Berfo Ana belgeseli!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

 

Veysi Altay’ın yönetmenliğini yaptığı ’33 yıllık direniş- berfo ana’nın muhteşem belgeselinin sinemalarda oynamamasının normal olması ne kadar anormal değil mi? Her cumartesi günü önünden geçip görmemezlikten geldiğimiz kötürümleşmiş ve kötüleşmiş vicdanlarımıza son derece uygun düşüyordu adımlarımız.

Orada çocuklarının akıbetini merak eden ve bu ateşle yanan anneler bekliyordu ve büyük kalabalıklar onlara sokak eşyası, duvar süsü veya herhangi bir şehir atraksiyonu gözüyle bakıyordu. Yok yok hatta bakmıyordu bile. Yanlışlıkla görürüm korkusunun bilinçaltı savunmasıyla bakmıyorduk Cumartesi Anneleri’ne…berfo-ana-belgeseli-beyaz-perdede_250x250cutout

Veysi Altay kalabalıklardan olmamayı seçmiş ve artık simge bir isim olan Berfo Ana’nın bekleyişini, inadını, sabrını, mücadelesini belgesel çalışmasıyla somutlaştırmış. Ne güzel insanlar var değil mi hala? Ama ülke atmosferini, iklimini ve yakın tarihini işleyen bir filmin vizyonda yer bulmamasına ve bunun normal olmasına ne denmeli Allah aşkına?

Ethem’in, Ali İsmail’in, Abdullah’ın, Medeni’nin, Mehmet’in, Atakan’ın acılarına sahip çıkan bir kesimin duyarlılığına da bu yüzden şaşırıyor şaşıranlar. Berfo Ana’ya sahip çıkmadığınız, yalnız bıraktığınız, inkar ettiğiniz gibi bu gençlerin yüreği yangın analarını neden yalnız bırakmıyorsunuz öfkesi ve şaşkınlığı var birilerinde!

Berfo Ana daha yalnız bir kalabalığın içindeydi ama bugün anneler yavaş yavaş kucaklaşıyor sanki. Dün sana olan bugün benim başıma geldi başka bir biçimde acısıyla sarılıyor insanlar. Ayrıca ya başımıza gelirse tehdidin yakın durması tüm anneleri daha fazla görmek, duymak, anlamak zorunda hissettiriyor. Birileri hiç görmek istemese de Berfo Ana belgeseli gibi duyarlı işler toprağa düşüyor ve havalar değişiyor aniden.

Siz pırıltılı sinema salonlarında Berfo Ana’ya yer vermeseniz de, dönüp bakmasanız da hava da asılı acısıyla iklimini değiştiriyor gözyaşı bulutları. Aniden hava sıkışıyor, bulutlar çarpışıyor. Nedensiz değil yani! Sadece Ethem, Abdullah, Ali İsmail, Medeni, Mehmet, Atakan değil Berfo Ana’nın oğlu da bir anadan doğmuştur ve bu toprakların evladıdır duygusu dalgalanıyor etrafta. Yönetmen Veysi Altay ise “İyi ki anneler var. Anneler olmasaydı bu çalışmam olmayacaktı” diyor belgeselini anlatırken.

Ama biz bu filmleri kendi salonlarımızda izleyemiyoruz, sanki birilerinin spesifik ilgi alanı ya da hobisiyle ilgili bir filmmiş gibi. Sadece meraklısının ilgileneceği aslında önemsiz bir konuymuş gibi. Bizimle hiç ilgisi yok gibi…

Bu durumda sinema salonlarında kendi dramlarına yer vermeyen sistemin havalandırmaları ve ultra yeni teknolojik donanımları sadece havayı kirletmeye yarayabilir. Haberlerde Ethem’in annesini Sayfı Sarısülük’ün “onu vurduklarında beni de vurdular, katilini serbest bıraktıklarında bir kez daha vurdular” dediğini yayınlamazsanız hava bulanıyor tabii. Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz: Ne umutlarla gitmişti Eskişehir’e.

Daha 19 yaşındaydı. 20’sinde bile değildi. Elinde ne taş, ne de sopa vardı. Katilleri maalesef belli ama gizleniyor. Kaç kamera kaydı var. Neden o görüntüler siliniyor? Bu çocuk onlara ne yaptı? Katiller sokakta dolaşıyor, masum çocuklar öldüresiye dövülüyor. Devlet büyüklerinin vicdanları sızlamıyor mu? Tek isteğim, katiller bulunduğu zaman gözüme bakmaları.

Acaba bakabilecekler mi? Çok hayalleri vardı oğlumun dediğinde siz ekrana koymazsanız gizli fırtınalar kopuyor ve hava bozuluyor tabii. Artık iklim kolay kolay Akdeniz olmaz ve gülümsemek hiç kolay değildir bu hava da.

