Aşk Kırmızı yeni fragmanıyla daha da sabırsızlandırıyor

.

Özet :

Ferhat ve Zeynep, birlikte çok güzel bir hayat kurmuşlardır. Birbirlerini çok sevmektedirler. Ferhat saygın bir şirkette gelecek vadeden satış temsilcisidir. Ferhat çalıştığı şirketin organize ettiği bir iş toplantısı için birkaç çalışma arkadaşı ile Antalya’ya uçak ile gidecektir. Zeynep ile evlendiklerinden beri ilk ayrı kalışları

dır. Antalya’daki ilk gece, Ferhat, Nazlıgül ile karşılaşırlar. Bu kız, Ferhat’ın uzun yıllar önce ayrılmak zorunda kaldığı ilk aşkıdır. İlk gençliklerinde efsanevi bir aşk yaşamışlar, birbirlerini çok sevmişlerdir. Ancak, Nazlıgül’ün annesinin sevgilisi, aşıkların birbirlerinin izlerini kaybetmesini sağlamıştır. Ferhat karısını sevmektedir ve karısını aldatmaya hiç niyeti yoktur. Ama şimdi karşısındaki Nazlıgül’dür. Ya da şimdiki adıyla Nazlı. İlk aşkı.

 

Reklamlar

Bizim Ressamlarımız

Uğur Yılmazer

Uğur Yılmazer
ana logo

  ugurylmzr@gmail.com

 

Bir Ülke Değisirken – Tanzimattan Cumhuriyete Türk Resmi  baslığıyla, 2011 yılında açılan sergi. Türk resim sanatının önemli isimlerinin yer aldığı bu koleksiyon özel yapılan salonunda sürekli teşirde.Yaklaşık 100 eserin yer aldığı sergi ilkleri de bünyesinde barındırıyor.Osman Hamdi Bey imzalı Naile Hanım portresi, Türkiye’de ilk defa   Halil Paşa’nı Paris fuarı’nda 1889’da sergilenen ve Bronz Madalya ile ödüllendirilen Madam X adlı eseri de ilk kez ödül belgesi ile sergileniyor.Bu ressemların yanı sıra Fikret Mualla, Şehzade Abdülmecid Efendi, Süleyman Seyyid, İbrahim Çallı, Hüseyin Avni Lifij ve İzzet Ziya gibi isimlerde sergide yerini alımış.

Bu özel koleksiyon Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan modernleşme sürecini konu alıyor.Bu süreçte ki gelişmeler için öncelikle Osmanlı  batılılaşma döneminde resim eğitimi adına attığı adımları takip ederek başlamak gerek. Osmanlı dönemi  ilk resim dersleri Mühendishane-i Ber-i Hümayun’da daha sonra Mekteb-i Harbiye’de verildi.  19.yüzyılın ilk yarısında Avrupaya resim eğitimi için gönderilen öğrenciler daha sonra Asker ressamlar olarak anıldılar.Burada teknik resim, ışık gölge ve perspektif gibi alanlarla ilgili bilgilerini  geliştirirler.

Osmanlı ressamları özellikle Fransa da etkili olan gerçekçilik akımından etkilenmişlerdir. Bu dönem manzara resimlerinde Barbizon okulu ressamlarının esintilerini görülüyor. Birkaç isme değinecek olursak; Süleyman Seyyid ve Halil paşa da  Fransada aldıkları eğitim sonucu Sanay-i Nefise Mektebi’ne (Mimar sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) büyük katkıları olmuştur. Süleymen Seyyid   perspektif alanında kendini geliştirrmiş , Natürmort resimler yapmıştır. Halil paşa ise bu dönemin İlk izlenimci ressamı olarak bilinir. Aslında tam bir izlenimci olmamıştır öncü sayılır. Fırça vuruşlarıyla ışık etkilerini yakalamış fakat desen ve çizgiden vazgeçmemiştir.

