanoğlu bir çatışma sırasında Ebubekir’i ölümden kurtarmıştır. Kozanoğlu, Şafakla Karahasanoğlu’nun konağına doğru yola çıkar. Konakta büyük bir şenlik vardır. Karahasanoğlu, şüzel kızı Esma’yı (Suna Keskin) bazı çıkar ilişkileri olduğu vezir Raşıp Paşa’ya verecektir. Esma bu evliliğe şiddetle karşıdır. Ağabeyi Ataullah Ağa’ya (Tuncer Necmioğlu), “Raşıp Paşa’nın karısı olmaktansa o eşkıyanın koynuna şirmeyi tercih ederim diyen Esma, kesin tavrını ortaya koysa da çaresizdir.

Kozanoğlu, Ebubekir Ağa adına elçi olarak şeldiği konakta Esma‘yı şörür şörmez aşık olmuştur. Ataullah’ın karşılayıp misafir ettiği Kozanoğlu, Karahasanoğlu’nun huzuruna çıkarılır. Ataullah da babasının yanındadır. Kozanoğlu’na ismi sorulduğunda, “Hüseyin,” der. Karahasanoğlu, Ebubekir’e götürülmek üzere hediyeler verirken, bir de haber gönderir. Kozanoğlu denilen eşkıyanın kellesini istemektedir. Kozanoğlu’nun bu olaydan sonra, Karahasanoğlu’nun iti olan Ebubekir’le uzlaşması artık mümkün değildir. Yolları ayrılmıştır. Ebubekir‘i terk edip kendi çetesini kurar. Artık azılı iki düşmandırlar. Ebubekir adamlarıyla Nasuh Paşa’nın (Cahit Irgat) kervanına bir suikast düzenler ve kızı Binnaz’ı (Candan İsen) kaçırır. Ebubekir paşaya ve devlet sancağına karşı çıkanın Kozanoğlu olduğunu etrafa yayar. Softaoğlu Halil (Danyal Topatan), Kozanoğlu’nu bulup onun zor durumda olduğunu bildirir. Birlikte, kaçırılan paşa kızını kurtaracaklardır. Dağda Binnaz’ı oynatan Ebubekir’den silah zoruyla kız teslim alınır. Kozanoğlu, Binnaz’ı kasabanın konağının yakınlarında bırakır. Nasuh Paşa, dağdaki silahlı kişilerin yakalanması için emir verir. Yakalanıp zindana atılanlar arasında Kozanoğlu da vardır. Softa Halil, tüfekçi Hasan Usta, hepsi teslim olmuştur. Kızını şakilerin elinden kurtaran Kozanoğlu’nu Nasuh Paşa görmek ister. Huzuruna çıkarıldığında onu bağışlar ve kapısında asker yapmak ister. Fakat Kozanoğlu, Hasan Usta’nın yanında nakkaşlık mesleğini öğrenecektir.

Nasuh Paşa, Karahasanoğlu Beşir’i idam ettirir. Kendisim öldürmek isteyen düşmanının Karahasanoğlu olduğunu öğrenmiştir, Nasuh Paşa’nın vergi toplayacak, asayişi sağlayacak bir adama ihtiyacı vardır. Tekrar Kozanoğlu’nu huzuruna çağırır ve görevi ona verir. Paşa’nın emriyle, bundan böyle yeni mütesellim Kozanoğlu’dur. Davullarla halka duyurulur bu. Görevine başlayan Kozanoğlu, savaş hazırlığı içinde olan devletin sefer akçesini almak için konağa gittiğinde Ataullah yoktur. Orada, ilk görüşünde vurulduğu Esma’yla karşılaşır yine. Kozanoğlu, onu haremdeki kızlardan biri sanmaktadır, ona sarılarak aşkını itiraf eder. Ama bunun mümkünü yoktur. :Ben Karahasanoğlu’nun kızı, Ataullah’ın bacısı Esma’yım, ben sana yoldaş olamam, kaç buralardan,” deyip çaresizlik içinde Kozanoğlu’nun kollarından sıyrılır.