Mehmet Ayvalıtaş’ın annesi Fadime Ayvalıtaş’ın bu sözleri yerine Usta’nın öyküsünü izletirseniz denge bozuluyor ve havalar aniden soğuyabiliyor tabii. Fadime anne: Başbakan her geçen gün yaramı daha da kanatıyor. Acaba kendi evladı ölse böyle konuşabilir miydi? Hep yaram kanıyor.

Sekizinci ayda askere gidecekti toprağa verdim dediğinde hiçbir kanal bu sözleri yayınlamazsa başka kanallar açılabiliyor. Ve tabii hava da bozuluyor, iklim de değişiyor. Medeni Yıldırım’ın annesi Fehriye Yıldırım şöyle anlatıyor acısını ve ekranlarda yer bulamıyor sözleri; 18’i bitmiş, 19’unun ilk günüydü.

Medeni’min katili bellidir. Başbakan Medeni’nin katilini getirsin elimize versin. Oğlum eline taş bile almamış. İnşallah rüyasına girer Başbakan’ın.’ Yayınlanmayınca acılar, saklanınca, unutturulmaya çalışılınca havadaki kirlenme bulaşıyor herkese ve sık sık sıkboğaz ediyor basınçlı kirlilik.

Ölene kadar belki oğlu gelir diye kapısı açık bekleyen Berfo Ana gerçeğine salonları, ekranları kapatırsanız iklim Akdeniz olmuyor hiç ve kolay kolay gülümseyemiyor kimse…

Reklamlar

Vazgeçmem Senden’den Vazgeçebilirsiniz!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Lee Toland Krieger’un yönettiği, başrollerinde Rashida Jones ve Andy Samberg’in rol aldığı film ancak ortalamayı yakalayabilen dram-komedi türünde bir yapım. Bir türlü karakter derinliği yaratmaya yeltenmeyen bu tarz yapımlar sabun köpüğü olmak için basite kaçmaktan vazgeçmiyorlar. Seyirciyi katarsise ulaştıracak, biraz üzüp güldürecek ve sonunda herkes mutlaka mutlu olacak formülünün rağbet gördüğü bilinen bir gerçek. Ancak karakterlerin, mekanların, olay örgüsünün ve akışın defalarca izlediğimiz diğer Hollywood yapımlarına benzemesi ‘bir tane daha neden aynısından çekmişler’ sorusunu sorduruyor.

Gerçi diğer romantik komedilere oranla içeriğinin zaman zaman yükseldiği, derinleşmeye meylettiği kısa sahneler de yok değil. Celeste and Jesse Forever aslında filmin isminde söylediği gibi sonsuza kadar devam eden bir arkadaşlık hikayesi. İlişki sorumluluğunu kadına yıkan erkeği ileride çocuğunun babası olarak göremeyen kadının aşkından vazgeçişi ve vazgeçemeyişi işleniyor.vazgecmem-senden-1366199768

İlk önce lise arkadaşıyken aşık olup genç yaşta evlenen ve 6 yıllık bir beraberlikten sonra ayrılma kararı alıp beraber olmaya devam eden çiftin öyküsü yine beylik tavsiyelerle dolu. Ayrılma kararından sonra eşlerden birinin aşık olup gerçekten eşinden kopuşu sonrası dağıtan, dağılan ve kabullenemeyen bir kadın portresini izliyoruz.

Eşini başkasına kaptıran kadın kendini spora, alkole, işe vermeye çalışır ama içindeki boşluk dolmaz. İlişkinin bütün suçu, günahı, eksiği, yanlışı pişmanlık dolu günümüz kadın karakterine yüklenir. Keşke şöyle yapmasaydım, keşke böyle yapmasaydım, keşke haklı olsam da konuşmasaydım kısacası idare etseydim de yalnız kalmasaydım!

Çalışmayan ve bütün gün televizyonda aynı spor programlarını izleyerek eğlenen bir adam profili bir güzel aklanır. Adamın çalışmaması da kadının suçu oluverir.

Çünkü iç motivasyonunu bozan, kendini yetersiz hissettiren yani kısacası adamcağızın çalışmasına yol açmayan da kadındır. Eğer bir ilişki bitiyorsa, erkek aldatıyorsa ve başkasına aşık olduysa kadının yüzündendir fikri ince ince işleniyor. Hem de kadın karakterin kendini suçlaması doğrulanarak yapılıyor tüm hesaplaşma. Filmin genel algısı, güçlü kadın imgesinin erkeği ezdiğini söylüyor seyirciye. ‘Bakın erkeği hiçbir şey yapmasa da pohpohlayıp başınıza taç etmezseniz daha genç ve güzel bir kadına kaptırırsınız’ deniyor özetle.

