Velev ki!

 

Sinema Sokağı Sanat

Yazar : Şenay Tanrıvermiş  
İletişim :
  senayt@windowslive.com

 

AVM salonlarındaki filmlerde neymiş ayol, bakın devrim var ne güzel!

c3b6Direnişin ‘O’ biçimi sokaklardayken daha ne istenir Allah aşkına? Üstelikte ilk kez kendi hayatımızın başrolünde oynuyoruz. Şimdiye kadar kendi yaşamımıza seyirciydik. Hem de çok kanlı, gürültülü, korkunç, gerilimli ve entrika dolu hayatımızı çıt çıkarmadan seyrediyorduk. Galiba yeterince hatta yeterinden fazla sustuk ve sıra bize geldi. Halbuki birileri ‘susma sustukça sıra bize gelecek’ diye bağırıp duruyordu.

Bu kadar uzun sustuğumuz için Allah affetsin ama kendi vicdanımız affeder mi bilinmez. Biraz zor tabii! Roboski’yi bir bilim kurgu gibi izleyip yılbaşı ağaçlarımızı süsleyebildik! Cumartesi Anneleri’nin önünden transit geçerken vitrinlere baktık ama onları hayalet bir topluluk gibi yıllarca görmemeyi becerdik. LGBT’nin namuslu, gururlu, barışçı ve ders niteliğindeki eylemlerinden vebalıdan kaçar gibi kaçtık. Sivas’ta aklımızı, vicdanımızı, onurumuzu çıtır çıtır yaktılar, üzerine kebapçı açtılar ve biz her türlü aşağılanmaya bağışıklı yaratıklardan beterdik, hiç oralı olmadık.lgbt-manset1

Çocuklarımızı öldürdüler, sövdüler, dövdüler ve biz her seferinde kendimizi inkar ettik. Doğduğumuza pişman olduk ama anlamasınlar diye teşekkür ettik. Kızlarımıza, oğullarımıza tecavüzü hak gördüler, sık sık ırzımıza geçildi ve biz sadece onurumuzu, gururumuzu, vicdanımızı değil çocuklarımızın bedenlerini de armağan ettik ama yetmedi. Burunlarını soktular kesmedi, ellerini oramıza buramıza sokup kaç çocuk yapacağımızı, ne yiyip içeceğimizi dayattılar.

Bizleri etnik kökenlere, mezhep farklılıklara, cinsel tercihlere, yaşam biçimlerine göre kestiler, ayırdılar, böldüler ama olmayınca tek tek her bireyle uğraşmaya başladılar. Hapishanelerde, mahkemelerde, karakollarda yer kalmadı, yenisini ve hep daha büyüğünü yaptılar.

Her tarafa köprü, gökdelen, AVM, rezidans inşa ettiler ve sonunda içimizin temellerini kepçeyle, dozerle, ateşle yıktılar.

Ay aman ne olacaksa olsun artık dedik yahu! Yıllarca içine atıp artık susan iyi kalpli teyzeler gibi susamaz olduk, sokaklara düştük. Ülkenin bütün kirli çamaşırları ortalığa saçıldı. Çenemiz açıldı, çenemiz açıldıkça yüreğimiz ferahladı. Tamam, bizim de büyük hatalarımız oldu ama tazyikli sularla kendimize geldik. Çok sevdik ayol biz direnişi!

Velev ki ibneyiz ama alışın artık sokaklardayız, festival filmlerinde değil!

Dilenmekten yana değil direnmekten yana sloganlar atıyoruz ya çok iyi geliyor doğrusu!

Çok tavsiye ediyoruz, direnin ayol! Böyle birbirimizi ve kendimizi daha çok seviyoruz. Dünya yerinden oynasın ve ibneler özgür olsunlar istiyoruz. Bu daha başlangıç ve devam etmeyi düşünüyoruz. Dahası Zeki Müren’in askerleri olmaktan gurur duyuyoruz. Kısacası kahrolsun erkek egemen ciddiyet diyor suratınıza kahkahayı basıyoruz.