Bu dönem resme büyük katkılarda bulunmuş olan son halife Abdül Mecid efendi resimlerini de burda görmek mümkün osman hamdıolucak. Osmanlı ressamlar cemiyetinin de onursal başkanlığını yapmıştır.Ayrıca Osman Hamdiden ders almıştır. Osman Hamdi bey ise İstanbul Arkeoloji müzesi ve Sanayi Nefise mektebinin kurucusu olması yanında  ilk figürlü resimleri de o yapmıştır.Oryantalist resmin etkisinde kalmış .Batının doğu kurgusunu , resimlerinde farklı olarak ele almış ve bunu akademik üslupta yapmıştır.Resimlerinde kurgulayarak  çeşitli kompozisyonlar oluşturur. Bunun için fotoğraflardan da yararlanmıştır.

Görüldüğü gibi her bir ressam farklı resim teknikleri geliştirmiştir. Böylece yeni gelişmeye başlayan Osmanlı Türk sanatının ilk izleri bırakmışlardır. Bu sanatçıların çoğu çeşitli sergiler açarakta halkın resim beğenisinin oluşmasına katkı sağlamışlardır.

ibrahim çallı

Cumhuriyet dönemi öncesi 1914 kuşağı; İbrahim  Çallı, Namık İsmail, Hüseyin Avni Lifij,Feyhaman Duran, Nazmi Ziya, Hikmet Onat gibi isimler Türk resmine yenilikler getirirler. Bu sanatçılar İstanbul manzara resimleri yanı sıra Cumhuriyet ideolojisine uygun resimlerde yaparlar.Cumhuriyetin ilanı ile birlikte, sanat ve sanatçıyı destekleyecek sivil kurumların bulunmaması nedeniyle sanat devlet himayesine girer. Görsel ideoloji kapsamında devlet kendi ilkelerinin yayılması amacıyla sanatı destekler. Bu dönem resimlerinde  içerik ilk planda yerini alır. Milli mücadele dönemi, kurtuluş savaşı gibi konuları işlenmeye başlanmıştır.Buna ek olarak  Cumhuriyetin ilanı ile birlikte resimlerde kadın imgesi öne çıkar. Biraz da oryantalizme tepki olarak, kadının modernleşmesi serüvenini bu resimlerde görebiliriz.

Sonraki dönemde 1914 kuşağı ressemlarının  öğrencilerinden oluşan Müstakil ressamlar birliği benzer konularda farklı üsluplar deneyerek , İstanbul dışında açtıkları sergilerle resim sanatının yaygınlaşmasına katkı sağlamıştır.

Halife Abdül Mecid  1868-1944

İbrahim Çallı   1882-1960

Şeker Ahmet Paşa 1841-1907

Halil Paşa 1852 1857

Süleyman Seyyid 1842-1913

Osman Hamdi 1842-1910

U.y

Van için… devam ediyor.

Van Gölü Film Festivali 2012

Evet Van değince yüreğimiz burkulur fakat bu sefer güzel bir haberle karşımızda. İlk kez Uluslararası film festivali düzenlenecek. Geçtiğimiz Ağustos ayında çocuklar için Avrupa Film Festivali kapsamında etkinlik düzenlenmişti.

Diğer bölgelerden de yoğun göç alan Van da son zamanlarda sanatsal faaliyetlerin artığınız görüyoruz. Bu film festivaliyle de Uluslararası platformda kültürel olarak ön plana çıkartılmak isteniyor. Van’ın biraz da buna ihtiyacı var. Depremin etkisi atlatamamış halka moral kaynağı olması açısından VAN İÇİN… temasıyla destek sağlaması amaçlanmış.

Uluslar Arası Van Gölü Film Festivali, Barış ve Sinema derneği ile Bajar Kültür Sanat Danışmanlığı tarafından ortak yürütülmekle birlikte yerel yönetimler ve sponsorlukların desteğiyle amacına ulaşacaktır umarız…

1. Van Gölü Fil Festivali 16 – 22 Aralık 2012 tarihleri arasında yapılacak. Film festivali film ise başvuruları 12.11.2012 -08.12.2012 tarihleri arasında kabul edilecektir.

.