Ebubekir Ataullah’ın emriyle cami şadırvanında Kozanoğlu’na pusu kurar. Ebubekir, bir kılıç darbesiyle ölür, Kozanoğlu ise ağır yaralıdır. Nasuh Paşa’nın konağında iyileşir. Bir atlı saraydan ferman getirmiştir. Padişah’ın emriyle Kozanoğlu tevkif edilip karşılanacaktır. Nasuh Paşa, oğlu gibi sevdiği Kozanoğlıu’na kaçmayı teklif ederse de bunu ona kabul ettiremez. Kadı, askerleriyle gelir, Kozanoğlu’nu teslim alıp zindana attırır. Ataullah, zindana konuşmaya geldiği Kozanoğlu’na kaçıp buralardan gitmesi için para teklif eder. Fakat Kozanoğlu şerefiyle ölecektir, satılık değildir. Demir parmaklıklar arasından Ataullah’ın yüzüne tükürür.

Ataullah’ı bir telaş alır. Doğru Kadı Efendi’ye gider. Kozanoğlu’nun yarşılanması sırasında halkın mahkemeyi basmasından korkmaktadır. Kadı Efendi’ye baskı yapar. Kozanoğlu zindanda boğdurulacaktır. Bir zamanlar Kozanoğlu’nun can yoldaşı olan Sofla Halil de Ataullah’tan yanadır. Kozanoğlu’nun boğdurulacağı gece Hasan Usta, adamlarıyla zindanı basar. Hasan Usta askerlerin saldırısıyla yaralanırken, Kozanoğlu onu bırakmaz, birlikle kaçarlar.

Olayların ardından Kozanoğiu azledilir, yerini yeni mütesellim Ataullah alır. Ve Ataullah emir buyurur. Zindanda isyan çıkarıp kaçan Kozanoğlu’nun dirisini getirene altmış kese altın ihsan edecektir. Softa Halil, adamlarını toplar, Kozanoğlu’nu Hasan Usta’nın mezarı başında bulur, Softa Halil; “İşte, sana ordu topladım. Padişaha bile cenk açarız,” derken bir işaretle çevresi sarılır. Onu kalleşçe, kıskıvrak yakalayıp götürürlerken Kozanoğlu sorar; “Kardeşliği kaça sattın, Softa ağam?”
Çarşı meydanında ulema, askerler ve halk toplanmıştır. Kozanoğlu asılacaktır. Kadı, hazırladığı fetvayı okuyup son sözünü sorar. Kosanoğlu, darağacından halka yaşlı gözlerle bakıp son sözünü söyler. Ve ayağının altındaki iskemleye bir tekme atar. Ataullah infazdan sonra askerlerin arasında uzaklaşmaya çalışırken, Softa Halil de korku içinde kaçmaya çalışır. Halk askerlere saldırır. Meydanda kan gövdeyi götürmektedir, İsyan çıkmıştır… (Agah Özgüç)

MALKOÇOĞLU KRALLARA KARŞI (1967)

Şenay Tanrıvermiş

Yalçın Özgül
ana logo

  yalcinozgul@gmail.com

 

Malkoçoğulları, adı Malkoç Bey olan ve 1389 yılında 1.Kosova savaşında sağ cenah okçu kumandanı ol arak savaşmış, 1. Murat ile Yıldırım Beyazıt zamanında Balkan ülkelerine yapılan akınlarda görev yapmış, Türkmen kökenli bir akıncı beyinin soyundan gelen aile mensuplarına verilen isimdir. Malkoçoğulları 14. 15. ve 16. yüzyıllarda Fatih Sultan Mehmet ve II.Beyazıt devirlerinde yaşamış ve özellikle Rumeli‘de yaptıkları başarılı akınlarla tanınmışlardır. Malkoçoğlu ailesi 1300 lü yıllardan başlayarak genş bir aile ağacı olarak günümüze kadar süregelmiş köklü bir sülaledir.

Malkoçoğulları

Malkoç Bey‘in oğullarından Malkoçoğlu Mustafa Bey, ilk olarak 1389 yılında 1.Kosova savaşında babası Malkoç beyin sağ cenahta savaştığı orduda, sol cenah okçu komutanı olarak görev yaparak adını duyurmuştur . 1400 yılında Timur‘un Sivas’ı kuşatmasında 3.000 kişiyle 200.000 kişilik Timur ordusuna karşı kaleyi 18 gün yiğitçe savunan ve açlık ve susuzluğa dayanamayıp canlarının bağışlanacağı Timur tarafından söz verilir ve kaleyi teslim etmek zorunda kalır. Fakat Timur sözünde durmayıp kale teslim edildikten sonra bütün askerlerle beraber Malkoçoğlu Mustafa Bey‘i de şehit etmiştir,

Malkoç Bey’in diğer oğlu Malkoçoğlu Mehmet Bey’in, Rumeli’nin fethinde babası Malkoç Bey ile beraber görev yaptığı düşünülmektedir. Türbesi Gebze‘de olup 1385 yılında vefat ettiği bilinmektedir. Malkoç Bey’in büyük çocuğu Mustafa Bey’in oğlu Malkoçoğlu Hamza Bey (Malkoç Beyin Torunu) Fatih Sultan Mehmet döneminde Niğbolu sancakbeyi olarak görev yaptığı sırada 1461 yılında Eflak Voyvodası tarafından şehit edildiği bilinmektedir.