#direngeziparkı #Onuryürüyüşü #DireniyoruzAyol

Reklamlar

Behzat Ç.: Ankara Yanıyor

9891075955_46e04d086f_b

 

Serdar Akar’ın yönettiği ve Erdal Beşikçioğlu, Sanem Çelik, Nejat İşler ile Aslı Tandoğan’ın oynadığı Behzat Ç.: Ankara Yanıyor, 01 Kasım 2013’de Tiglon Film dağıtımıyla Adam Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Behzat Ç.’nin yokluğunda Cinayet Büronun başına Himmet adında bir Başkomiser atanmıştır. Himmet, İçişleri Bakanının öldürülmesini fırsata dönüştürmeye karar verir ve ekibini Terörle Mücadeleye yardımcı olmaya yönlendirir. Başkomiser Himmet, bir bakkal ve Alman Konsolosluğunda görevli bir Almanın cinayetlerine önem vermeyince Behzat Ç. geçici olarak göreve çağrılır.

 

Yeryüzü sofrası gökkuşağını aşağı indirdi!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Özel Haber..

İnançlı ya da inançsız bu coğrafyada büyüyen insanlar akşamüstü Ramazan ayında yükselen ney sesinden, bazı ezberden bilinen ilahilerden, iftar saatine yakın etrafa yayılan sessiz ve huzurlu bekleyişten nasibini almıştır. Evinde ya da komşusunda iftarı bekleyen birilerine denk gelinmiştir. Tuhaf bir duygu yoğunluğu hiç bilinmeyen hücrelere kadar sinmiştir habersizce. Benzer sofralar aynı tınılarla kurulunca ortak bilinç altıda inceden inceye ortak ve gizli bir ruhu beslemiştir, yapılandırmıştır.

Ne güzel de olmuştur aslında. Çünkü aslında rezidanslara, korumalı sitelere ve çift havuzlu, tenis kortlu toplu konutlara geçilmeden önce komşuda pişmiş ve hep bize de düşmüştür. Komşu komşunun külüne muhtaç olmayı ayıp değil kardeşlik bilmiştir. Olan olmayana ikram ederken hissettirmeden davet vermiş, misafirliğe icabet etmekten gocunmamıştır.

Sonra devir değişmiş ve Çelik’in saçları uzamıştır. Ağaoğulları ata binmiş kılıç kuşanmıştır.Yeryüzü sofrası

Fos Bulut’tan adamlar Yiğit sayılmıştır. Pos bıyıklı pala Remziler arkadan saldırıp kahraman olmuş, terfi etmiştir. Tecavüz ve kadın cinayetleri bir çeşit yaygın spor gibi sokaklarda yapılır olmuştur. İnsanlar daha yüksek, daha geniş, daha derin, daha otoparklı, daha güvenlikli, daha peyzajlı, daha AVM’li, daha spor salonlu ve daha yalnız hayatlara çekilmiştir.

Artık kapı çalıp komşuya gitmek özeline müdahale, mahalle baskısı veya demode hareketlerdir. Bütün trendlerin hızla eskidiği bir anda, güzel bir ağaç kesilmiş ve kan kaybından ölmek üzere olan toplum ruh kazanmış, her tarafından filiz patlatmıştır.

Plazalardan, rezidanslardan, gecekondulardan, apartmanlardan, sitelerden, konaklardan, yalılardan, parklardan, bahçelerden, barakalardan, çadırlardan insanlar fırlamış ve ‘dur’ demiştir. Kesilecek kol, kırılacak kanat, dayanacak yürek ve sabredecek sabır kalmamıştır artık. Yeryüzü sofrası kurulmuş ve paylaşarak çoğalmıştır herkes.

Bir lokma bin çeşide bölünmüş ve bölünmesi beklenen topluluklar sofrada birbirine yer açmış, bütün olmuştur. Tanıdık tanımadık, niyetli niyetsiz, güzel çirkin, zengin fakir, genç yaşlı, kadın erkek yan yana oturup birbirine ekmeği uzatmış, tabağına bir kaşıkta kendi çeşidinden koymuştur.