Üstelik erkek kahraman hiç yakışıklı olmayan ve vasıfsız biri bile olsa! Anlatıda Jesse’yi canlandıran erkek karakter son derece sıradan fiziksel özellikleri olan biriyken Celeste ve yeni karısı daha göz dolduran güzel kadınlar. Dolayısıyla anlatının söylemi tamamen erkekten yana bir dengesizlikle ilişkideki iktidar ve dengeyi masaya yatırmaya kalkışıyor. Celeste yaşlı gözlerle film boyunca kendini suçladıkça ve diğer karakterler de Celeste’nin sözde iç hesaplaşmasını, kendini suçlamasını onayladıkça Jesse adeta meleğe dönüştürülüyor.

Bu noktada romantik-komedileri ne kadar ciddiye almaya gerek var sorusu sorulabilir elbette. Ancak çok sayıda filmin aynı dengesiz söylemle erkek egemen dünyayı pekiştirdiğine de dikkat edilmeli. Sadece eğlenmek ve kafa yormadan iyi vakit geçirmek için gidilen sabun köpüğü filmlerin insan ruhunu ve bilinçaltını kirlettiği de fark edilmeli artık. Salondan çıkarken ‘güç erkekte değilse ilişki biter ve Celeste gibi eski kocanızın yeni evliliğini kahrolarak izlemek, kutsamak ve kutlamak zorunda kalırsınız’ bilgisiyle doluyorsanız olmaz olsun böyle sabun köpüğü.

Kısacası haftanın orta karar filmlerinden biri olan Vazgeçmem Senden’den vazgeçebilirsiniz.

Hasankeyf -Hısn Keyba-Hısn Keyfa -Sab’at aghval-Hısn Logub

Uğur  Yılmazer


Tozlu raflar arasından Hasankeyf dosyasını sık sık çıkartmakta fayda var. Geçtiğimiz günlerde Eylül ayı Sınır tanımaz heykeltraşlar platformunun düzenlediği “Uluslararası Tarihi Hasankeyf Taş Heykel Sempozyumu” ile gündeme gelmişti. Bu etkinlik her yıl aynı tarihlerde 1- 30 Eylül arası geleneksel olarak tekrarlanacak. Dokuz ülkeden 12 heykeltraş boyları 2-3 metreyi bulan heykeller yaptılar. Bu heykellerin çoğunu da Ilısu baraj gölü suların altına terk ettiler. Hasankeyf’in dünyanın ortak mirası olduğunu belirtmek istediler.

Çünkü kısmını şöyle özetleyebiliriz; Batman’a bağlı tarihi bir ilçe olan Hasankeyf ayrıca Mezopotamya bölgesinde bulunmaktadır. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Hz.Ömer (ra) devrinde islam toprakları arasına katılmış. Daha sonra Emeviler, Bizans imparatorluğu, Sasaniler, Abbasiler, Hamdaniler, Mervaniler, Artuklular, Eyyübiler, Akkoyunlar ve Osmanlılar gibi birçok topluluğun kaynaştığı merkez olmuştur. Cami, Kilise, saray ve şehir kalıntılarıyla günümüze ulaşmıştır. Artuklu dönemi 1101-1232 yılları arası hakimiyet sağladığı dönemde imar faliyetleri başlamıştır. Ortaçağın en büyük köprüsü Dicle köprüsü, Hasankeyf kalesi, Büyük saray Artuklu dönemine aittir. 1232-1260 yılları arasında Eyyübiler ise kaledeki Ulu camii, El-Rızk camii, Sultan Süleyman camii, Koç camii, Kızlar camii, Küçük camii, İmam Abdullah Zaviyesi, Küçük saray gibi eserler bırakır. Akkoyunlular Zeynel bey türbesi ile de bu kültürel miras bize emanet edilir.


Gelin görün ki bu bölge haçlı seferlerine, Moğol istilalarına karşı korunmuş. Biz bu mirası koruyamamış ; 1967 yılında burada iskan izni vererek Hasankeyf’i hırpalamaya başlamışız. Halk doğal olarak evlerini, bağlarını, bahçelerini çevredeki harabelerden faydalanarak yapmıştır. 1978 tarihinde ise sit bölgesi ilan edilmiş fakat definecilerin yağmalarından kurtulamamıştır.