1461 yılında şehit edilen Malkoçoğlu Hamza Bey, Malkoçoğlu Damat Yahya Paşa ve Malkoçoğlu Bali Paşanın babasıdır. Malkoçoğlu Bali Bey, Fatih Sultan Mehmed’in kurdurmuş olduğu, Enderun-ı Hümayün adlı Saray Üniversitesinde yetişen meşhur akıncı beyidir.

Sultan ikinci Beyazıd Han devrinde Silistre Beylerbeyliği yaptı. Cesur, sadık ve kabiliyetli bir kumandandı. Pek çok ve büyük hizmetlerde bulundu.Kendisi Silistre Beylerbeyi bulunduğu sıralarda isyan eden Eflak Voyvodasına karşı gönderilen Osmanlı ordusunda yararlıklar gösterdi. Yine aynı beylerbeyliği sırasında Macaristan’a ordu sevk ederek Varadin Kalesi ile diğer pek çok yeri zapt etti. Daha sonra Prut Nehrini geçerek Akkerman Kalesini ele geçirmek isteyen Buğdan Voyvodasını ordusu ile hezimete uğrattı. 1498 yılında 40.000 kişilik ordusu ile Lehistan üzerine akınlar yaparak Varşova’ya kadar uzanmış ve büyük bir zafer kazanmıştı. Bu akınları sırasında tam 10.000 esir ve pek çok harp ganimeti ile dönmüştü.

Bu ganimet ve esirlerden bir kısmını seçerek, Kethüdası Mustafa Bey ile Sultan ikinci Bayezid’a gönderdi. Oğulları Ali ve Tur Ali Beyler de kendisi gibi cesur, silahşör ve kahraman idiler. Büyük oğlu Ali Bey, Sofya Sancakbeyliği yaptı. Küçük oğlu Tur Ali Bey ise, babasından sonra Silistre Sancakbeyliği hizmetinde bulundu.
işte Malkoçoğlu sülalesinden gelen Bali Bey’in oğlu Tur Ali Bey, romanımızda adı geçen ve adına film çekilen Malkoçoğlu Tur Ali’dir.

(kyn: malkocoglusulalesi.blogspot.com/2009/03/sabri-malkoc.html)

Malkoçoğlu, 26 Ekim 1964’de, Cumhuriyet Gazetesi’nde yayına başlar ve bir Malkoçoğlu fırtınası patlar. Bu ilk macera isimsizdir. Ama daha sonra, “Dağlar Kralı” adıyla tekrar yayınlanır.

Malkoçoğlu, oldukça özgün, tereddütsüz çizgisi ve sinematografik kurgusuyla da göze çarpar. Malkoçoğlu, karakter yapısıyla tam bir görev adamıdır. Öncelikle aldığı görevi inceleyip analız eden Malkoçoğlu‘na hemen hemen tüm maceralarında yaşlı akıncı Ejder ve müthiş at Karakız eşlik eder. Ejder, serinin komedi unsuru olarak da kullanılır.

Malkoçoğlu tipi, gerek fiziği, gerekse bildiği çok sayıda yabancı dille pek Türk’e benzemez. Bu yüzden de çoğu insan onu “sinyor” diye çağırır. Son ana kadar kimliğini gizler, Türk düşmanı görünebilir. Sonuca ulaşana kadar ne gerekiyorsa yapar.

Malkoçoğlu’nun gördüğü ilgi, filmleri de peşinden getirir. Toplam yedi Malkoçoğlu filmi çekilir; ―Malkoçoğlu ―Malkoçoğlu Krallara Karşı ―Malkoçoğlu Kara Korsan ―Malkoçoğlu Akıncılar Geliyor ―Malkoçoğlu Ölüm Fedailer, ―Malkoçoğlu Cem Sultan― ve ―Malkoçoğlu Kurt Bey Malkoçoğlu ile ilgili açıklamaya (öğretiye) yer verdikten sonra, Sırası geldi konumuz olan ―Malkoçoğlu Krallara Kaşı filmine:

Filmin kadrosu, diğer Malkoçoğlu filmleriyle aynı. Yönetmenliğini Süreyya Duru yapmış. Yapımcı ise baba Naci Duru. Senaryo ise Bülent Oran ve Remzi Jöntürk‘e ait. Kamerada Mahmut Demir var.
Bu film; kahramanımız Cüneyt Arkın‘ı ilk kez ―Kazıklı Voyvoda ― ile karşı karşıya getiren bir filmdir.
Malkoçoğlu Ali Bey, Mora seferi dönüşünde köyünün yakılıp yıkıldığını, karısı ve adamlarının öldürüldüğünü görür. Kazıklı Voyvoda’dan intikamını almak ve kaçırdığı oğlunu kurtarmak için Ejder’le yola çıkar. Bir esir pazarında gördüğü bir kızı almaya çalışır. Bu kız aslında bir prensestir. Fakat prenses kaçırılır. Malkoçoğlu ve Ejder tuzağa düşürülüp esir edilir. Burada bilmeden oğluyla dövüştürülür ama son anda anlar kurtarılan Türk esirlerle voyvoda öldürülür. Türündeki anlatımından da anlaşılacağına göre Malkoçoğlu serisi olarak çekilen 7 filmde konular birbirine girift olarak yer almaktadır.

Bu serinin değişmeyen oyuncu kadrosundaki tek insan Malkoçoğlu rolünde Cüneyt Arkın‘dır. Görev alan diğer oyuncular ise; Sezer Güvenirgil (Prenses Yolanda), Yıldırım Gencer (Vlad Çepeş), Yılmaz Köksal (Ejder), Kaan Batur, Leman Öztürk, Atila Sarar, Remzi Jöntürk, Ahmet Turgutlu (Esir Tüccarı), Behçet Nacar (Rahip), Kamer Baba (Büyücü), Lütfü Engin (Zindancı), Baykal Kent, Süheyl Eğriboz, Hikmet Gül, Adnan Mersinli, Meral Kurtuluş, Erdoğan Seren, Murat Düzer,

Voyvoda III. Vlad Tepeş (Mart 1431–Aralık 1476), Kont Drakula ya da Kazıklı Voyvoda 1448, 1456-1462 yılları arası ve 1476 yıllarında Eflak beyliğinin voyvodası (prens) idi.
Voyvoda III. Vlad düşmanlarını (özellikle esir aldığı Osmanlı askerlerini) kazıklara çakarak işkenceyle öldürmesiyle tarihe geçmiştir. Sonradan Bram Stoker’ın Drakula romanına ve Drakula filmlerine konu olmuştur.

Osmanlılar’a yenilen Vlad’ın babası onu rehin olarak Osmanlılar’a vermişti. 1442-1448 yıllarını Osmanlılar’ın elinde tutsak olarak yaşadı. 1448’de İkinci Kosova Savaşı sonrasında Osmanlı desteğiyle Eflak’ın başına geçme girişiminde bulundu, ancak kısa bir süre sonra Macaristan tarafından desteklenen Eflak voyvodası II. Vladislav tarafından yenilgiye uğratıldı ve Boğdan’a sürgüne gitti. Erdel beyi János Hunyadi (Hunyadi Yanoş) 1456’da Belgrad şehrini Osmanlı kuşatmasına karşı savunmaya giderken Vlad’ın komutasına güney Erdel’in savunmasını sağlamak için bir ordu verdi. Bu durumdan faydalanan Vlad Eflak’a bir sefer düzenledi ve II. Vladislav’ı öldürerek III. Vlad adıyla Eflak voyvodası oldu.Bu görevi 1456’dan 1462’ye değin sürdürdü.

Bu tarihler arasında rakiplerini çeşitli yöntemlerle cezalandırdı ve idam etti; bu yöntemler arasında en ünlüsü olan “kazığa geçirme”, ölümünden sonra kendisine “Kazıklı Vlad” (Vlad Ţepeş) adının verilmesine neden olacaktı.(Kazığa geçirilenlerin kanlarını fıçılarda toplatıp şarap gibi içtiğine dair söylentiler daha sonra onun bir vampir olduğu efsanesi’ni yarattı.) Voyvoda 1459 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ödemeyi reddetti ve Macaristan Krallığı’yla ittifak yaptı. 1460-1461 yılları arasında Tuna nehrini geçerek Sırbistan’a ve Karadeniz kıyısına kadar ilerledi, Bu gelişmeler karşısında Osmanlı ordusu 1462 yılında padişah II. Mehmet komutasında Eflak voyvodasına karşı sefere çıktı. Mahmut Paşa’nın hatıratına göre çok uzun mesafeler boyunca Osmanlı askerleri içilecek bir damla bile su bulamadı. Sıcak dayanılır gibi değildi. Türk askeri Eflak’ın başkenti Târgoviçte’ye ulaştığında Fatih Sultan Mehmet’in gördüğü manzara yaklaşık 5 kilometre boyunca kazıklarla dizili bir alandan geçiyordu.