Genişleyen ve zenginleşen ‘yeryüzü sofrası’ şiir yazar, şarkı söyler, gökyüzünü boyar gibi gökkuşağını caddeye indirmiştir. Taş olan kalpler, çürümüş değerler, yozlaşmış ideolojiler, yaptırımcı zihniyetler bu sofra karşısında ezilmiş, azalmış ve birazcık insanlığı varsa yapanlar mutlaka yaptığından gizli gizli utanmıştır mutlaka. Yıllarca batı özentisi olmakla herkesin birbirini suçladığı memlekette birden bire kaynağı kendi kültüründen fışkıran bastırılmış bir sofra herkesi yan yana getirmiştir.

Sonrası devam etmektedir, edecektir. Bu yazı zaten geçmişe yapılan bir güzelleme asla değildir ancak zorla başkası olmaya zorlanan bir toplumun kendisi olma çabasıdır.

Başkası olma kendin ol Türkiye, böyle çok daha güzelsin..

#direngeziparkı 

Sadece Tanrı Affeder

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Bu yıl Cannes Film Festivali’nde gösterime giren ve ödül alamayan film, tanımlaması güç bir çalışma olarak vizyondaki yerini alıyor. Çünkü sürreal öğelerle bir mafya hikayesi iç içe geçiriliyor ve ister istemez özgün bir yapı oluşuyor. Tam olarak bir mafya hikayesinin tüm dramatik yapısına sahip olmasına karşın gerçeküstü öğelerin açıklamasız ve bağlantısız görünmesi nedeniyle seveni kadar sevmeyeni çok. Gerçeküstü sahnelerin aksiyonun içinde olur olmaz belirmesi ve öyküyü kesmesi kimisi için lezzetli ve çok katmanlı okumalara yol açarken, kimisi içinse öykü ani frenlerle tökezliyor, bozuluyor.

Nicolas Winding Refn’in oluşturduğu atmosfer neredeyse başta sona siyah, beyaz ve kırmızı tonların hakim olduğu stilize bir estetiğe sahip. Birkaç sahnede çok kısa bir an ‘In the Mood Of Love’ı hatırlatırken, aniden ‘İhtiyar Delikanlı’yı aklınıza düşürüyor, derken acaba ‘Kill Bill’ tadında mı ilerleyecek diye sorduruyor… Çok fazla direkt anımsama ya da göndermeye mahal vermese de parodiyle pastiş arasında gidip geldiği de söylenebilir. Ancak her ikisi de değil. İşte belki de yönetmeni farklı ve özgün kılan budur. Benzerlerinin karmasından başka ancak andıracak tonda görsellerle sinematik bir geçit sunuyor.sadece-tanri-affeder-1372073371

Bu geçiti bolca plastik şiddetle estetize ederken ‘trash’ sinema olmaya ramak kala Linch vari halüsinasyonlarla kurtarıyor anlatıyı.

Filmin gerçekle rüya arasındaki özgün atmosferinden sonra en dikkat çekici ikinci öğesi, elektronik müzik denilebilir. Anlatının tüm duygusunu sırtında taşıyan müzik hem gelecek olayları haberdar ediyor hem de anın duygusunu yükseltmek, patlatmak için ustaca kullanılıyor. Kopuk görselleri anlatıya yapıştırma ve bağlamada da müzik başrollerde oynuyor.

Öykü Bangkok’ta Amerikalı bir uyuşturucu satıcısıyla Taylandlı bir mafya patronu arasında geçiyor. Yoğun bir intikam duygusu, iki erkek kardeşin rekabeti, annenin çocuklarını kastre eden aşırı abartılı ruh hastası dominant yapısı, Taylandlı mafya patronunun mimiksiz ve stilize şiddeti birleşince ortada gayet klasik bir öykü olduğu yanılsaması oluşuyor. Aslında yanılsama mı yoksa zaten olay akışı gayet güzel ilerliyor mu tartışılabilir. Çünkü hem intikam peşinde bir koşturma yaşanıyor, hem de filmin başından sonuna başka bir evrende yaşar gibi dolaşan karakterler nedeniyle yabancılaşmayla anlatı kesik kesik bunaltıyor.