Ayrıntılı bilgiye burdan ulaşabilirsiniz  : Festival Sayfası

.

Uğur Yılmazer 

Tophane’den Çin’e yolculuk

Uğur Yılmazer

Uğur Yılmazer
ana logo

  ugurylmzr@gmail.com

 

                 “DUNHUANG’IN RENKLERİ: İpek Yoluna Açılan Büyülü Kapı”

Çin’in Dünya Kültür Mirasları listesindeki Dunhuang Mağaraları Sanatı Avrupada ilk defa sergilenecek.Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, China Arts & Entertainment Group ve Dunhuang Akademisi tarafından düzenlenen sergi , 1987 yılında UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilerek, koruma altına alınmış olan Dunhuang mağaraları (Mogao Taş Mağaraları) sanat eserlerini anlatmayı amaçlıyor. Burada yer alan resim ve heykeller MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde yeniden canlandırılacak. Bunun yanı sıra drama, dans ve akademik konferans gibi etkinlikler düzenlenecek.

Sergi, 15 Kasım 2012- 7 Ocak 2013 tarihleri arasında ziyarete açık olacaktır.

Kısaca Dunhuang;
Dunhuang , Gansu eyaletinin tarihi açıdan önemli bir şehridir. İmparator Han Hanedanı imparatoru Wu tarafından MÖ. 111 yılında kurulan ve kültür merkezi olan bu şehir, ayrıca ticaret yolu üzerinde yer almaktaydı. Yüzyıllar boyu rahipler topladıkları heykelleri Dunhuang’a getirmiş, yolu buradan geçen bir çok gezgin arkalarında duvar resimleri bırakmıştır.

Burada ki mağaraları Mogao Mağaraları adı altında toplayabiliriz. 366 yılında başlayan Mogao Mağaraları’nın sayısı, sonraki genişletilmelerle sürekli artıyordu. 7. yüzyılda hüküm süren Tang hanedanı döneminde ise Mogao’da Buda heykellerinin bulunduğu binden fazla mağara vardı. Bu nedenle Mogao Mağaraları, “Bin Buda Mağarası” da olarak adlandırılır.

Dunhuang Mogao Mağaraları’nın korunma çalışmalarına Çin hükümeti tarafından büyük önem veriliyor. Dünyanın dört yanından Mogao Mağaraları’nı ziyaret eden turistlerin sayısı giderek artıyor. Tarihi eserleri korumak için Çin hükümeti, Mogao Mağaraları’nın karşısındaki Sanwei Dağı eteğinde Dunhuang Sanat Eserleri Sergi Merkezi’ni kurdu. Burada ziyaretçiler için taklit mağaralar oluşturuldu.
Bazı mağaralar kapalı durumda. Duvar resimlerinin bu kültür mirası zarar görüleceği düşünülüyor. Bu bağlamda orjinallerine uygun sanal sergiler düzenleniyor. (Hong kong şehir üniversitesi etkileşimli görüntüleme ve şekillendirme uygulama araştırma ofisi, Dunhuang araştırma enstitüsü ve Hong kong dostları organizasyonu tarafından oluşturulan Hong kong Dunhuang dostları’nın yönetim kurulu başkanı Gabriel Yu tarafından desteklenen ‘’Saf Dünya: Dunhuang Mogao Mağaraları’na girelim sergisi burada açılmıştır. Burada gelişmiş sanal görüntüleme tekniklerini kullanarak, dijital görüntü ve ses efekleriyle üç boyutlu ortamda sergilendi.)
Bu mağaralar Budizm kitaplarının sakladığı mağara keşfedildiği dönemler yağmalanmıştır. İngiltere, Fransa, Rusya, Hindistan, Almanya, Danimarka, İsveç, Kore Cumhuriyeti, Finlandiya ve ABD’de Mogao tarihi eserleri bulunuyor. Bu ülkelerdeki eserlerin sayısı, tümünün üçte ikisini oluşturuyor.

Sergi 5 ana bölüm olarak düzenlenmesi düşünülüyor.