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay’ın Dünya Kültür Mirası Ölçütleri Açısından Hasankeyf ve Kurtarılma Olasılıkları başlıklı eski makalesinden bu konuyu daha da derinleştirebiliriz; UNESCO’nun 1721 Kasım 1972’de Paris’te toplanan Genel Konferansında Dünya Kültürel ve Doğal Mirasını Korumayla ilgili bir metin hazırlanmıştır. Türkiye bu anlaşmayı 1983 yılında onaylayarak sisteme katılmıştır.
Şu anda ülkemizden dokuz anıt ve sit Dünya Mirası Listesinde bulunmaktadır. Bunlardan Göreme ile Pamukkale doğal ve kültürel sit ; Truva, Hattuşaş, Nemrut dağı , KsantosLetoon, İstanbul , Divriği Ulu camii ve Turhan Melik Darüşşifası, Safranbolu kültürel sit olarak listede yer almaktadır.
Dünya Mirası değeri taşıyan doğal varlıkların, anıt ve sitlerin seçimi ve korunması ile ilgili kural ve koşulları düzenleyen tüzük Dünya mirası Listesi Sözleşmesi olarak anılmaktadır. Dünya Mirası Listesine yeni önerilerin yapılabilmesi için gerekli dosyalar Kültür Bakanlığı tarafından UNESCO’ya iletilmektedir. Kültür bakanlığı himayesinde 1. Derecede arkeolojik ve kentsel sit alanı olan Hasankeyf uluslararası düzeyde tanınmasının gerektiğine, doğal tarihi, mimari, özellikleriyle, sonsuza dek yaşatılması bütün insanlığın yararına olduğuna inanıyoruz.
Hasankeyf’in baraj tehdidi altında olması Kültür bakanlığının bu girişimi başlatması için belki bir engel gibi görülebilir. Ancak Kültür Bakanlığı’nın yasa gereği kanatları altında olan anıt ve sitleri gerçekten koruma görevini eyleme geçirmesi, Hasankeyf gibi özel bir ivedilikle Dünya Mirası listesine aday olarak önermesi, şimdiye dek ihmal edilmiş olan bir görevi yerine getirmek olacaktır.
Hasankeyf’in Dünya Mirası siti olmayı hangi gerekçelerle hakettiğini açıklamak, belki onun yaşam hakkını elinden almak isteyenlerin gözlerini açacak, vicdanlarını biraz rahatsız ederek, kurtarma çareleri aramayı kabul etmeleri yönünde ikna edecektir.
Dünya kültürel mirası Listesine alınmak üzere önerilen kültür varlıklarında aranan özelliklerden en az ikisine sahip olması koşulu aranmaktadır.
1.maddesine göre kültürel miras anıtlar, yapı grupları ve sitlerden oluşmaktadır. İnsanın yaratıcı dehasının üst düzeyde bir temsilcisi olması Hasankeyf bünyesinde bulunan Zeynel Bey Türbesi, Süleyman Camii, Köprü ve Kale gibi başyapıt niteliğindeki anıtlarla seçkinleşen bir sittir. Tek tek ele alındığında özellikle kale kapıları ve köprü gibi anıtlar dönemlerinin üstün tasarımları, eşsiz yapıtlarıdır. Nitekim köprü 40m’lik ana açıklığıyla geleneksel yöntemlerle aşılamayan bir strüktür uygulaması olmuştur.
2.Dünyanın bir kültür bölgesinde veya bir dönemde mimarlık veya teknoloji, anıtsal sanatlar, kent planlama veya peyzaj tasarım alanlarında önemli gelişmelere, insani değer alışverişlerine tanıklık etmesi.
Mezopotamya gibi eski dünyanın, insanlık tarihinin beşiği olan bir bölgede bulunan Hasankeyf, Roma çağından Büyük Selçuklulara kadar değişik kültürlerin etkisinde yaşadığı bir yerleşmedir. Artuklu , Eyyübi ve Akkayonlu dönemlerinin bölgesel etkileri yansıtan mimari mirası, burada farklı kültürlerin karşılığını ve bir kaynaşma potası oluştuğunu göstermektedir. Doğudan buraya gelen sanatkarlar, örneğin İran’dan gelen Zeynel bey Türbesi mimarı, bir taş diyarı Hasankeyf’e sırlı tuğla mimari geleneğinin o sırada geçerli olan biçimini getirmiş, Timur’un başkenti Semerkant’ta benzerleri yapılan bir mimarlık ürünü sunmuştur. Böylece 15.yüzyılda Semerkant’tan İstanbul ‘a kadar uzanan coğrafyada, ortak beğeniler oluşmuş seçkin usta ve sanatkarlar çalışmıştır. Bu ilişkileri kurmak ve anlamak uygarlık tarihi açısından büyük önem taşımaktadır. Ayrıca benzer duyarlılıklar insanları birbirine yaklaştırmakta, geçmişte olduğu gibi bugün de insanlar bu eserler karşısında heyecan duymaktadır.
3.Yaşayan veya yok olan kültür geleneğinin veya uygarlığının ünik veya olağan üstü, ender rastlanan bir temsilcisi olması.
Hasankeyf artık yaşamayan birkaç kültürün izlerini taşıyan ve üzeri yakın çağ kentleşmesiyle zedelenmiş ünik bir ortaçağ kentidir. Coğrafi yeri nedeniyle Suriye ve İran mimarilerinin etkilerine açık olmuştur. Roma ve öncesi kültürlere ait izler henüz tam araştırılmadığından alanın zengin bulgular vermesi umut edilmektedir.
4. Bir yapı tipinin seçkin örneği, ya da insanlık tarihinin önemli bir aşamasını veya aşamalarını gösteren bir mimari ve teknolojik bütünün veya peyzajın örneği olması.
Hasankeyf Anadolu Türk Mimarlığı açısından ilginç yapılar barındırmaktadır. Kızlar camii olarak adlandırılan yapı , benzeri henüz bilinmeyen ilginç bir anıt mezar tipolojisine sahiptir. Zeynel Bey Türbesi, silindirik gövdesi, sırlı tuğla kaplı beden duvarları ve çift cidarlı kubbesiyle, Orta Asya , İran etkileri taşımaktadır. Ayrıca bilinen tek kayalara oyulmuş cami Hasankeyftedir.
5.Geri dönülmez bir değişim karşısında hassaslaşmış olan bir kültürün veya kültürlerin temsilcisi olan , geleneksel insan yerleşimi veya arazi kullanımının seçkin bir örneği olması.
Hepsi tam ayrıştırılarak saptanamamış kültür katmanlarından en belirgin olanlar Roma, Bizans, Artuklu, Eyyübi ve Akkoyunlu dönemleridir.
Bu madde altına güncel olarak şunu ekleyebiliriz Hasankeyf’teki arkeolojik kazının başkanlığını yürüten Batman Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Abdusselam Uluçam , kazılarda Hasankeyf’in 12 bin yıl öncesinin tarihine ulaşıldığı ancak bu yıl yapılan kazının en önemli sonucunun 12.yüzyılda Artuklu döneminde kullanılmış arıtma sistemi olduğu söylendi. Bu döneme ait bir kanalizasyon sistemi ortaya çıkarıldığını ve atıkların üçlü arıtma sistemi ile Dicle Nehrine ulaştığı belirtildi.
6.Uluslararası önem taşıyan sanatsal veya edebi eserler, inançlar, yaşayan gelenekler ve olaylarla doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olmak.
Komite bu ölçütü özel durumlarda ve diğer kültürel ve doğal ölçütlerle birlikte değerlendirerek listeye alınma için kullanabileceğini belirtmiştir.
Hasankeyf’in çeşitli efsanelerle ilişkileri bulunmaktadır. Bütün insanlığın veya büyük dinlerin inançlarında bulunan Eshab-ı Keyf’in yedi uyurlar mağaralarının burada olduğu söylencesi vardır.