Alan yaklaşık üç kilometre boyunda bir kilometre enindeydi. Yerde uzun kazıklar dikiliydi. Yaklaşık 20 bin kadar insan erkek, kadın ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdaydı. Bu kadar çok insanı kazıkta gören Osmanlı askerinin moralleri bozuldu, aklını kaçıracak duruma geldi. Ancak Osmanlı ordusu 4 Haziran 1462’de Târgovişte kalesini aldı. Vlad, II. Mehmet’e başarısız bir suikast girişiminde bulunduktan sonra kaçtı ancak bulunduğu yerde taş üstünde taş bırakmadı, terk ettiği topraklardaki kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, tüm hayvanları bile öldürttü. Hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi ve Türklerin arasına karışmaya teşvik etti. Bu şekilde vebalıları salma yöntemini kullanarak, daha önce başvurulmamış bir taktik kullanmıştır.

1462 yılında III. Vlad’ın ordularının yenilmesiyle Eflak yeniden Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştı. Vlad Macaristan’a bağlı bir beylik olan Erdel’e kaçarak Macaristan kralı Matthias Corvinus’tan yardım istedi. Ancak Eflak’taki Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı yeni yönetimi tanımış olan Macaristan, yardım talebini kabul etmedi. Vlad Matthias Corvinus’un emriyle 1462 yılında tutuklandı ve Buda’ya getirildi. Önce hapsedilen Vlad, daha sonra kral ve ailesiyle iyi ilişkiler kurdu. 1474 yılında sürgün dönemi sona erdi. Bu tarihten itibaren Eflak’ı yeniden ele geçirme planları yaptı. 1476 yılında kuzeni Stefan Cel Mare (Büyük Stefan) ile birlikte Eflak’a döndü ve voyvoda ilan edildi. Aynı yıl 300 askeriyle birlikte yeniden Osmanlı ordularına yenildi. Esir alınan askerleri kazıklara oturtuldu.

Öldürülen III. Vlad’ın kesilen başı öldürüldüğünü ispat etmek için İstanbul’a II. Mehmet’e gönderildi. Vlad’ın bir vampir olduğu rivayeti Almanya, Macaristan ve Rusya’da yayıldı. Buna rağmen Romen halkı onu bir kahraman olarak görmeye devam etti.
Daha sonra Bram Stoker III. Vlad’dan esinlenerek Dracula adlı romanı yazmıştır. Böylece Vlad, meşhur vampir Kont Drakula’ya dönüştü. Drakula’nın şatosu olarak bilinen Şatosu Veliaht Dominic von Habsburg’a Romanya’da törenle 26 Mayıs 2006’da iade edildi. Romanya 1948 yılında şatoya el koymuştu. (kyn: tr.wikipedia.org)

KIZILTUĞ “Cengiz Han” 1952

.

KIZILTUĞ “Cengiz Han” 1952

Ercüment Kalmık imzalı ilüstrasyonları, sıkça tasvir edilen cenk sahneleri, at sırtında yapılan bozkaşi oyunları, Çin imparatorunun sarayına dek uzanan entrikaları ve tarihi şahsiyetlerin resmi geçidi ile ilgi çekici bir roman “Kızıl Tuğ”. Post-Modern edebiyatın son yıllardaki vazgeçilmez kahramanlarından Hasan Sabbah, romanın baş aktörlerinden bir tanesi. Öykünün önemli bir bölümü ise “Alamut Kalesi”nde geçiyor. Roman, ard arda sıralanmış öykülerden oluşmuş. Kızıl Tuğ”da, döneme göre başka yenilikler de var; milli bir şuur aşılamak amacıyla yazılmasının etkisiyle, sık sık dipnotlar verilmiş. Kimi zaman öz Türkçe kelimelerin anlamlarını açıklıyor, kimi zaman eski adetler, inançlar, kişiler hakkında bilgiler veriyor.