Bölüm I: Mekansal olarak Dunhuang

Dunhuang İpek yolu üzerinde 40 derece kuzey enlemiyle 92 derece doğu boylamında Çin ve Batı kültürlerinin kesiştiği stratejik bir noktadadır. İmparator Han Hanedanı imparatoru Wu tarafından MÖ. 111 yılında kurulan Dunhuang, çok kültürlü bir şehir olarak her zaman önemini korumuştur. Dunhuang mağaraları bölgede; Mogao mağaraları, Batı Bin Buda mağaraları, Yulin mağaraları, Doğu Bin Buda mağaraları ve Subei şehrindeki 812 mağaradan oluşan tüm mağaraları kapsar.

Bölüm II: 1000 Yıl Boyunca Dunhuang

Bu kısım farklı dönemlere ait sanat yapıtlarını sunarak Dunhuang’ın tarihsel değişim ve gelişimini anlatır. Dunhuang mağaraları sadece Çin kültürünü yansıtan bir sanat eseri değil; Yunan, Roma, Budist, Hinduist, Gandhara sanatları ve Orta Asya üslupları gibi Doğu ve Batı kültürlerinin birarada eridiği bir potadır. Sergi, Çinlilerle diğer halklar arasındaki toplumsal, politik, ekonomik, kültürel, bilimsel, teknolojik etkileşimleri göstermek açısından önem taşımaktadır.

Bölüm III: Buda’nın Nirvanası ve Tang Hanedanının Rüyası

Bu bölümde Orta-Tang hanedanlığına ait büyük Nirvana’ya Ulaşan Buda (Mogao mağaraları, 158 nolu mağara, batı duvarı) tasvir edilmektedir.

Bölüm IV: Harikulade Ustalık ve Özgün Görünüm

Bu bölümde farklı tarihsel dönemlere ait ve farklı üsluplara sahip dört Dunhuang mağarası canlandırılmaktadır.

Bölüm V: Etkileşimler

Bu bölümde, seyirciye Dunhuang sanatını daha iyi anlayabilmesi için eğitim kitapçıkları, sanat bulmacaları, fotografik görsel malzemeler, videolar, multimedia gösterileri gibi interaktif olanaklar sunulacaktır.

2012 Türkiye’de Çin yılı kapsamında Mimar Sinan Güzel Sanatlar üniversitesi çeşitli etkinlikler düzenlenecek.

Buradan etkinlik takvimine ulaşabilirsiniz. http://194.27.33.3/Tophane/content.aspx?id=300

İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi

 

Uğur  Yılmazer

 

 

İslam Bilim ve Teknoloji  Tarihi Müzesi

Bilim ve teknoloji tarihinin bütün insanlığa mal edilebilecek bir miras olması bu müzenin kuruluş esasını teşkil etmektedir. Şu iki noktada da ise hassas davranır.  İslam bilim ve teknoloji konusunda ki gelişmeler öylece birden ortaya çıkmadığı, geçmiş kültürlerin,  Yunanlılar ve Bizans dönemlerinden alınan bilgileri geliştirdikleri gerçeğini de göz önünde tutar.

Buranın kuruluşunda TÜBİTAK, TÜBA, İBB’nin  yanı sıra  J.W. Goethe üniversitesi Arap- İslam Tarihi Enstitüsü’nün yani bu enstitünün de kurucusu Prof. Dr. Fuat Sezgin’in payı büyüktür. Burası için Prof. Dr. Fuat Sezgin  Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak müzenin açılışına ön ayak olmuştur. Burada ki eserlerin ufak bir kısmı orijinal diğerleri tariflere, çizimlere ve resimlere dayanılarak yapılmıştır. Müzede bulunan objeler  9. ve 16.yüzyıl arası dönemi kapsamaktadır.