Hasankeyf ‘in bulunan tarihi eserleri taşımak, benzerlerini yapmak mümkün fakat bu eserler kendilerini ifadeden yoksun olacaklar. Bulundukları yer ile var oldular. Geçirdiği dönemlerden anılarıyla, taşıyla toprağıyla, tarihi kültürel mirası, faunasıyla şimdiki gibi hissetirmeycek.
Üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde GAP projesi dahilinde yaklaşık 40 yıl ömrü olucak Ilısı Barajı ile 12 bin yıllık medeniyetlerin mirasını sular altına mı terkedeceğiz …

Uğur YILMAZER

YEŞİM USTAOĞLU’NUN USTA YEŞİLÇAMI

.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Yeşim Ustaoğlu’nun yaptığı ”Araf”ın oyuncuları Özcan Deniz, Nihal Yalçın, Neslihan Atagül, Yasemin Conka, Erol Babaoğlu, Can Başak, Feride Karaman, Ilgaz Kocatürk ve Barış Hacıhan sinemalarda izleyicisini beklemekteler. Ustaoğlu yine kendine özgü dili ve lezzetiyle usta bir iş çıkarmış. Her gün yanından geçilip gidilen küçük yerlerin büyük hayaller kuran insanlarını TV izleme şekilleri ve halleri eşliğinde mercek altına almış. En son Pandora’nın Kutusu’ndaki sessiz ve durağan karakterlerin tersine son derece renkli, hepsi birbirinin aynısı gibi ama farklı, hop tek hop tek oynayan ilginç karakterler almış.

Özellikle Neslihan Atagül masum taşralı kız Zehra ve Barış Hacıhan ‘Dumanlı kentin puslu çocuğu” Karabüklü Çaycı Olgun rolünde oynamak için yönetmen tarafından özel olarak yaratılmışçasına başarılı portreler çıkartmışlar. Özcan Deniz’in hiç konuşmadan başrolde canlandırdığı Mahur’un sessizliği inandırıcılığı zedelese dahi unutulmayacak düğün sahnesi çiftetellisi göz dolduruyor, keyiflendiriyor.