Yazar, ilk romanı oluşu nedeni ile, “Fatih Feneri”, “Hilal ve Haç” romanlarında üstesinden gelinen tutarsızlıklardan kaçınamamış. Bu metinde zaman ve mesafe mefhumu yok. Mesela, Timuçin, Orta Asya’da karşılaştığı Otsukarcı’nın yola çıkacağını öğrenince, “sen Horasan’dan geçecek misin” diye soruyor. Kahramanlarımız, bugün motorlu taşıtlarla aşılması güç olan mesafeleri, kuş olup geçiyorlar. Bir bakıyorsunuz Alamut kalesindeyiz, bir bakıyorsunuz Çin Sarayında. Anlatı bakış açısı tekniği de ilginç. Öykü, 1000’li yıllarda sürerken aniden anlatıcı araya girip bugünlerden söz ediyor. Yazar o kadar özgürdür ki, kendi hayali karakterinin Osmanlı’yı eleştirisine düştüğü dipnotta; metinsel gerçeklik ile tarihi gerçekliği “bakın, elin Arabının gördüğünü, Osmanlı padişahları fark edememiş, İmparatorluğu felakete sürüklemiş” diyecek kadar yer değiştirtebilir.

“Kızıl Tuğ”daki kahramanımız Otsukarcı, her ne kadar Hasan Sabbah’ın kızı ile tutkulu bir aşk yaşasa da, bu aşkın duygusal yönü ağır basar. Yazarın sonraki romanlarındaysa, yazdığı dönemlerdeki bir başka popüler türün, avantür polisiyelerin, özellikle Mayk Hammer’in etkileriyle, erkek karakterlerin daha çapkın, kadınların daha işveli olduğu erotik sahneleri hemen fark edersiniz. Fantastik Türk sineması içinde yer alan tarihi filmlerden biri olan Cengiz Han, tarihsel fantazyanın başlangıcıdır. Bu başlangıç ileriki dönemlerde çoğalıp dizilere dönüşecek olan tarihsel kahramanlık filmlerinde genellikle Abdullah Ziya Kozanoğlu kaynak alınarak karşımıza çıkacaktır. Kızıltuğ‘da bu tür bir filmden seyircinin beklediği her şey mevcuttur. Kahraman cengaver Otsukarcı, Cengiz Han, Alamut Kalesi, Hasan Sabbah, Haşişinler, komik tipler ve bol figüranlar. (Aylık Birikim Dergisi , A. Ömer Türkeş)

Kızıltuğ romanı hakkında Sn. Türkeş‘in bu bilgilerini aktardıktan sonra, biz de filmde rol alan oyuncuları tanıyalım. 1939-1952 yılları arası devam eden Türk sinemasında tiyatrocular döneminin son yılı olan bu filmde rol alan oyuncular da İstanbul Şehir tiyatrolarında oynayan oyunculardan seçilmiştir genelde. Müziklerini Orhan Barlas‘ın yaptığı ve yapımcılığını da Nazif Duru ve Murat Köseoğlu‘nun Atlas Film adına üstlendiği filmin değerli oyuncuları;

Mesiha Yelda “Sabiha Sultan”‖(1931-1998), Turan Seyfioğlu “Otsukarcı/Halid”‖ (1921-1961), Cahit Irgat “Cengiz Han”‖ (1915-1971), Müfit Kiper (1912-1974), Nebile Teker “Türkan Sultan” , Rauf Ulukat “Çakı”r‖ (1915-1977), Atıf Kaptan “Hasan Sabbah”‖ (1908-1977), Mücap Ofluoğlu “Ömer”‖, Nubar Terziyan “Mervan”‖ (1909-1994), Eşref Vural “Celme Noyan”‖ (1914-1987), Vedat Örfi Bengü, “Mehmet Töküş”‖(1900-1953), Ahmet Üstel (1930-1983), Ferhan Tanseli “Celalettin”‖(1927-1999, Hasan Ceylan (1922-1980), Abdurrahman Conkbayır, Arif Eriş, Nergiz Moğol, Selahattin Tükenmez, İhsan Özokur
Bilge Kültür Sanat Yayınevince 2004 yılında basılan kitabın arka kapağında roman ile ilgili şu kısa bilgiye yer verilmektedir.

[“Uğur ola bahadırlar! Bir daha birbirimizi görmeyeceğiz. Tanrı size alkış versin Kılıçlar kalktı, başlar eğildi. Önde, tarihin eşini yetiştiremediği yüce Hakan, hepsi; aşk uğrunda her şey, para, rütbe, ün, kahramanlık gibi bütün değerleri bir tekmede yıkan bu bahadırı selamladılar. – Selam yiğit Otsukarcı ! Tıpkı bundan yıllarca önce Türkistan’dan gün batısına gidiş gibi; ardında Kızıl Tuğ’u dalgalandıran Çakır, göğsünde sevgilisi, Payaza’yı sürdü; kan renginde başı dumanlı dağlara doğru vurdu gitti.”]