Dövüş sanatlarının seyir zevki sunan hızı, heyecanı ve eğlencesi yerine inceden alaya alır gibi fazlaca yücelten tavrı seyirciyi yine ortada ve yalnız bırakıyor.

Yönetmenin Drive’dan önce hazırlıklarına başladığı ancak daha sonra çektiği ‘Only God Forgives’ birçok farklı okumaya ve eleştiriye açık bir yapım. Kimilerince Drive’da olduğu gibi çok başarılı ve kült olma yolunda bir eserken, kimilerince ortalamayı bile zor yakalayan ve sadece yönetmenin iç dünyasına hitap eden kaotik bir iş. Uzakdoğu usulü suç filminin içine Amerikanvari mafya yerleştiriliyor ve yönetmen kendini yine de serbest rüyalarından alıkoymuyor.

Ancak bir nokta var ki beğenilsin ya da nefret edilsin, film kendi özel ve farklı dünyasını yaratabilmiş görünüyor. Dolayısıyla hepsi birbirine benzeyen, kopya denilecek kadar aynı işten sonra yönetmenin özgün dili ve dünyası filmi bir adım öne taşıyor. Özellikle simgesel dilin tadına varanlar ve biçimsel sahnelerden hoşlananlar için Refn doyurucu olmakla kalmıyor; gösterişli planlar, usta kamera perspektifi ve hareketleriyle fazlasını sunuyor.

Senaryodaki boşlukları doldurmak yerine görselin içini bilinçaltı labirentlerinde gezdirerek ve aynı simgeleri tekrarlayarak dolduruyor. Sonuçta boşlukların her biri için kısaca geçiştiren cevaplar da veriyor ancak Refn asıl derdinin öyküyle değil görselle olduğunu ima ediyor. Öyle ki çizgi-roman tadındaki tek boyutlu kahramanlarına derinlik kazandırmamak için özellikle uğraşıyor. Seyirciyi öyküyle ya da kahramanla değil görselle büyülemek ve bütünleştirmek istiyor sanki. Eksiği, fazlası, doğrusu, yanlışı ve özgünlüğü de aynı arızalı artıdan geliyor…

Fragman

 

Devlet Tiyatroları kapanmanın eşiğine geldi..

maxresdefault

Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren varlığını sürdüren Devlet Tiyatroları (DT), Devlet Opera ve Balesi (DOB) artık tarihe karışıyor. Kapanmanın eşiğine gelen Devlet Tiyatroları..

İstanbul’da Emek Sineması’nın yıkılma kararıyla başlayan, Ankara’da Akün Sahnesi binasının satışa çıkarılmasıyla devam eden sahne kapanma sürecinin ardından sırada devlet tiyatro, opera ve balenin özelleştirilmesine geldi.

Başbakan Erdoğan’ın daha önce yaptığı bir konuşmada “Devlet eliyle tiyatro olmaz” diyerek Devlet Tiyatroları’nın özelleştirileceğinin işaretini vermesinin ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı harekete geçti. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan yasa taslağı ile kapatılacak genel müdürlükler özerk bir yapıda kurulacak Türkiye Sanat Kurumu bünyesine alınacak. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü ile Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü çalışanlarından yaşları gelenlerin emeklilikleri istenecek. Ankara ve İstanbul gibi büyük merkezlerdeki sanatçılar bölge müdürlüklerine ya da İl Kültür ve Turizm Müdürlüklerine gönderilecek.

22 ayrı bölgede 58 sahnesiyle yılda en az iki milyon izleyiciyi ağırlayan Devlet Tiyatroları 64 yılı geride bıraktı. Bugün ise AKP hükümetinin “devletin tiyatrosu olur mu” başlığı ile açtığı tartışma Devlet Tiyatroları’nın zarar ettiği ve özelleştirilmesi gerektiği iddialarıyla sürüyor.

Söz konusu tehlikeye dikkat çekmek için hazırlanan video ise AKP’nin talan ve yağma politikalarında sıranın Devlet Tiyatroları’na geldiğinin en açık göstergesi oldu.