Birçok eleştirmenin özellikle ikinci yarısındaki olaylar ve final nedeniyle eleştirdiği ‘Araf’, bir Yeşilçam bilinçaltı hortlaması gibi dursa da, dahası uysa da uymasa da çok kalıcı etkiler bırakmayı başarıyor. Kırmızı kamyonlu yakışıklı ve gizemli adam, hamile bırakılan saf kasabalı kız, iyi kalpli taşralı çocuk gibi klişeler tüm ülke bilinçaltında hiç bayatlamaya fırsat bırakılmayacak kadar sık tekrarlanmaktadır sinemamızda. Ancak fonda tanıdık TV program ve sesleri, önde ezberden bilinen imge ve olay örgüsü artı bir seyir keyfi yaşatıyor. Çünkü Ustaoğlu usta görüntüler ve küçük farklarla yepyeni bir kolaj sunuyor. Hem tanıdık hem de yeni bir anlatı izleme fırsatı yaratıyor.

Araf’ta kalmış karakterler paradoks yaratmadan aynaya bakamayan ve kendi varoluşlarının kanıtını yansımalardan arayan sıkışık hayatlar içinde kanal kanal geziniyorlar. Zehra ve diğer karakterlerin cam, TV ve diğer yüzey yansımaları özneyi nesneleştirirken birkaç boyutlu bağıntı ve çağrışımlar hikayeyi derinleştiriyor. İlk yarıda genellikle ezberletilmiş TV programlarının ses ve sloganları üzerine düşen bulanık kişi yansımaları, karakterleri nesneleştirerek ve kendi olma haline şans tanımadan sıyırarak vahşice bitiriyor. Aynı programları izleyen tüm Zehralar, Olgunlar ve arkadaşları aynılaşıyor ve bitiyorlar bir yerde.

Zehra camdan, Mahur’un gözlerinden ve evine aldığı TV ekranından uzaklara ulaşmaya çalışan saf taşralı bir kızdır aslında. Çaycı Olgun ise uzaklara gitmek değil refaha kavuşabilmek için bilgisayar ve TV ekranlarına bakan duygusal ve hayalci bir gençtir. Olgun için Acun Ağabey gibi herkese aynı mesafede uzak ve yakın bir şans kapısı vardır bu hayatta. Başı sıkışınca, öz annesi bile terk edince ve kimse duymayınca yardım elini ve kamerasını uzatacak bir Yalçın Ağabey hazırdır. Neticede TV bir eğlence, bilgilenme, oyalanma aracı değildir sadece. Hayata çözüm ve çare üreten bir mecradır. Bir TV yarışması ulaşılması hayal edilen nihai hedef olabilir. Ayrıca yollara çıkıp uzaklaşamayan karakterlerin görüntüleri ekranlara düşerse varoluşları da ispatlanır bir ölçüde.Hiç görünmeyen ve hep geçip gidilen bir yol üstünde yaşayanların sıkışmışlığı TV stüdyolarının ışıkları, müziği ve anonslarıyla aydınlığa kavuşabilir bir gün. Finalin Yalçın Ağabey tarafından yapılması bu anlamda tüm filmi besleyen ironi dolu bir seçimdir kuşkusuz. Yalçın Ağabeysiz evlenseler tüm acılar böylesine zengin çağrışımlarla dinmez, her acının üstüne bir çırpıda sünger çekilemezdi herhalde.

Üstelik yerel müzik, dans, düğün ve TV karakterleri izleyicinin kendi gerçeğinin de fotoğrafını çekip önüne koyuyor. ‘Yeşimçamvari’ Araf, Yeşilçam severleri de mest edecek ve sanat filmi düşkünlerini de enikonu tatmin edecek sürpriz ve yeniliklerle dolu bir arafta duruyor.

.

Şenay Tanrıvermiş 

Yeşilçam Sinemasında Aşk Yazı dizisi

GARİBİN AŞKI (1955)

.
Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmazsa “Aşık Veysel Şatıroğlu”

1954 yılında “bir ağa kızıyla, fakir bir gencin dramatik aşk öyküsünü anlatan”, “Garibin Aşkı” filmiyle yönetmenliğe ve senaryo yazımına başlayarak, 1961 yılında sinemayı bırakan Tekin Akpolat, sıradan bir yönetmen olarak kalmış başarıyı yakalayamayan, garip diyebileceğimiz bir çizgide yaşamını devam ettirmişse de bir akıl hastanesinde tarihi bilinemeyen bir zamanda aramızdan ayrılmıştır. Arkasında 5 film bırakan Akpolat’ın “Garibin Aşkı” filminde; Mesiha Yelda, Ali Ekdal, Halide Pişkin, Asım Nipton, Kadri Ögelman’ın yer almış, Vedat Akdikmen’de görüntülemiş.