1923 yılında yazılan Kızıltuğ romanı yirmi dokuz sene sonra 1952 yılında Aydın Arakon‘un senaryosu ve rejisiyle KIZIL TUĞ/Cengiz Han adıyla filme aktarılmıştır. Arakon kardeşlerden iki yaş büyük abi İlhan Arakon filmin foto direktörlüğünü yapar. Filmin baş oyuncusu ve karakterlerinden Atıf Kaptan “Hasan Sabbah” karakterini canlandırmaktadır. Hasan Sabbah kimdir, tanıyalım:

Hasan Sabbah İran‘daki İsmailiyye Devletinin kurucusu ve Batıniliğin bir kolu olan Haşaşin fırkasının reisi. İsmi, Hasan bin Ali bin Muhammed bin Cafer bin Hüseyin bin el-Sabbah el-Himyeri‘dir. Hasan Sabbah veya Hasan bin Sabbah diye şöhret bulmuştur. Kendi iddiasına göre, Yemen emirlerinden Yusuf Himyeri‘nin soyundandır. Doğum tarihi belli değildir. İran‘ın Rey Şehrinde doğdu. 1124 (H.518)te öldü.

Hasan bin Sabbah, çocukluğundan itibaren düzenli bir eğitim ve öğretim gördü. Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk ve Şair ve matematikçi Ömer Hayyam‘la beraber İmam Muvaffak Nişapuri‘den ilim öğrendi. Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan‘ın hacibi yani en yakın adamlarından oldu. İran‘daki dai-i a‘zam İbn-i Attai‘ın telkinlerine kapıldı. Bu sırada ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk ile arası açıldı ve Mısır‘a kaçtı. Eshab-ı kiram düşmanlığı üzerine kurulan Fatımi Devleti hükümdarı Mustansır-billah‘tan iltifat gördü. Batınilik sapık fikirlerinin yayılması için çok gayret etti. İhtiyar olan Mustansır‘ın ölümünden sonra, yerine kimin geçeceği hususunda oğlu Nizar tarafını tuttu. Halbuki başkaları Mustansır‘ın diğer oğlu Müstali tarafını tutuyorlardı.

Bu sebeple Mısır‘dan ayrılan Hasan Sabbah İran‘a dönerek, Nizar için propaganda yaptı. İlk zamanlar mutedil bir şii gibi davranıp pek çok cahili aldattı. Sonraları fedayin diye bir teşkilat kurup, yol kesiciliğe, eşkıyalığa, pusu kurup Ünlü adamları öldürmeye başladı. 1081 (H. 473) de etrafına topladığı kimselerle Selçuklulara karşı isyan edip birkaç kaleyi işgal ederek, İsmailiyye Devletini kurdu. Kazvin‘in kuzey batısındaki Alamut Kalesini 1090 (H. 483)da eline geçirdi. Etrafına topladığı kimseleri afyonkeş yapan Hasan Sabbah‘ı, Selçuklu Sultanı Melikşah, nasihat yoluyla itaate davet edip, sapık fikirlerinden vazgeçmesini istediyse de, o, buna aldırış etmeyip, bozuk fikirlerini yaymaya devam etti. Hasan Sabbah ve adamlarının iyilikle yola gelmeyeceğini anlayan Sultan Melikşah, 1092 (H. 485) de üzerlerine kuvvet gönderdi. Fakat sultanın vefatı üzerine istenilen netice alınamadı.

Fatımi hükümdarının ölümünden sonra ikiye ayrılan Batınilerin Nizari koluna mensup kimselerin de gelip iltihak etmesiyle kuvvetlenen Hasan Sabbah ve taraftarları, fitne ve fesatlarına devam ettiler. Mühim devlet adamlarını, kumandanları ve alimleri öldürdüler. Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk‘ü şehid ettiler. Ajanlarını devlet teşkilatları içine, hatta saraylara ve evlere kadar sızdırıp her tarafa şüphe ve korku yaydılar. Horasan ve Huzistan bölgesindeki bazı kaleleri de ele geçirip, ticaret ve hac kafilelerini soydular.

