Sağ Salim 2: Sil Baştan’ın Yeni Fragmanı Yayınlandı

2012 yılının en beğenilen komedi filmlerinden biri olan Sağ Salim devam filmiyle yeniden beyazperde de. Filmin yeni fragmanı internet ortamında yayına verildi..

 

Reklamlar

SİNEMALAR, BENİM SİNEMALARIM

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Artık sinemaya, tiyatroya, sergiye, konsere ve sanatın birçok alandaki üretimine ulaşabilmek için AVM’lere girmek zorundayız. AVM’lere gitmek lanetlenmesi gereken suçlar, günahlar, ayıplardan değil elbette. Her çağın farklı dayatması ve kuşatması içinde üretiyor ve üretilenlere ulaşıyoruz. Bu çelişki ve çekişme içinde popülist ve elitist bölünmelerle yeniden yapılanıyor ve birçok güzel işi kaçırıyoruz.

Sistem içinde küçükte olsa güçlü kırılmaların yaşandığı bir ilkbahar ve yazdan sonra hakim olanı düzeni tüm eylemlerimiz ve alışkanlıklarımız çerçevesinde sorgulamamız ve meydan okumamız bizim elimizde değil mi? Öyleyse buyurun! Gittiğimiz salonları, mekanları, tercih ettiğimiz filmleri, girip çıktığımız, bir parçası olduğumuz aktivitelere rastgele bakalım!MINOLTA DIGITAL CAMERA

En son gittiğimiz sergi hangi salondaydı, hangi şirketin sanat küratörü tarafından belirlenmişti, kültürel vurgunculuk ve egemen sanat emperyalizmi kar öğesinin vazgeçilmez ince hesaplarıyla yapılmıyor mu? Kültür piyasaları, şirket yöneticisi mantığıyla çalışmıyor mu? Büyük şirketlerin birer sanat departmanı yok mu?

Dahası bu departmanlar sokakta kendi başına var olmaya, üretmeye, yaratmaya çalışan özgür sanatçıyı küçük esnaf durumuna düşürmedi mi, ya da yükseltmedi mi? Koskoca markaların reklam kapasiteleri, şirket sermayelerinin gücü, halkla ilişkileri, albenili vitrinleri karşısında birçok galeri, salon vs kapanmak, yok olmak zorunda kalmadı mı?

Zaten müzeler de zengin iş adamlarının kendi adlarına açtığı ve kendilerini açıkça çağdaş kültürün beğeni uzmanları ilan ettiği sofistike dükkanlar değil mi? Müzelerin, galerilerin, salonların şubeleri olması çok mu normal?

Evet, sanat özelleştirileli çok oldu ve bu her açıdan kötü sonuçlar da doğurmadı. Hatta üretimin yayılması ve alıcısına ulaşması açısından inkar edilemez kolaylıklar sundu. Tamam da durup dururken bu konu neden mi açıldı? Çünkü en son Emek sinemasıyla açıkça ilan edilen görüşün artık hemen hayata geçmesi gereğini hatırlatmak için yazıldı…

Elimizdeki son kaleleri güçlendirmek, desteklemek ve yaşatmak için. Kış geldi ve sinema salonları cazibesi de elbette arttı. Kaçınılmaz olarak AVM’lerin sunduğu imkanlar nedeniyle bu salonlar tercih ediliyor ve edilecek. Tabii ki gidelim izleyelim ve genellikle ana akım sinema filmlerini gösterime sokan bu salonların tadını çıkaralım. Ancak bu salonların bağımlısı olup birçok zorluk ve özveriyle çekilen ve salon bulamayan filmleri de takip etmeyi unutmayalım. Beyoğlu Sineması çok dolu ve özel bir film listesiyle bizleri bekliyor.

Gerçekten görülmesi gereken yerli ve yabancı program itinayla seçilmiş ve ilgi bekliyor. Ana motivasyonu sadece eğlence olmayan ve seyircisine düşünme, öğrenme, sorgulama öneren bir sinema. Üstelik bilet fiyatları AVM salonlarının neredeyse yarısı, fuayede satılan yiyecekler de çok daha ucuz. Kendinizi sadece müşteri değil biraz sanatsever hissetmenize sebep olan bir bütün…

Bu yüzden kapandıktan sonra yürüyüşler yapmak yerine şimdi iyi bir alternatif olarak tercih edilmeli ve gidilmelidir diye düşünüyoruz. En yeni, bağımsız ve büyük filmlerin bu küçük salonlarda oynadığı bilgisiyle Beyoğlu Sineması’nın programını web sayfasından sıkı sıkı takip ederek başka türlü izleme olanağı bulamayacağımız filmlere ulaşalım.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde ücretsiz film gösterimleri yapıldığını bilelim mesela. Program takip edilirse farklı bir içerik ve görüşle bir anlayış ve zihniyeti yaşatma çabalarını görelim.

İstanbul Modern ve Pera Müzesi salonlarının çok özel seçkilerini ve bazı filmler öncesi/sonrası sinemacılarla seyircinin buluşturulduğu harika programları kaçırmayalım.

Bu arada yazıda adı geçmeyen birçok dergicinin, sanatçının girişimleriyle kendi küçük salonlarında büyük filmler çevirdiklerini ve seyirciye ulaşmak için çok çalıştıklarını göz ardı etmeyelim.

Kısacası ana akım filmler kadar diğer film ve salonların da keyfini sürelim. Sadece festival zamanı hatırladığımız bazı salonları tüm sezon boyunca dolduralım ve sinemaya bazı şirketlerin tekelinden azıcık da olsa sıyırıp soluk aldıralım, soluk alalım. Siz de kendi salonlarınızı ve sunduğu imkanları paylaşın, birlikte zenginleşelim.

Keyifli seyirler…

 

GalataPerform ile Yaz bakalım

GalataPerform’un 2006 yılından beri yürüttüğü Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi’nin OYUN YAZARLIĞI ATÖLYE programı 2 Kasım 2013 – 7 Mayıs 2014 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Atölye, kendini tiyatroda yazarak ifade etmek isteyen herkese açık.