Müze girişte bilim adına ilk girişimlerden bahsederek  başlar. Asıl bölümler üst kata çıkınca başlar. Uzun koridorlar şeklinde düzenlenmiş bölümlerde her iki yanda objeler sergilenmektedir. Yerlerin halı olması güzel bir karşılamanın ilk adımı diyebiliriz. Burada İslam’ın bilim adına teşviki, bakış açısı, deneyin önemi  gibi konularda dört dilde kısa bilgiler verilmiş. İslam bilim ve teknoloji gelişimleri modern dünyaya tanıtma yolunda orientalist çalışmalar yapan; Eduard Sachau, Joseph von Hammer-Purgstall  ve  islam bilim dünyasında ilk modelleme yapmayı başaran Erhard Wiedemann gibi önemli isimlere değinilmiştir

Alman orientalist  Franz Rosenthal   aslında müze çıkışında varacağımız noktayı bize girişte sunar ve şunları der ‘’Belki de kapsamı hızla genişleyen çeviri faaliyetlerini temellendirmek için Müslümanlara tıp, kimya gibi pozitif bilimlerle tanışmayı çekici gösteren ne pratik faydacılık ne de felsefi teolojik sorunlarla uğraşmalarına sebep olan teorik faydacılık yeterli olabilirdi.

Eğer İslam dini başlangıçtan itibaren bilim rolünü dinin bütün bir insan hayatının asıl itici gücü olarak öne sürmemiş olsaydı. Bilim İslam’da böylesine merkezi bir konuma yerleştirilmiş, neredeyse  dini  bir saygı görmemiş  olmasaydı muhtemelen çeviri faaliyeti olduğundan daha az bilimsel, daha az sürükleyici ve daha ziyade yaşamak için zaruri olanı almaya bilinenden farklı bir şekilde sınırlanmış olarak kalırdı.’’   Bir anlamda eğitim daha iyi bir müslüman olmanında yoludur .

İlk bölüm astronomi alanında gelişmeleri anlatıyor. İslam kültür çevresindeki astronomik araçlar 9.yy son çeyreği den itibaren gelişmeye başlamış.  Bu alanda öncelikle karşımıza çıkan Yunanlılar dönemi kullanılan, güneş, ay,ve yıldızların konumunu belirleyen, zaman hesaplamaya yarayan usturlab denilen  alettir. Orjinallerinden yararlanılarak modellenen büyük küçük birçok usturlab ve yer küre sergilenmektedir.  Urve, halka, hücre, ümm, şebeke ve levha bölümlerinden oluşan usturlabın kullanışı şu şekildedir; Ufkun üzerindeki bir yıldızla hizalanırsa hareket eden ibre ile açısı belirlenir. Buradan alınan ölçü tabandaki levhanın coğrafi konumu temsil ettiği usturlabın öteki tarafına aktarılır. Göklerin haritası gibi olan bir yıldız giridi yıldızların konumunu gösterir. Yapılan ölçüm kullanılarak uçlar levhanın üstüne hizalanınca saat gibi usturlabtan zaman okunabilir. Abbasi dönemi  usturlab daha da geliştirilir. Mekke’nin yerini hesaplama bir anlamda matematiksel bir problemdi. Bunun yanı sıra namaz vakitlerinin hesaplanması da ustuplabın yön bulma ve zaman hesaplama konusunda  geliştirilmesine sebep olmuştur. Usturlabın yön bulma özelliği deniz yolculuğunu geliştirerek keşifler dönemi temellerini de oluşturmuştur.

Bu alanda önemli çalışmaları El-Fergani yapmış. Arz derecelerinin uzunluklarını hesaplamış; Güneş’in de, gezegenler gibi, ancak ters istikamette seyreden bir yörüngesi bulunduğunun, ilk defa farkına vardı. Ortaçağda Alfranganus adı ile anılan El-Fergani’nin, ‘Astronominin Unsurları’ isimli eseri, birçok defalar Latince’ye çevrildi. Bunun  yanı sıra İlk defa İslam bilginleri, Dünya’nın yuvarlak olup, ekseni etrafında döndüğü teorisini iddia ve ispat ettiler. Will Durant, “Histoire de la Civilisation L’age de la Fol” eserinde bu konuya ışık tutar:

“Biruni, Dünya’nın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul etmekle beraber, her şeyi arzın merkezine doğru çeken kuvveti de tesbit etti. Astronomi esaslarının; hem Arz küresinin, her gün kendi ekseni ve her sene Güneş etrafında döndüğünü, aksini tasavvur ederek açıklayabileceğini ileri sürer.”