Hasan Sabbah‘ın fikirleri, Peygamber efendimizden önce, Sasaniler zamanında İran‘ı altüst eden Mejdek‘in komünist fikirlerini andırıyordu. Pek çok haramları mübah sayıp, ahireti, Cennet‘i ve Cehennem‘i inkar ediyordu. Kandırdığı cahil kimseleri afyonkeş yaparak, cinayetler işletiyor, kurduğu terör teşkilatıyla pek çok islam alimini, mühim devlet adamlarını ve Ehl-i sünnet Müslümanları şehid ettiriyordu. Fakat dünya, Hasan bin Sabbah‘a da kalmadı. 1124 (H.518) senesinde öldü. Hasan Sabbah‘ın yazdığı birkaç Farsça eser, Moğolların Alamut Kalesini fethettikleri zaman imha edildi. Ölümü üzerine eski güçlerini kaybeden Alamut Batınileri de 1256 (H.656)da Moğollar tarafından imha edilerek büyük bir fitne önlenmiş oldu. Moğollar bir müddet islam aleminin duraklamasına sebep olurken, aynı zamanda islam alemini Batıni sapıklarından temizliyorlardı.
(http://www.turkcebilgi.com/hasan_sabbah/ansiklopedi#ansiklopedi)

.

Yalçın Özgül 

 

Sultan geliyor

.

Diyarbakır’da çekiliyor
Kanal D, merakla beklenen yeni dizisi “Sultan”ı seyirciyle buluşturmaya hazırlanıyor. Nurgül Yeşilçay’ın Şahin Irmak’la kamera karşısına geçtiği, çekimleri Diyarbakır’da yapılan dizi, çok yakında ekrana gelmeye başlayacak.

Sultan ile Şeyhmus
Yönetmenliğini Azime Kanal ve Şengül Halat’ın üstlendiği, senaryosunu ise Yıldız Bayazıt ve Seray Şahiner’in kaleme aldığı dizi, Sultan’ın Şeyhmus ile yaşadığı büyük aşkı ve kendi başına ayakta kalma çabasını konu alıyor.

Yapımını İstanbul Mass Media’nın, yapımcılığını Cengiz Keten’in üstlendiği, Azime Kanal ve Şengül Halat’ın yönettiği “Sultan”ın senaryosunu ise Yıldız Bayazıt ve Seray Şahiner kaleme alıyor. Nurgül Yeşilçay’ın “Sultan” karakterini canlandırdığı dizi, sürükleyici hikâyesi, güçlü oyuncu kadrosu ve görsel zenginliğiyle, ilk bölümden itibaren milyonların yeni ekran gözdesi olmaya aday.

GÜÇLÜ OYUNCU KADROSU
“Sultan”, güçlü oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Dizide Nurgül Yeşilçay, Şahin Irmak, Settar Tanrıöğen, Nur Sürer, Seray Gözler, Orhan Güner, Esra Kızıldoğan, Merve Altınkaya, Hande Dane, Orhan Şimşek, Kadir Özdal, Burak Deniz, Haluk Cömert, Ebru Ojen Şahin, İbrahim İris, Hakan Karsak, Nazmi Kırık, Ferhat Yılmaz, Meriç Aral, Hüseyin Karataş ve Burak Temiz rol alıyor.

ŞEYHMUS İLE SULTAN’IN AŞKI
Dizide hikâye, yıllar önce yaşanan büyük bir aşktan ‘geriye kalan’ üzerine şekilleniyor: İsimleri aynı türbeden adanan Şeyhmus ile Sultan’ın büyük aşkı, birinin gitmesiyle diğeri için sonsuz, muallak bir beklemeye dönüşür.
Bu şehirde yaşayan ‘ezeli rakip’ iki aileden birinin; Kendir’lerin oğlu Şeyhmus, 90’lı yıllarda siyasi nedenlerle Fransa’ya gitmek zorunda kalır. Bu zorunlu gidişte, geride bıraktıklarıyla ‘irtibatı koparmış’, yaşanamamış aşkı, Kendir’lerin evinde kalan ‘gelini Sultan’a’ rağmen bir başka kadınla ‘benim Diyarbekir’im’ diyerek, kendisine yeni bir hayat kurduğunu sanmıştır.
15 yıl sonra, içinde kaybolduğunu sandığı hayat; Fransız karısının ölümüyle eksik bir hâl alınca, geçmiş bütün ağırlığıyla geri gelir, hesap sorar. Gün; hesaplaşma günüdür. Yıllar sonra oğlu François ile Diyarbakır’a geri döner.

.

Bk