Katılımcıların Atölye kapsamında yazdıkları oyunlar arasından seçilenler, Mayıs ayında 3. Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali kapsamında profesyonel tiyatrocular eşliğinde sergilenecek.YMYT Atolye

Oyun yazımı atölyesi çağrısına cevap veren katılımcılar, Kasım ayından itibare GalataPerform’un Genel Sanat Yönetmeni tiyatrocu oyun yazarı ve yönetmen Yeşim Özsoy Gülan ve Bahçeşehir Üniversitesi Sinema Bölümü öğretim görevlisi ve Bakırköy Belediye Tiyatroları Dramaturgu Ceren Ercan önderliğinde “Çağdaş Tiyatro Atölyeleri” başlığı altında çalışmaya başlayacaklar. Atölyelerdeki diğer eğitmenler arasında Ankara Üniversitesi Dil & Tarih- Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü öğretim görevlisi Doç. Doktor Beliz Güçbilmez, Sorbonne Nouvelle Üniversitesi “Tiyatro”bölümü Lisans ve Yüksek Lisans mezunu Okan Urun da var.

25 hafta boyunca haftada 6 saat olarak gerçekleşecek atölyeler, 3 aşamalı olarak gerçekleşecek. Birinci aşama olan Kasım-Aralık aylarında katılımcılar dramatik yapı ve çağdaş tiyatro üzerine temel dersler alacaklar. Ocak-Mart ayları arasındaki ikinci aşamada yurt dışından gelen yabancı yazarların da bir uzun (masterclass) ve birkaç kısa atölye çalışması esnasında kendi oyunlarını geliştirmeye başlayacaklar. Atölyelerin üçüncü aşamasında katılımcılar eğitmenlerle birebir olarak kendi oyunları üzerinde çalışacaklar ve seçilen oyunlar Mayıs 2014te gerçekleşecek olan 3. Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’nde değerlendirilecek.

Davetli yabancı yazarlarla da (Fransa, Polonya, Ukrayna) gerçekleştirilen çalışmalar kısa ve uzun süreli atölyeler olarak devam edecek. Geçtiğimiz senelerde davetli olarak ders veren yazarlar arasında Fransa’nın ENSATT Üniversitesi Oyun Yazarlığı Bölüm Başkanı Enzo Cormann, İskoçya’daki Traverse Theatre’dan Linda McLeanve Peter Arnott, İspanya’dan Katalan Devlet Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Sergi Belbel sayılabilir.

Yeni Metin Yeni Tiyatro atölye katılımcıları bugüne dek hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda birçok başarıya imza attılar. Berliner Theatertreffen kapsamında, Türkiye’den son aşamaya kalan tek oyun, Yeni Metin Yeni Tiyatro kapsamında Hüseyin Alp Tahmaz’ın yazdığı “Kasaba” oyunu oldu. HeidelbergerYMYT ph  Melike &Felipe Barranco

Stückemarkt ’11 Festivali programına seçilen üç metinden ikisi de Yeni Metin Yeni Tiyatro kapsamında yazılan oyunlar oldu. Oyunu ile Avrupa’nın En İyi Genç Oyun Yazarı ödülünü alan Ahmet Sami Özbudak’ın “İz” ve Liseli Gençler Oyun Yazıyor Projesi’nden çıkan 17 yaşındaki yazar Fehime Seven’in “Türkiye Kayası” adlı oyunları festivalde okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluştu.

Geçmiş atölye katılımcılarının oyunları İstanbul sahnelerinde de oynamaya devam ediyor. Geçtiğimiz sezon Fehime Seven’in İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen “Türkiye Kayası” oyunu ve Ahmet Sami Özbudak’ın GalataPerform’da sahnelen “İz” adlı oyunları bu sezon da izleyici ile buluşmaya devam ediyor. Ayrıca geçen sene 2. Yeni Metin Yeni TiyatroFestivali’nde ‘sahnelenmiş oyun okuması’ yapılan Şenay Tanrıvermiş’in ilk oyunu “Dil”i bu sene GalataPerform sezon için hazırlıyor.

İlk oyunların değerlendirilmesine imkan sağlayan ve uluslar arası bağlantıları ve programıyla özgün bir atölye olma niteliğinde olan Yeni Metin Yeni Tiyatro Atölyelerine başvurmak için;

Başvuru Şartları:

  • 21 Ekim 2013 tarihine kadar yazdığınız bir oyunun ya da herhangi bir türde yazdığınız bir metnin 2 ile 10 sayfa arasındaki bir bölümünü yenimetinyenitiyatro@galataperform.com adresine özgeçmişinizle beraber gönderiniz.
  • 2013-2014 Yeni Metin Yeni Tiyatro Atölyeleri için kontenjan 25 kişiliktir. 2 katılımcıya burs verilecektir.
  • Mülakat tarihleri 23-24 Ekim günleridir. Randevular telefonla alınmaktadır. Tel: 0530 260 25 24

 www.galataperform.com

 

Berfo Ana belgeseli!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

 

Veysi Altay’ın yönetmenliğini yaptığı ’33 yıllık direniş- berfo ana’nın muhteşem belgeselinin sinemalarda oynamamasının normal olması ne kadar anormal değil mi? Her cumartesi günü önünden geçip görmemezlikten geldiğimiz kötürümleşmiş ve kötüleşmiş vicdanlarımıza son derece uygun düşüyordu adımlarımız.

Orada çocuklarının akıbetini merak eden ve bu ateşle yanan anneler bekliyordu ve büyük kalabalıklar onlara sokak eşyası, duvar süsü veya herhangi bir şehir atraksiyonu gözüyle bakıyordu. Yok yok hatta bakmıyordu bile. Yanlışlıkla görürüm korkusunun bilinçaltı savunmasıyla bakmıyorduk Cumartesi Anneleri’ne…berfo-ana-belgeseli-beyaz-perdede_250x250cutout

Veysi Altay kalabalıklardan olmamayı seçmiş ve artık simge bir isim olan Berfo Ana’nın bekleyişini, inadını, sabrını, mücadelesini belgesel çalışmasıyla somutlaştırmış. Ne güzel insanlar var değil mi hala? Ama ülke atmosferini, iklimini ve yakın tarihini işleyen bir filmin vizyonda yer bulmamasına ve bunun normal olmasına ne denmeli Allah aşkına?