Kur’an’dan, Arz’ın, sabit olmayıp, hareket ettiğine şahit olmuşlardı. NEML(27)/88
Sen dağları görür, onları yerinde sabit sanırsın. Halbuki onlar, bulut gibi hareket ederler. Bu, Allah’ın sanatıdır ki; O, her şeyi sağlam yapar. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır.

İkinci bölümüne geçtiğimizde  önemli astronomi rasathanelerin kuruluş tarihleri, yerler , planları , kullanılan aletler hakkındaçeşitli bilgiler ve modellemelerini görüyoruz. 9. yüzyılın ilk çeğreği  Halîfe El-Memun Bağdatta  ilk rasathaneyi kurdurmuştur. Avrupa da ise ilk rasathane 16.yüyılda karşımıza çıkar.

Abbasiler den sonra bu alanda İlhanlılar dönemi  önemli çalışmalarda olmuş  ve  13.yüzyılda  Merega rasathanesini kurulmuştur. Bu rasathane kullanılan aletlerin modelleri bu alanda sergilenmektedir. Bu aletlerin nasıl kullanıldığını bilgi ekranlarından öğreniyoruz. Gün dönümünün belirlenmesi , yıldızların enlem ve meridiyen derecelerini ölçmek, güneş ve ayın görünüşteki çapının  bulunması  ile ilgili birbirinden farklı bir çok alet burada görülebilir. Benzer şekilde üzerinde durulan rasathaneleri şöyle sıralayabiliriz; Timurlular dönemi ayrıca kendisi de astronom ola Uluğ bey tarafından yaptırılan  Semerkant rasathanesi  (1420 ) ,Osmanlı dönemi 3.Murat tarafından yaptırılan  İstanbul rasathanesi  ki (1375-80) gökbilimci, mühendis ve matematikçi olan Takiyüddin  rasathaneye çok katkısı olmuştur. Fakat bu rasathane kısa sürede kapanmıştır.

Müze, bölümlerinde ilgili alanlar hakkında orientalist çalışmalar yapan isimlerin ahşap kabartma portrelerine yer veriyor. Bu isimler ve yaptıkları çalışmalar hakkında kısa bilgi veriyor. Astronomi alanında ise  İtalyan oryantalist Carlo Alfonso Nallino ilk islam astronomi tarihi yazarı  olarak karşımıza çıkar.

Sonraki  bölümünde ise birbirinden  ilginç materyallerle çalışan farklı saatler ( güneş saat, mum saati, su saati, fil saati  ) yer almaktadır. En dikkat çeken modelleme ise Takiyüddinin  çanlı, zemberekli saati.

Üst katta ki son iki bölüm ise savaş aletleri ve tıp üzerine düzenlenmiş. Savaş aletleri bölümünde dikkat çeken  El tüfeği 14.yüzyıl  İslam dünyasına mal ediliyor. Hasan çelebi tarafından yapılan roket bunun yanısıra farklı top tipleri, biyolojik bombalar(içlerine yılan ve akrep gibi tehlikeli hayvanlar doldurulup mancınıkla fırlatılan kaplar), mancınık sistemleri 14.yüzyılın sonlarında Avrupa da yayılan modellerin öncüllerini oluşturuyor.

  Son bölümde ise tıp üzerine yapılan çalışmalar ve kullanılan aletler sergilemiş. İslam medeniyeti tıp alanında büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Dünyada bilinen ilk katarakt ameliyatını, asıl ismi Ebu’l-Kasım Ammâr b. Ali el-Mevsılî  (10yy) olan ve İslâm tarihinde kısaca Ammâr, batıda ise “Canamusalı” olarak tanınan müslüman tıp âlimi yapmıştır. Bu alimin geliştirdiği ameliyat malzemeleri ve kulak, burun, boğaz, diş, ortapedi, sinir hastalıklarında kullanılan malzemeler sergileniyor . Bir diğer isim İbn-i Sina onun El-Kanun Fi’t-Tıbb eseri 12.yüzyılda Latinceye çevrilmiş ve 17.yüzyıla kadar Avrupa tıp bilimini etkilemiştir. Aynı şekilde El-Razi’nin El havi eseri  tıp ansiklopedisi olarak Avrupalı araştırmacılar bu gelişmeleri tıp yöntemlerini onaylamış uygulamıştır.