#direntürkiye 2-Artık medya biziz!

c3b6

Artık sadece İstanbul’un orta yeri sinema değil Türkiye’nin orta yeri sinema. Bu yüzden de sinema salonları genellikle boş ve meydanlar çoğunlukla dolu. Bazı filmlerin vizyon tarihleri erteleniyor, birçok dizi çekim yapmıyor, çoğu tiyatrocu sezonun son oyunlarını oynamaktan vazgeçiyor, konserler üst üste iptal ediliyor ve hep beraber insanlar parkını ve o parkın bekçiliğinde birçok bireysel hak ve özgürlüğünü istemekte direniyor.998123_473787616028766_546222672_n

‘Diren Türkiye’ bütün heyecanı ve öngörülemez gelişmeleriyle devam ediyor. Filmin devamında kötü adamlar ülkesinin annelerini, doktorlarını, hukukçularını, sanatçılarını, öğrencilerini, akademisyenlerini tek tek tehdit ediyor. Üzerlerine gidiliyor, gerçekler görülmesin diye aydın gözler kör ediliyor, genç bedenler sürükleniyor, öldürülüyor ve ölüler bile suçlanıyor. Öyle ki, Roboski ailelerini 500. gününde sınırı ihlal ettikleri gerekçesi ile tek tek ifadeye çağırıp para cezası kesmeye başlamaları satır arasında kaynatılıyor. Öldürmek bile kesmiyor onları. Yani öyle anlaşılamaz bir kin, nefret, şiddet saçıyorlar ki sürekli çok gülünç durumlara düşüyorlar.

Filmin iyi insanları el ele tutuşuyor, şarkı söylüyor, piyano çalıyor, ölen çocukları için ağıtlar ve mumlar yakıyor ama bir kere bile şiddeti alternatif olarak akıllarına getirmiyorlar. Zaten ‘Çanakkale Geçilmez’ inadında ‘Gezi’ye Girilmez’ direnişini bu kadar eziyete rağmen barışçıl, estetik, romantik ve sanat gibi yapmaları da kötü adamları şaşırtıyor, oyunlarını bozuyor. İki taraf birbirinin bilmediği yabancı dillerde konuşuyor.

‘Barışa barışa kazanacağız’ diyenlerden ne kötülük beklenir Allah aşkına? Amaçları demokrasi olsun, insanlar birbirine saygı duysun, tarihi eserler korunsun ama zorla gıcır gıcır yepyeni tarihi eser yapılmaya kalkılıp saçmalanmasın, tiyatrocunun avukatın doktorun öğrencinin birey olma özgürlüğü daha fazla tıkanmasın, fidanlar ağaca ağaçlar fidana dönsün yurdumuzda… Hatta filmin kötü adamlarına gerçek sinemacılar yine barış ve diyalog çağrısında bulunuyorlar 17. günde bile; ‘Diyaloğun sürmesini, polis şiddetinin sona ermesini ve müdahale tehditlerine son verilmesini talep ediyoruz’ diyorlar.

Sanki garip bir şey ister durumuna da düşüyorlar üstelik. Hatta doktorların yaralı ve hastalara bakması yasaklanıyor, hukukçuların masumları savunması engelleniyor, sanatçıların dizisine, tiyatrosuna müdahale ediliyor ve imamlar kendi istedikleri gibi yalan söylesin, iftira atsın isteniyor ve film böyle devam ediyor işte…

Filmle ilgili farklı yorumlar ‘Diren Türkiye 2’nin farklı ve zengin içeriğini değerlendirilebilir belki;