Ethem’in, Ali İsmail’in, Abdullah’ın, Medeni’nin, Mehmet’in, Atakan’ın acılarına sahip çıkan bir kesimin duyarlılığına da bu yüzden şaşırıyor şaşıranlar. Berfo Ana’ya sahip çıkmadığınız, yalnız bıraktığınız, inkar ettiğiniz gibi bu gençlerin yüreği yangın analarını neden yalnız bırakmıyorsunuz öfkesi ve şaşkınlığı var birilerinde!

Berfo Ana daha yalnız bir kalabalığın içindeydi ama bugün anneler yavaş yavaş kucaklaşıyor sanki. Dün sana olan bugün benim başıma geldi başka bir biçimde acısıyla sarılıyor insanlar. Ayrıca ya başımıza gelirse tehdidin yakın durması tüm anneleri daha fazla görmek, duymak, anlamak zorunda hissettiriyor. Birileri hiç görmek istemese de Berfo Ana belgeseli gibi duyarlı işler toprağa düşüyor ve havalar değişiyor aniden.

Siz pırıltılı sinema salonlarında Berfo Ana’ya yer vermeseniz de, dönüp bakmasanız da hava da asılı acısıyla iklimini değiştiriyor gözyaşı bulutları. Aniden hava sıkışıyor, bulutlar çarpışıyor. Nedensiz değil yani! Sadece Ethem, Abdullah, Ali İsmail, Medeni, Mehmet, Atakan değil Berfo Ana’nın oğlu da bir anadan doğmuştur ve bu toprakların evladıdır duygusu dalgalanıyor etrafta. Yönetmen Veysi Altay ise “İyi ki anneler var. Anneler olmasaydı bu çalışmam olmayacaktı” diyor belgeselini anlatırken.

Ama biz bu filmleri kendi salonlarımızda izleyemiyoruz, sanki birilerinin spesifik ilgi alanı ya da hobisiyle ilgili bir filmmiş gibi. Sadece meraklısının ilgileneceği aslında önemsiz bir konuymuş gibi. Bizimle hiç ilgisi yok gibi…

Bu durumda sinema salonlarında kendi dramlarına yer vermeyen sistemin havalandırmaları ve ultra yeni teknolojik donanımları sadece havayı kirletmeye yarayabilir. Haberlerde Ethem’in annesini Sayfı Sarısülük’ün “onu vurduklarında beni de vurdular, katilini serbest bıraktıklarında bir kez daha vurdular” dediğini yayınlamazsanız hava bulanıyor tabii. Ali İsmail Korkmaz’ın annesi Emel Korkmaz: Ne umutlarla gitmişti Eskişehir’e.

Daha 19 yaşındaydı. 20’sinde bile değildi. Elinde ne taş, ne de sopa vardı. Katilleri maalesef belli ama gizleniyor. Kaç kamera kaydı var. Neden o görüntüler siliniyor? Bu çocuk onlara ne yaptı? Katiller sokakta dolaşıyor, masum çocuklar öldüresiye dövülüyor. Devlet büyüklerinin vicdanları sızlamıyor mu? Tek isteğim, katiller bulunduğu zaman gözüme bakmaları.

Acaba bakabilecekler mi? Çok hayalleri vardı oğlumun dediğinde siz ekrana koymazsanız gizli fırtınalar kopuyor ve hava bozuluyor tabii. Artık iklim kolay kolay Akdeniz olmaz ve gülümsemek hiç kolay değildir bu hava da.

Mehmet Ayvalıtaş’ın annesi Fadime Ayvalıtaş’ın bu sözleri yerine Usta’nın öyküsünü izletirseniz denge bozuluyor ve havalar aniden soğuyabiliyor tabii. Fadime anne: Başbakan her geçen gün yaramı daha da kanatıyor. Acaba kendi evladı ölse böyle konuşabilir miydi? Hep yaram kanıyor.

Sekizinci ayda askere gidecekti toprağa verdim dediğinde hiçbir kanal bu sözleri yayınlamazsa başka kanallar açılabiliyor. Ve tabii hava da bozuluyor, iklim de değişiyor. Medeni Yıldırım’ın annesi Fehriye Yıldırım şöyle anlatıyor acısını ve ekranlarda yer bulamıyor sözleri; 18’i bitmiş, 19’unun ilk günüydü.

Medeni’min katili bellidir. Başbakan Medeni’nin katilini getirsin elimize versin. Oğlum eline taş bile almamış. İnşallah rüyasına girer Başbakan’ın.’ Yayınlanmayınca acılar, saklanınca, unutturulmaya çalışılınca havadaki kirlenme bulaşıyor herkese ve sık sık sıkboğaz ediyor basınçlı kirlilik.

Ölene kadar belki oğlu gelir diye kapısı açık bekleyen Berfo Ana gerçeğine salonları, ekranları kapatırsanız iklim Akdeniz olmuyor hiç ve kolay kolay gülümseyemiyor kimse…

Kutsal Motorlar

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

En baştan söylemekte fayda var; ana akım sinemaya ait olmayan bu film hiç sıkmıyor ve seyirciye başından sonuna sürprizler sunuyor. Fantastik, bilim kurgu, dram, komedi ve müzikal türleri birbiri içinde eritirken az ama öz diyaloglarıyla tam yürekten vuruyor ve seyirciye unutulmaz bir sinema şöleni sunuyor. Türünün kaygan olması gibi olay örgüsünün ve dramatik yapısının da esnek olması kutsal bir iş çıkartıyor ortaya. Dolayısıyla filmin konusunu özetlemek, temasını ve mesajlarını veya cümlesini bulmaya, anlamaya çalışmaktan vazgeçip, ötesine geçmek ve keyfini sürmek gerekiyor.20380135.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Sezgilere, duygulara ve söze sığmayan düşüncelere özgü bir ironik şiir dize dize akıyor sanki. Ancak bir yandan da filmin temel aldığı bir ana karakter etrafında akan gerçeküstü olaylar tuhaf bir şekilde benimseniyor, inandırıyor. Belki de inanma ihtiyacını aşan olaylar zinciri fazlasını verdiği için film kendine tutsak alıyor seyirciyi. Artık Leos Carax’ın hafiften Godard’ı anımsatan kendi dünyasının izleyicisi olma gayreti başlıyor. Gayret deyince filmin yorucu bir temposu ya da seyirciyi çözümlemeye zorlayan olaylar düğümü de söz konusu değil. Sadece belki bu noktada bütünlük kazandırılamadığı veya bütünlüğünü ifade etmediği ya da edemediği için eleştirilebilir. Ayrıca sessiz sinemadan bugüne sinema tarihinin farklı dönem ve türlerine hatta Transformers’a özel ve fazladan saygı duruşunda bulunan film bir rüya gibi düşünülürse bütünlükte kazanıyor.