.
AŞK VE ÖLÜM (1955)


Ölümdür tek başına yaşanan. Aşk iki kişiliktir… “Ataol Behramoğlu”
Aşklar ölümle mi biter acaba ? Sanmam. Birbirine kavuşan, sonsuza dek mutlu yaşayan aşıklar da var elbette. Aşk üzerine sekiz film yapan ve 75 yaşında iken 2002 yılının 26 Nisan’ında yaşama veda eden Orhan Elmas, yazdığı senaryoya “Aşk ve Ölüm” adını vermiş 1955 yılında. Lazar Yazıcıoğlu da görüntülemiş, Muzaffer Tema, Nermin Ruhsever, Gönül Bayhan başlıca rolleri aralarında paylaşmışlar veya yapımcı Cahit Günal vermiş bu rolleri onlara. “Seven bir kadının sevdiği erkek uğruna yaptığı fedakarlıklar”. Filmin konusu bu. Ancak kadının yaptığı fedakarlık ne? Araya başka kadın da girince, sevdiği erkeği bir başka kadına kaptıran ve bu nedenle de aradığı aşkı bulamayıp ölümü seçen bir kadın mı var acaba?

BİR AŞK HİKAYESİ (1955)
Haldun Taner’in bir öyküsünden “Tuş” veya diğer bir adı ile ”Bir Aşk Hikayesi” nin yönetmeni ve kameramanı Şadan Kamil. Nazif Duru’nun sahibi olduğu Atlas Film adına çekilen bu filmde; “sevdiği erkekle evleneceği sırada tecavüze uğrayıp, geneleve düşen bir kadının” dramatik öyküsü anlatılmakta. Münir Özkul, Mualla Kaynak, Kemal Ergüvenç, Saadettin Erbil, Ahmet Tarık Tekçe başlıca rolleri pay etmişler.

.
AŞK VE KUMAR (1956)


Aşka insan kendini aldatarak başlar ve başkalarını aldatarak bitirir. “Oscar Wilde”
Sanırım “Aşk ve Ölüm” filmini seyretmiş olacak ki! sadece üç filme imza atan (1956’da iki ve 1958’de Bir) yönetmen Turan Day, hemen 1956 yılında “Aşk ve Kumar” filmini çevirivermiş alelacele. Fıstıkçı Rasim diye bilinen yapımcı Rasim Day’ın oğlu olunca da film çekmek kolay ve zahmetsiz. Film, “Lüks ve debdebeli hayatı seven bir odacı kızı ile evlenip, açtığı kumarhanede hayatını kaybeden zengin bir adamın öyküsünü” konu almakta. Sinema tarihçilerinin karşı çıkabileceği bir varsayımımı burada dile getirmek isterim. Turan Day henüz bu tarihte 21 yaşında Galatasaray Lisesi’nden mezun toy bir delikanlı durumundadır. Sanırım yapacak bir iş bulamayan avare bir delikanlı olduğundan, babasının yapımcılığını kullanarak, ve ona sırtını dayayarak kendisini film çekme işine vermiş. Vermiş, ancak başarılı olamadığı da aşikar. 58 yaşında vefat (1935-1993) eden Turan Day’ın, sinemacılık sonrasında ne iş yaptığının da bilinmesine gerek yok

Fazlasıyla NaturaL

BİR İNTERNET DİZİSİ Fazlasıyla NaturaL

.

Senaryosunu Burak Süzer ve Murat Başaran yazdı

Yönetmenliğini Burak Süzer üslendiği dizinin Görüntü Yönetmeni : İlknur Güler , Kurgu : Şahin Canbolat tarafından yapılan dizi Oyuncuları ise Burak Süzer ,Murat başaran ,İlknur Güler ,Şahin Canbolat, Ozan Kızılhan ,Aydın Gündoğdu Ege Üniversitesinin sinema öğrencileri tarafından hazırlanan  başarılı bir yapım olmuş bence desteklenmeli talip edin kendinizden  bir çok şey  bulacaksınız….


.

Dizinin konusu ise  şöyle ,

.

Sami ve Dalyanın …İki Kardeşin Büyük Mücadelesi.

Herşey onlar çocukken başladı.Dünyanın karanlık bir yer olduğunu anlamaları pek zaman almadı.Bu dünyadan olmayan birşeyler vardı.Karanlık giderek büyüyordu.İnsanlığı kuşatmaya başlayan kötülüğü kapıların ardından kim çıkarmıştı ? Dünya böyle birşeye hazırlıklı değildi.İşte tüm bunlara bu iki kardeş kayıtsız kalamadı.Geçmişten hesap sormaya,geleceği yaşanabilir kılmaya geldiler.

Ve Şimdi Sami ve Dalyan burdalar..

.

.

Fazlasıyla NaturaL Bu sayfadan takip edebilirsiniz  :  http://www.5adim.com/

.

.

Sinema Sokağı 5 yaşında

.