  • Halk oyalaması- AGOS
  • Hale bak… Başbakan’ın mahkeme kararına (hukuka) uyacağını açıklaması “uzlaşma” sayılıyor…. Mehmet Altan
  • Gezi Parkı eylemlerinde şu ana kadar 3’ü eylemci, biri polis biri de temizlik işçisi olmak üzere 5 kişinin yaşamını yitirdiği, 11 bin 823 kişinin yaralandığı veya kimyasal gazdan etkilenerek hastanelere/gönüllü revirlere başvurdukları kaydedildi.- Türkiye İnsan Hakları Vakfı
  • Ilımlı siyasi İslam Türkiye’yi ılımlı şeriata götürüyor.- Al Monitor
  • RTE Annelere çocuklarınıza sahip çıkın diyor! Her Cumartesi günü Anneler neyin peşinde bende diyemeden edemiyorum! Versin Tayyip Annelere çocuklarının Kemiklerini!- Ötekilerin Postası Takipçisinden
  • Hülya Avşar da gitmiş, Rihanna ile ne zaman görüşecek, merak etmeye başladı toplum!- Hasip Kaplan
  • Gezi eylemcilerine gönüllü sağlık hizmeti, insani yardım“hukuki değil” mi?- Türk Tabipler Birliği
  • Erdoğan’ın toplumda ayrışmayı derinleştirmeye çabalaması, uluslararası arenada olumsuz etki yapıyor.- Hollandalı siyasetçi Joost Lagendjik
  • Yapıların ruhu ve kimliği olur. Kışla dünyanın en güzel binası bile olsa artık üzerinde insanlarımızın kanı var. İstemiyorum onu. Oyum hayır!- Deniz Ülke Arıboğan
  • Batılı ülkelerde yerel belediye Meclisi’nin halledeceği bir konuyu Erdoğan ulusal krize dönüştürdü!- New York Times

NOT  : Diren Türkiye 3’ün, 4’ün ve belki de serinin uzaması beklenen bir durum elbette.  Ancak Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’in sözlerini hatırlayın; ‘Bana vicdansız bir medya temin et; sana bilinçsiz bir halk sunayım.” Bu durumda Diren Türkiye’yi sosyal medyadan ve her biri yasaklanmaya devam eden birkaç küçük alternatif kaynaktan takip etmeye çalışın. Çevrenize elinizdeki doğru bilgileri iletin. Artık medya biziz!

isler karışık Sadri Alisik

.

Elimde indirim raflarından alınmış ama paha biçilemez dört dvd var,Bir Yeşilçam Hatırası serisi…ilki “Sana Layık Değilim”….Bu cümle bile başlı başına Osman ‘ın (Sadri Alışık)bu hikayedeki psikozunu bize tanıtıveriyor.Öyle ki yüreğiniz genişliyor izlerken.

Bu filmde bir taksi şoförünü(Osman) canlandıran Sadri Ağabey otomobil tutkusu , derbederliği , dürüstlüğü ve arabesk naifliğiyle , aciz gururuyla tam bir emekçi taksi şoförü…aciz gurur nasıl oluyor ? demeyin.Sadri Ağabey oynayınca oluyor.

Platonik aşkını(Türkan Şoray) sizin aklınızın alamayacağı kadar fedakar seven bu delikanlı aşkını içine gömecek ve sonunda da onun için girdiği yaşam savaşında galip gelecektir.

“Yeşilçamda hikayeler birbirine benzer , işleniş birbirine benzer.” diyebiliriz ancak Sadri Alışık otomobilini temizlerken bile aykırı bir görüş bildiriyor bu sinemaya.Çünkü onun komediyi kavrayışındaki ustalık öyle soğuk , teknik ve entellektüel bir kavrayış değil.,aksine sıcacık yürekten bir zekanın kavrayışı.

Gülmekten ya da içinizin acısından fark etmiyor ama ; ağlamadan filmi bitirmeniz nerdeyse imkansız.Bence sadece Türk komedisine değil dünya komedisine farklı bir bakış açısı getiriyor bu.Bunun nedeni benim gözlemime göre “Tempo”…”oyun ritmi”….

“Hikaye aksayabilir , JönTürkler bana jön jön kirpik kırpabilir ama ben bu hendeğin üstünden bakın nasıl atlarım” diyor sanki bize bu komedi cambazı….O nedenledir ki indirim raflarından ya da tv kanallarının gece yarısı kuşağından daha fazlasını hak ediyor Sadri Alışık filmleri…çünkü Sadri Ağabey bu…o bir deyim..o bir atasözü…o bir fenomen…

.

Sinem Koyun Muştu