Farklı görsel sanat disiplinlerinden beslenen film parça parça öykülerden oluşuyor ve parçalar bir karakterde vücut bulduğu gibi ilintisiz olaylar birbirine göndermeler ve linklerle ekleniyor. Bu açıdan bazen eklektik dursa da genel olarak her zerrenin bütünü sağlamlaştırdığı tuhaf bir atmosfer oluşuyor, büyülüyor. Filmin anlatmaktan çok hissettirmek istediği sıkışmışlık ve hüzün yine filmden alıntı muhteşem bir cümleyle özetlenebilir; “Cehennemin dibinde bir balo sergiliyoruz. Hepimiz sarhoşuz. Ölü ve sarhoş…”

Rolden role giren ve her yeni rolle başka bir macerada sürükleyen Denis Lavant’ın oyunculuğu hem virtüöz bir oyuncunun hünerlerini göstermesi hem de oyuncunun çıkmazını, oynama aşkını ve bu aşkın öldürücü, yorucu, hüzünlü ve bir o kadar da anlaşılmaz zevklerini anlattığı bir temelle bir kez daha kutsanıyor. Yani Denis Lavant’a yazılmış bir güzelleme olarak tüm oyuncu sevdalılarının dertlerini de övgü ve saygı dolu bir methiyeyle yüceltiyor yönetmen. Yaşamak için her rolün hakkını vermek, başka hayatlara değmek ve bilmediğin ruhlara girip çıkmak zorunda olan oyuncu sadece oyuncu bir karakteri anlatmakla yetinmiyor sanki. Sıradan hayatların bütün ciddiyetle oynanan rollerine soru işaretleri ve gölgeler düşürüyor. Dahası Crononberg’in ‘existence’ ve ‘videodrome’ başyapıtlarında olduğu gibi insanoğlunun varoluşuna dair sorular sorarken makineleşen insanı ve insanlaşan makineleri müthiş estetik sahnelerle resmediyor. Sonuçta gülünç duruma düşen insanoğlunun çıkmazı gülümsetirken üzüyor.

Carax, filmin ardında bir hikaye olmadığını, birbirine bağlanmış bazı imgeler ve duygular olduğunu söylese de bir bütün oluşturmaya eşikte durduğu için engellenemez şekilde karakterin canlandırdığı kişiliklere bu şekilde yaklaşılıyor. Çünkü bu yanılsama seyir sırasında ve sonrasında da seyircinin kafasında birbirine yaklaşıyor, hatta kimi zaman iç içe geçiyor ya da yönetme söyleşisinde ele vermek istemediği gizi filminde de tam açık etmeden sık sık fısıldayıp kaçıyor gibi… Farkında olmadan bolca ‘gibi, sanki, belki’ gibi kelimelerin kullanılması da bundandır ‘herhalde’. Evet bu filmde hiçbir şey kesin, net ve gerçekçi değil ancak yeterince fulu ve sürreal de değil. Allah aşkına nedir o zaman konu diyorsanız hayal gücünün sınırlarını zorlayan imgelerin toplandığı bir sezgiler havuzunda çağdaş bir rüya olarak özetlenebilir ‘belki’. Sezgilerin semboller, masallar ve kabuslarla dansıdır ‘sanki’. Çağımız sanatçılarının ortak bilinçaltı deşifre kodlarının tablosudur ‘gibi’…

Bence gidin yani!

Babamın Cesetleri

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Babamın Cesetleri adlı oyun ‘KREK’ e ilk gelen izleyici de büyük şaşkınlık yaratıyor çünkü klasik izleme alışkanlıklarının dışında bir teknik ve yapı söz konusu. Sanki sinema ve tiyatro sanatları aynı sahne de buluşturuluyor duygusu uyanıyor. Salondaki izleyiciye kulaklık dağıtılıyor önce ve camın arkasında kalan sahne ve sesler bu şekilde duyuluyor. Böylece seyirciyi oyuncudan ayıran o meşhur ‘dördüncü duvar’ hem yıkılmış oluyor hem de tekrar inşa ediliyor.

17. Yüzyıldan bugüne ve özellikle de Stanislavski ve Antoine tarafından uygulanan ‘dördüncü duvar’ saydam bir geçit gibi düşünülmüş. Çünkü bu tiyatro estetiğinde seyirci-oyuncu arasında bir ilişki yokmuş gibi davranılır. Sanki oyuncular kendilerini izleyen bir kitle yokmuşçasına oynarlar. Tabii bunun aksine seyirciyi de içine alan veya içine almayıp sadece seyirciye tiyatroda olduğunu hatırlatan yapılarda mevcuttur. yrE-babamin-cesetleri-krek-1

Ancak Berkun Oya seyici ve oyuncu arasında hayal edilen saydam duvarı boydan boya bir cam aracılığıyla görünür kılarak bir ölçüde çok daha gerçekçi ve diğer yandan çok daha anlatısal ve hatta sinemasal bir yapı inşa etmiştir. İşte bu yüzden yenilikçi, yaratıcı ve sarsıcı etkiler yaratmayı başarır. Sahneye video enstalasyonları, resimler, kısa filmler, klipler gibi çeşitli görseller konulmasına zaten çoktan alışan izleyici KREK’te bir ölçüde duvara çarpmaktadır. Kulaklıklar sayesinde yutkunma, iç çekme, mide gurultusu, sigara izmaritinin yanması gibi tiyatro sahnesinde en arkadaki izleyiciyle öndeki arasında aynı şekilde hissedilemeyecek seslerin hepsi bütün ayrıntılarıyla kulağınıza fısıldanır.