Bundan bir beş önce tam da bugün ” Hayat Sokaklarda ” söylemiyle tek başıma yola çıktım , daha sonradan katılan birbirinden değerli arkadaşlarımızla bu güne kadar geldik  ,   Bir çok kişi ve kuruluşlardan övgü ve destek aldık teşekkürler . Gazetemiz  Özgün yapımları , dürüst habercilik anlayışı ve yayınladığı kaliteli yayınlarıyla  farkını belli eden ve başarı grafiğini her geçen gün yükselten gazetemiz, bu çizgisini koruyup daha da güçlendirerek yayın hayatına devam etmeyi hedeflemektedir. Ve  beşinci yılımızı kutluyoruz işte! Siz okuyucularımızla hep beraber, daha nice yıllara diyerek ten .

.

5 Yılda bir çok sosyal sorumluluk projelerine destek verdik

.

  • Sinema Sokağı Yeşil  Doğaya Dokunma Dedik , demeye de devam ediyoruz 
  • Sinema Sokağı Tarih  Kültür Mirasına Sahip Çıktık  , çıkmaya da  devam ediyoruz 

.

5 yıl önce ve bugün Ve hiç pişman değilim Sinema Sokağı Sanat ‘nın bahsini etmekten!

.

Sinema Sokağı Sanat Gazetesini okuduğunuz için teşekkür ederiz.

.

.
Saygılarımla
Barış Kekeç

 

Sinema Sokağı Yeşil Doğaya Dokunma

 

Sinema Sokağı Yeşil küresel çevre sorunlarına dikkat çekmek, yeşil ve barışçıl bir gelecek için çözümler bulunmasını sağlamak amacıyla şiddet içermeyen, yaratıcı eylemlere baş vuran, kampanya yürüten bağımsız bir çevre kuruluşudur.

Çevre; insanların ve diğer canlıların yaşamları boyunca ilişkilerini sürdürdükleri ve karşılıklı olarak etkileşim içinde bulundukları fiziki, biyolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel ortamdır.

Hava, su ve topraklarımızın her geçen gün artan oranlarda kirlenmesi ve önemli bir güneykısmının kullanılamaz hale gelmesi, özellikle Büyükşehir ve sanayi bölgelerinin çevre kirliliği sebebiyle yaşanamaz hale gelmesi, ozon tabakasının delinmesi, yerkürenin giderek ısınması, doğal kaynakların hızla tüketilmesi; çevreyi korumak amacıla çevreyi korumak için herkesin duyarlı olması lazım

Bunun için yapacağınız tek şey; çevrenizdeki  doğaya  karşı girişilen saldırıları bizlere iletmek. Konuyla ilgili yazınızı ve fotoğrafı aşağıdaki form üzerinden bizlere iletebilir ya da aynı bilgileri e-posta adresimiz gazete@sinemasokak.com‘a gönderebilirsiniz.

Söz konusu tahribat ya da talanın yer tespiti için adreslendirmeniz , ve ortaya çıkan doğa saldırısının boyutlarını detaylı şekilde dile getirmeniz duyurunuzun yanıt bulması için büyük önem taşıyor.

İnsanlığın ortak olarak yaşadığı bu dünyaya sahip çıkmak , tahribata “dur” demek için siz de “görmezden gelmeyin”!

.

Uyarı : İsimsiz ve irtibat bilgileri bulunmayan ihbarlar değerlendirilmeyecektir.

.

.

 

 

Gelecek Uzun Sürer

11 Kasım 2011 de gösterime giren filmde tezi için ağıt derlemeleri yapan Sumru nun Diyarbakır a,seslere,hayata,en çok da kendi üstünü örttüğü acısına olan yolculuğu anlatılıyor.Trenle başlayan yolculuk Hakkari de bir dağ köyünde sona eriyor.

Sonbahar filmiyle de büyük beğeni kazanan yönetmenin sunduğu görsel şölen kusursuz.Filmin her sahnesi ayrı bir atmosfer,ayrı bir dünya sanki.Kendinizi mükemmel fotoğrafların olduğu bir sergide gibi hissediyorsunuz.Filmin yaratılmış alternatif bir dünyası var.Filmde sesler de çok önemli ögeleri oluşturuyor.Bu durum Sumru nun çocukluğundan beri  seslere olan dayanılmaz ilgisiyle ortaya çıkıyor.Filmi izlerken gözlerinizi kapatıp bir anlığına bile olsa sadece seslere yoğunlaşmak istiyorsunuz.

Filmde yolculuk teması çok iyi işleniyor.Hayat yolculuklardan ibaret değil midir zaten.Ne kadar geciktirsek de yolculuk herbirimizin kaçınılmazıdır.Sadece yeri ve zamanı bireyseldir.

Filmde dünyada süren anlamsız savaşa da değiniliyor.Savaşın taraflaşmayı beraberinde getirdiği gözleniyor.Oysaki hepimiz aynı taraftayız hepimiz aynı gezegende yaşayan insanlarız.İnsanoğlu bunun farkına ne zaman varacak kimbilir.Herbirimiz kendi içimizde farklı acıları saklayan ayrı bir varoluş formuyuz.

Kendi derinliğimizde yolculuğa çıkmak için mükemmel bir film….