Alt katta indiğimizde ise  İslam bilginlerinin tanıttığı 100 kadar  taşa sahip maden koleksiyonu  ilk bölümü oluşturur. İkinci bölümde fizik başlığı altında El-Cezeri ve Takiyüddin  icatları üzerinde durulmuş Robotik bilimin babası sayılan El-Cezeri hidrolik cihazlar tasarlamasıyla Leonardo da Vinci’i bile etkilemiştir. Su pompaları, gemi değirmenleri, teraziler, fıskiyeler ve dahası tarife göre yapılmış icatlar burada yer alıyor.

Üçüncü bölümde ise Matematik, Geometri, Mimari, Şehircilik  alanındaki gelişmeler yer almış. Cebir konusunda Yunanlılar, Hintliler, Babiller  dönemleri yapılan çalışmaları 8.yüzyıl da harmanlanmıştır. Batılı yazarlar, İslam matematikçilerini, Yunan matematiğini sadece ortaya koymuş olmakla vasıflandırıyorlarsa, yeni araştırmalar bunun yanlışlığını ortaya koyuyor.Roma rakamları’nın yerini, bugün hala kullandığımız Arap rakamları aldı. Sıfır, ilk defa olarak icat edilip kullanılmaya başlandı. Roma rakamları 3888 (MMMDCCCLXXXVIII) gibi bir sayıyı ifade ederken hantallaşmakla kalmamış dört işlemde çeşitli karışıklıklara da yol açmıştır. Matematik tarihinde sıfırın bulunması bir devrimdir. Arapça  Es-sifr (sıfır)  İngilizceye ‘’cypher’’ diye yerleşmiştir.

Mimari alanında ise  Mustansıriye medresesi ,Süleymaniye camii, Kurtuba camii, Adil Melike Turhan hastanesi gibi yapıların modelleri üzerinden bilgi verilmiştir.

Dördüncü ve beşinci bölümde ise Optik, Kimya, Coğrafya alanları ele alınmış. İbnü’l-Heysem ile başlayan optik çalışmalarının Kemâlüddîn El-Fârîsî devam ettirmiştir. Gökkuşağının oluşumuna açıklık getirmiş ve görüntünün oluşumu hakkında ışık üzerinden sistematik deneyler yapmıştır. El Farisi eserinden Leonardo da Vince de yararlanmıştır. İbn-i Heysem fotoğrafın ilk modelini, bir nevi “karanlık oda”yı ilk defa dener. Işığın kırılmasının sebeplerini, hava ve su gibi çeşitli ortamlara dayandırır. Camera obscura’nın  (karanlık odanın) asıl mucididir. Heysem’in buluşlarına 15. ve 16. yüzyılda Avrupa da rastlanıyor.

Dr. Sigrid Hunke; Heysem’i
“Bu ‘dahi İslam bilgini’nin Batı’ya yaptığı tesirler muhteşemdir. Onun optik-fizik alanında nazariyeleri, yeni çağ ortalarına kadar ‘Avrupai ilme’ hakim olur. İngiliz Roger Bacon‘dan, Alman Witello‘ya varıncaya kadar geçen devre boyunca, bütün optik, ‘Alphazen’in(İbn-i Heysem) nazariyelerine dayanır. Galile Teleskobu’nun arkasında, Alhazen’in büyük gölgesi durur.