Üstelik iki kulağınıza birden! Kulaklıkların yaratacağı sanılan mekanik etki oyun başlar başlamaz seyirciyle oyuncu arasında gerçekçi bir paylaşıma olanak sağlıyor. Böylece oyuncular herkes duysun diye bağırıp çağırmadığı ve minimal oynayabildikleri için çok gerçekçi ve doğal oynayabiliyorlar.

In-yer-face akımının seyirciyi edilgen değil etken kılmayı hedeflediği izleme eylemi, Berkun Oya tiyatrosunda izleyiciyi arada bırakıyor. Aradaki şeffaf duvar nedeniyle seyircinin seyirciliği netleşirken, duvarın görünür ve görüntüyü geçirir olması arafta kalma duygusu uyandırıyor. Böylece yabancılaştırma efekti oluşur, oysa oyun metninin klasik yapısı yabancılaştırmaya hiç izin vermeyen bir biçime sahiptir. Oyunculukların da doğal olması nedeniyle ‘mış’ gibi yapan değil, hisseden ve karakterlerin içten hız aldıkları performanslar sergilenir. Yani sıfır yabancılaştırma efekti ve etkisi yaratacak kadar gerçekçi oynanır. Aksiyon, oyuncuların bedensel eylemleriyle ilerlemez, daha çok duygusal ve ruhsal motivasyonla gerçekleşir.

Yani seyirciye oynuyor gibi değil sanki camın arkasında gerçekten öyle oluyor ve öyle yaşıyor gibi oynarlar. Tüm bunlar dördüncü duvar ilkesini bir kez daha inşa eder, güçlendirir. Ancak saydam ve hayali olması gereken dördüncü duvar, şeffaf yapısıyla görünür kılınarak farklı bir yabancılaştırma söz konusudur artık. Ayrıca sinemanın beyaz camını çağrıştırması da bir nevi türler ve alanlar buluşması ve kesişmesine imkan verir. Öyle ki bir araç aracılığıyla duyulan sesler mekanik bir etki yarattığı ve oyuncular camın arkasında uynadığı için sinemasal bir benzeşme yanılmasına gidilir. Öte yandan camın arkasındaki oyuncular canlıdır ve çıplak gözle görmenize karşın dokunulmaz ve erişilmezdir.

Lars Von Trier ‘in tiyatro sahnesindeymiş gibi çektiği ve oynattığı Dogville ve Manderlay filmlerinin bir başka hali gibi. Lars Von Trier sinema da tiyatro yapmıştı, Berkun Oya ise tiyatro da sinema yapıyor. Çünkü türler karışıyor KREK’te; tiyatro sahnesine sinema soğukluğu, mesafesi, yüzeyi ve derinliği katılıyor ancak içinde tiyatro yapılıyor. Oyunun içindeki gerçeklikle, seyircinin gerçekliğini ayıran duvar, bu gerçekliğe görünür, dokunulur ve analiz edilebilir bir somutluk kazandırıyor.

Hayvanlar için sen de kükre!

563435_554039111280513_869366669_n

National Geographic Society, Afrika’da soyları tükenen büyük kedileri koruma altına almak için Nat Geo Wild’da 3-10 Şubat haftasında yayınlanacak “Büyük Kediler Haftası” dahilinde bir kampanyaya imza atıyor. Bu aynı zamanda Nat Geo’nun, vahşi doğanın en olağanüstü canlılarının soyunun tükenmesini engellemek için başlattığı Büyük Kediler Girişimi’nin de bir parçası.

National Geographic Channel Türkiye ise kampanyayı daha da genişleterek herkesi yardıma muhtaç, sahipsiz, nesli tehlike altında olan tüm hayvanlar için kükremeye davet ediyor. Mehmet Turgut kampanya için Pınar Altuğ, Hazal Kaya, Mustafa Alabora, Oben Budak ve Erdem Yener’in içinde bulunduğu birçok ünlü ismin fotoğrafını çekti.

Ayrıca #hayvanlaricinkukre etiketi ile tweet gönderip ülkemizde yardıma ihtiyaç duyan tüm hayvanlar için sosyal medyada sesini duyuranlardan jürinin seçtiği en iyi kükreyen 50 kişiden biri Nat Geo’dan sürpriz hediyeler kazanacak.

.

Sinema Sokağı Sanat  Hadi Hayvanlar için sen de kükre!

Pİ’NİN MASALSI DÜNYASI

 

Şenay Tanrıvermişana logo
senayt@windowslive.com

 

Ang Lee’nin yönettiği film Yann Martel’in kitabından uyarlanırken, sinemanın ve teknolojinin sunduğu yenilikler büyükler için farklı ve ihtişamlı bir masal dünyası yaratmayı başarmış. Ang Lee’nin filmografisi birbirinden değerli, tematik olarak çeşitlilik barındıran uzun ve çok başarılı bir listeden oluşuyor. Pi’nin hayvanat bahçesinde başlayan ve batan bir gemi sonrası basit bir sandalda devam eden yaşamı eşsiz metaforik ve mitlerle dolu bir içerik yaratıyor. Sunduğu görsel zenginliğin büyüsünden etkilenmemek mümkün değilken, içerik olarak verilen mesajlar seyirciyi çok ikna edemiyor.pi'nin yaşamı

Ancak dinsel iletilerin, bazı dindar kesimlerce hemen benimseneceği ve çok sevileceğinden elbette şüphe edilemez. Dolayısıyla mesajı almaya hazır olanlar için, filmin hikayesi de oldukça tatmin edicidir. Oysa dini konularda kafası soru işaretleriyle dolu benimler gibiler için film, yeni bir cevap vereceği müjdesini vermekle kalmıştır. Hatta Pi yaşamını anlatırken neden Tanrı’ya inanılması gerektiğini açıkça söylediği için özellikle ve bilinçli olarak yaratılan beklenti, filmin sonunda yanıtsız bırakıldığı için oluşan boşluk bir miktar rahatsız edicidir. Yine de görsellerin ihtişamı ve filmin hızlı temposuyla yorgun, şaşkın ve memnun bir yolculuk yapıldığı için Pi’nin Yaşamı yeterinden çok daha etkileyicidir.

Usta yönetmenin real ile sürreal karışımı coğrafyalar ve unutulmaz manzaralar yarattığı film, sonsuz boşluklarla dolu mekanlarıyla varoluşsal sorular sorar. Pi’nin hem fiziksel hem de ruhsal yolculuğu sırasında insanın zaruri gereksinimleri, inanca olan ihtiyacı ve olgunlaşması sırasında şartların etkisi, tepkisi resmedilirken insanoğlunun genel eğilimleri, zayıflıkları, sınırları mercek altına alınır. Bu temel sorgulamalar sırasında tempo hiç yavaşlamaz çünkü 3D teknolojisinin avantajları da kullanılarak seyirci filmin içine çekilir, sürüklenir. Hatta burnunun dibinde kükreyen kaplanla koltuğuna geri kaçar, çığlık atar, köşeye sıkışır ve soluksuz yakalanır. Herhalde 3D şimdiye kadar böylesine büyüleyici ve zarif kullanılmamıştı.

Adeta Nuh’un gemisi misali Pi’nin zayıf sandalının arkasından yayılan mavinin en güzel tonları, gün doğumu ve batımının masallardan öte tablo tadında estetiği seyirciyi mest ediyor. Kesinlikle estetik açıdan hiçbir metne ihtiyaç duymayacak kadar güçlü bir yapı söz konusudur. Üstelik 16 yaşında savunmasız bir gençle üç yüz kiloluk Bengal kaplanının birbirine olan mecburiyeti ve küçük, savunmasız bir sandalda fırtınalı bir coğrafyaya hapsolması yeterince ilginç ve sürprizli gelişmeler doğuruyor. Bir ölçüde de olsa ehlileşen kaplan ve epeyi vahşileşen insanın hikayesi, insanın içindeki hayvanı ve herhangi bir canlıdan çok daha farklı olup olmadığı temel sorusunu tekrar tekrar sorduruyor. Filmin sürpriz sonu ise galiba tüm yaşamın sadece insanoğlunun yorumlarına göre anlam kazandığı veya kaybettiği genellemesiyle geniş kitlelerin onayını almak istiyor gibi duruyor. Ana kahramanın en başta dayattığı inanç ve dinsel iletiler sonunda nasıl yorumlandığına göre değişir bilgisiyle herkesin gönlünü alıyor neredeyse.

Metin ne kadar boşluklarla sallanırsa sallansın, ana fikir aksarsa aksasın, sonuçta görseller mest ediyor, jest çekiyor gerçekten… Balıklarla dans, yıldızlarla sonsuzluk, hayvanlar dünyasıyla vahşet, masumiyet ve çok daha tarifsiz manzaralar eşliğinde Ang Lee büyülüyor.

TAVSİYE;

*NEWTON BİLGİSAYARDAN NE ANLAR? Behiç Ak’ın usta kaleminden yazılan oyun evlilik ve ikili ilişkilerin sorunlarını, çıkmazlarını ve çiftlerin birbirine hapsoluşunu sorguluyor. Behiç Ak her zamanki ince mizahıyla, kadın erkek ilişkilerinin en zorlu sorularını gülümseterek düşündürüyor.

*SARI AY; David Greig metnini çeviren ve yöneten Pınar Töre öylesine yüksek tempolu bir oyun çıkarıyor ki, tüm oyun soluksuz izleniyor ve müthiş bir performans çıkaran oyuncular gerçekten büyülüyor.

*ÖNCE BİR BOŞLUK OLDU KALP GİDİNCE, AMA ŞİMDİ İYİ; Lucy Kirkwood’un metni Mehmet Ergen tarafından yönetiliyor. Ancak mesele metinden çok oyunculukta! Birçok ödül alan oyuncunun yürek burkan performansı salondan çıktıktan sonra da hemen silinmiyor.

*BABAMIN CESETLERİ; Henüz Krek oyunlarından birini izlemediyseniz, unutulmaz bir tiyatro tecrübesi yaşamak için hemen bilet almalısınız. Çünkü Babamın Cesetleri gencecik ve zeki bir kalemle yazılmış, müthiş bir kadroyla oynanmış, bambaşka bir yapıyla sahneye konmuş ve tabii kapalı gişe oynuyor.

Celal ile Ceren

 

Şenay Tanrıvermişana logo
senayt@windowslive.com

 

Recep İvedik serisinin ardından karşımıza farklı bir afişle ve yepyeni karakterlerle çıktığını sandığımız Şahan Gökbakar aslında tüm çalışmalarından izler, kesitler taşıyan bir yapımla karşımızda. Karakterlerin üslupları İvedik’in orta okul okumuş halinden çok daha ileride ya da farklı değil. Kaba komedi unsurlarını bolca kullanarak her kesimden seyirciyi güldürmek hedeflenmiş  ve şimdiden amacına ulaşacağı da kesin gibi görünüyor.

Her ne kadar salondaki kahkaha sesleri inkar edilemeyecek kadar gür ve yoğun çıksa da, Gökbakar kardeşlerin filmi kaba komedi (slapstick) öğeleri taşısa da, basit ve kopuk skeçler gibi duruyor maalesef. Çünkü Celal, İvedik’ten farklı olarak biraz daha duygusal, medeni ve uyumlu gibi görünse de İvedik gibi tükürüyor, kusuyor ve yine bolca tuvalet esprileriyle kolaya kaçıyor. Skeç odaklı filmin gayet yaratıcı sahneleri de ne yazık ki garantili olduğu hesaplanan İvedik matematiğine kurban ediliyor. Bütündeki kopukluk ve basite kaçış hayal kırıklığını büyütüyor. Çünkü filmin afişinde görülen Ezgi Mola ve diğer oyuncular anlatı içinde gerçekten görülmüyor denilebilir. Celal ile Ceren’in öyküsü değil Celal ile Celal’in öyküsü öne çıkıyor hatta her taraftan İvedik fışkırıyor, patlıyor. Film yine Recep İvedik alışkanlığıyla Şahan’ın vücut dili ve jestlerine sırtını dayayan bir yapıdan ötesini istemiyor bile. Kısacası Ezgi Mola ismiyle yaratılan oyunculuk beklentisi de boşa çıkarılıyor.

Hikaye bütünlüğü İvedik’e oranla biraz ilerleme kaydetse de tam olarak oluşturulamadığından ve bütünlük Şahan Gökbakar üzerinden kurulduğundan diğer oyuncuların performanslarının önemi azalıyor, siliniyor. Tek oyuncunun merkeze konarak yapılandırıldığı komedi anlayışı biraz Kemal Sunal sinemasının ilk yıllarını anımsatıyor. Şahan’ın kaba komedisi bu anlamda kendisini de İvedik’e hapsettiğinden aslında en çok kendini bitiriyor gibi. Diğer erkek oyuncuların da hepsi, karakter derinliği olmayan ve hepsi İvedik uzantısı tiplemeler olduğu için anlatı kısa bir süre sonra kısırlaşıyor. İlk yarım saatten sonra kaba mizahın dozu arttıkça metnin dili yavanlaşıyor. Kubilay’ı canlandıran Gökçen Gökçebağ’ın başarılı oyunculuğu dikkat çekse de, erkek diyaloglarının benzerliği oyuncunun sıyrılmasına izin vermiyor.

Son dönem Hollywood romantik komedilerinin birçoğunu anımsatan sahne ve göndermelerle zenginleşebilecek metnin bir türlü İvedik ağzından kurtulamaması ‘yazık’ dedirtiyor. Çünkü klişeleşmiş durum saptamalarına getirilen özgün ve yerel bakış açısı İvedik kabalığıyla ne yazık ki ucuzluyor. Belli ki herkesin güleceği garantili bazı sahne ve diyaloglardan kurtulabilse, Gökbahar kardeşler çıtayı epeyi yükseltmek üzereymişler.

Genç jargonun erkek dilindeki şiddet ise çarpıcı araştırmalara konu olacak gibi görünüyor. Avam dilin içine yerleşmiş ‘çaktım, ittim, bastırdım, gömdüm…’ gibi şiddet içeren ve cinselliği erkek dille anlatan metin, feministleri haklı olarak çokça kızdıracak gibi. Genç dilin vitrini niteliğindeki bu söylemler yaygın kültürün yansıması olarak görülürse durumun içler acısı olduğu gerçeği yine su yüzüne çıkıyor. Üstelik bu dilin teveccüh gördüğü de ortadayken  erkek egemen zihniyet sorunsalını hiç açmamak en doğrusu galiba!

Sonuçta güldürmeyi başaran ve İvedik serisinden sonra eğer isterse ilerleme kaydedeceğini en azından müjdeleyen Celal İle Ceren kalabalıkların duygu ve düşünce dünyasına ayna tutuyor. Bu yüzden bile olsa görmeye değer elbette.

Bu arada yine de romantik komedi ezberine getirebileceği özgün bakıştan tüm mizanseni mükemmel hazırladıktan sonra vazgeçen ve kendini bir türlü İvediklikten kurtaramayan Gökbakar kardeşlerin çok daha iyisini yapabilecekleri gerçeğinin altını kalınca çizmek gerekiyor.

2012 ‘nin en iyi 10 yerli film listesi

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Adettendir yılsonlarında ve başlarında ‘en’ler seçilir, bizde kendi listemizi sokağımızdan sanatseverlerle paylaşmak istedik. En iyi 10 yerli film listesini hazırlarken fark ettik ki neredeyse söz birliği etmişçesine bütün listelerdeki filmlerin hepsi neredeyse aynı hatta sıralamalar bile birbirine çok yakın. Sonuçta gerçekten iyi filmler sinemaseverleri benzer şekilde etkilemiş ve farklı sebeplerle olsa dahi aynı sonuca götürmüştü. Buyrun bizim listemiz efendim.

1-CAN; Bizim için yılın en iyisi sessizce vizyona giren, çok ilgi görmeden giden ve Sundance Film estivali’nde yer almayı başaran Raşit Çelikezer’in yönettiği ‘Can’ıdır. 14 filmlik bu seçkinin içinde ‘Can’ kendine yer bulmuştu ancak Raşit Çelikezer hak ettiği alkışı ve övgüyü kendi ülkesinde çok hissedemedi herhalde. Oysa bazı yönetmenlerin öyle güçlü taraftarları var ki medya da daha film vizyona girmeden seyirciyi harika bir iş izleyeceğine şartlandırıp mutlaka izlemeye davet ediyorlar. Farklı konusu, işleyişi, muhteşem oyunculuk ve güçlü analizleriyle Can gidenleri can evinden vurmuştu. Sevmek, sevmemek, sevememek ve özellikle annelik gibi kavramlara bambaşka bir bakış açısı sunan ve ezber bozan Can’ın hakkının yendiğini düşünerek canımız yanıyor doğrusu…

2- BABAMIN SESİ; Şiirsel görselliği ve konusuyla ülke insanının gizli yaralarını mercek altına alan Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan sinemanın görsel sanat olduğunu bir kez daha hatırlattı. Maraş Katliamı gibi yasaklı bir konuya eğilerek hem siyasi duruşlarını vurgulayan hem de utançlarla dolu yakın tarihi son derece estetik bir dille görsellik çıtasını yükselten bir yapım. Büyük meseleleri küçük ve iddiasız cümlelerle ancak yarattıkları atmosferle güçlendiren Babamın Sesi gerçekten özlenen siyasi sinema için ilaç niteliğindeydi. Ayrıca küçücük bütçelerle kotarılan işin gücü, bu sanata aşık tüm gençlere ayrı bir heyecan ve ümit aşılamalı. Sinemamın sadece parayla değil, önce aşkla ve fikirle yapıldığının ispatı oldukları için ayrıca teşekkürü borç biliyoruz.

3- YER ALTI; Zeki Demirkubuz’un sinemamıza armağan ettiği bir başyapıt daha! Derinlemesine karakter analizleriyle adeta kahramanının iç organlarına varana kadar içine girmemizi sağlayan, insan denen çok muammalı ve pek çelişkili halleri önümüze koyan yönetmenin dünyasını çok sevenlerdeniz biz de. Neredeyse bir monologu çekmek hiçte kolay olmamalı! Anti-kahramanın kendine ve çevresine meydan okuduğu sahneler, kolay unutulmayacak replikler olarak hafızamıza kazınıyor yine. Zeki Demirkubuz varoluşun imkansız kavgasından, kaygısından, karanlığından zaferle çıkıyor.

4- ARAF; Yeşim Ustaoğlu Araf’la hem ödüllendirildi hem de çok fazla eleştirildi. Eleştirilerin odak noktasında kadın kahramanın çıkışsız bırakılması ve erkek egemen söyleme teslim olması vardı. Özellikle bazı feminist yazarlar kahramanın evlilikle kurtarılmasına ve aracı medyumun medya olmasına çok kızdılar. Ustaoğlu’na ana akım medyayı güzellediği ve kadın kahramanlarını erkek bir dille sıkıştırdığı gerekçesiyle kırıldılar, eleştirdiler. Sanki film yaşamın kendisinden sorumluymuş gibi eleştirildi. Oysa unutulmaz karakterlerin gerçeğin ta kendisi olmasına kızılması gerekmez mi? Gerçeklere gücü yetmeyenlerin Ustaoğlu’nun karakterlerine yeterince kahraman olmadıkları için sinirlenmeleri doğrusu ironikti.

5- EKÜMENOPOLİS-UCU OLMAYAN ŞEHİR; İmre Azem, kapitalizmle İstanbul’un istilasından arta kalan vahşi manzaranın akıl ve vicdan almaz sonucunu önümüze koyuyor. İstanbul’un katlediliş belgeseli olarak vizyona sessizce girip giden değerli işlerden biriydi. Onun da hakkı yendi Can gibi; pek konuşulmadı, neredeyse hiç yazılmadı. Aynen İstanbul’un tecavüz ve öldürülüşüne seyirci kalışımız gibi keşke bu önemli belgesele de seyirci olsaydık! Ancak kaçıranlar için DVD’sinin çıktığını hatırlatalım bari!

6- TEPENİN ARDI; Film vizyona girmeden ortalığa bir merak, heyecan ve peşinen beğeni hakim oldu fazlasıyla. Elbette Emin Alper’in öteki meselesine ve siyasi iklimine denk düşen filmi oldukça başarılıydı. Birçokları yılın en iyisi olarak Tepenin Ardı’nı kesin bir hükümle yere göğe sığdıramadı. Tek siyasi argüman kullanmadan tüm coğrafyanın genel iklimini resmetmek ve ete kemiğe bürümek büyük bir başarıdır ancak filmin seyirciye hiçbir duygu temasında bulunmaması ise eksik değil midir? Tepenin Ardı’nın erkeklik konusunu farklı boyutlarda ele alması ve her boyutla sorunsalın kılcal damarlarına varması şaşırtıcı bir etki yaratmıştır.

7- GÖZETLEME KULESİ; Pelin Esmer’in Yeşim Ustaoğlu’yla paralel bir konuyu işlemesine ‘pişti oldular’ gibi esprili bir dille yer verildi. Gözetleme Kulesi yine istenmeyen bir hamilelikle çaresizce ortada kalan genç bir kadının kendisine kucak açan bir erkek eliyle kurtarılmasının öyküsüydü. Tabii Pelin Esmer’de bir erkek himayesi olmadan çıkış yolu bulamayan kahramanı yüzünden epeyi eleştirildi. Yine de sinemasının gücü inkar edilemedi. Genç kadının evden kaçmak istediğinde üzerine yıldırım düşme sahnesi, yönetmenin başına bela oldu dense yeridir.

8- F TİPİ FİLM; Dokuz kısa filmin birleştirilerek uzun metraj bir filme çevrildiği F Tipi Film tecrit konusunu ele alıyor ve henüz vizyonda. Ülkenin karanlık, acı ve maskelenmiş gerçeklerini şiirsel bir dille anlatıyor film. Bazı sahneler gerçeküstü imgelerle tecritin dayanılmaz ve insanlık dışı yapısını dışa vururken çok gerçekçi bir etkiyle seyircinin yüreğine direkt teması başarıyor. Bilmemezlikten gelineni bilinir kılan film gerçeklerden kaçmak ve inkar etmek yerine yüzleşmek gerekliliğine davetiye çıkarıyor adeta.

9- LAL GECE: Reis Çelik, çocuk gelinlerin dramını işlediği filmin başrolünde İlyas Salman gibi usta bir oyuncuyu tekrar sinema dünyasına hatırlatıyor, kazandırıyor. Lal Gece izleyen herkesi bir yerinden yakalıyor ve içine çekiyor. Toplumsal gerçekçi bakış açısıyla, didaktik olmak arasında kalan yönetmen, başarılı oyunculuklar ve mekanlarla mevzudan sıyrılmayı başarıyor. TV kanallarında defalarca yayına konularak kitlelere izletilmesi gereken Lal Gece’nin gerçek bir öyküden yola çıkılarak yapıldığını bilmek bir kez daha üzüyor.

10- KÜF; Ali Aydın’ın ilk uzun metrajlı filmi Küf konusunu yönetmenin ‘Cumartesi Anneleri’nden esinlenerek yazmasından alıyor. Küf’ün yurtdışından aldığı ödüllerin haberleri geliyor ancak ne yazık ki henüz vizyon tarihiyle ilgili net bir bilgi gelmiyor. Kayıplar meselesini işleyen Aydın konunun ağırlığı altında ezilmemeyi başarıyor.

Her seçkinin kişisel değerlendirmeler olduğunu unutmamanız ve kendi özgün seçkinizi oluşturmanız dileğiyle…

..