Ayrıca İbn el-Heysem ışığın kırılma sürecini mekanik terimler cinsinden tanımlamıştır. Ona göre, “iki ortamın ayrılma yüzeyi boyunca geçen ışık parçacıklarının hareketi, kuvvetlerin bileşke yasasına uyar. Bu yaklaşım daha sonraları Newton tarafından yeniden keşfedilerek işlenmiştir.

Kimya bölümünde ise El-Razi’nin değişiyle ‘’Her sanat kendi aletlerine sahiptir.’’ Buradan hareketle  imbikler,  damıtma kapları, deney tüpleri, maden fırınları ve farklı gül suyu damıtma araçları bu  bölümde yer alır. Latin kimyasının temelini Yunanca değil bilakis Arapça orijinal eserlerin tercümesi sağlamaktadır.

Beşeri coğrafya alanında ise İbn-i Batuta İlk ve ortaçağın en büyük seyyahı; tarihi, coğrafi, etnik ve kültür tarihçiliğini ilgilendiren konularda önemli eserler verir.

Yunan eserlerine olan ilgi bir anlamda Rönesansı tetiklemiştir.Bu ilgi ise müslümanlar tarafından Toledo da başlatılmıştır. Burada Arapça metinler Latinceye tercüme edilmiştir.

Gherardo da Cremona  İbn-i Sina tarafından hazırlanan tıbbı incelemeler hakkında çeviriler yapan birçok isimden sadece biridir. Şu nokta önemli ki Toledo’ya bir çok konuda bilgi edinmek gelen bilim insanları vardı. Alman Herman, Aristo’nun Rhetoric adlı eserini Arapça kaynaklardan tercüme ediyor. Arap çevirisini de Abrous tarafından yapılan yorumlar var. Bu yorumlar ayrı olarak belirtilmiş. Yunan eserlerinin içine giren yeni fikirler mevcut. Bir anlamda bilgi tamamlanıyor. Yunan bilim adamlarının çalışmaları devam ettirilmiş ta ki yol gösterene kadar.

Bilinçli bir ihmal sürecinden geçtik. Bunları hatırlatması bakımından İslam Bilim Teknoloji Tarihi Müzesi büyük bir adım atmıştır.

Müzeyi gezdikten sonra şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; İslam medeniyetleri birçok buluşa yol açacak temeli oluşturmuş ve yol göstermiştir.

Müzenin dikkatinizi çeken bir tarafı mutlaka olacaktır. Her yaştan insanın gezebileceği şekilde düzenlenmiş. Ufak tefek eksikleri bulunuyor.Sinevizyon salonundan yararlanılamıyor. Zamanla yıpranmış bilgi panoları ve bazı televizyonları bozuk bazıları da sadece Türkçe veya İngilizce olarak ayarlanmış bu ufak sorunlarda ortadan kalktığında ziyaretçilerine daha açıklayıcı bilgiler sunma olanağını sürdürecektir.

 u.y

Ziyaret Gün ve Saatleri:Salı günü haricinde diğer günler, [09:00-16:30] saatleri arasında ziyarete açıktır.

Ziyaret Ücretleri:[17] Yaş altı ve [65] yaş üzeri ücretsiz. Diğer tüm ziyeretçilere 5 TL`dir.

İletişim bilgileri

İlçe: Sirkeci

Adres: Has Ahırlar Binası – Gülhane Parkı, Sirkeci

Web: http://www.ibttm.org

Telefon:0212 528 80 65

Cumhuriyetin 89. yıl dönümünü kutlu olsun

Ey Türk‘ün büyük kurtarıcısı, ulu önder Atatürk

Ulusumuzu, cumhuriyetimizi, kutlu vatanımızı ve hatta varlığımızı bize kazandırdığın için sana şükranlarımızı sunuyoruz.

Geleceğin umudu olan biz genç Türkler, senin açtığın yolda şerefle yürüyor, sana ve mensubu olduğun Türk ulusuna layık olabilmek için, ilkelerinle yaşayıp azimle çalışıyoruz. Atam izindeyiz.

Millet olarak büyük bir zafere ulaştırdığımız milli mücadelemizi yeni, güçlü bir devletle ve Cumhuriyet yönetimi ile taçlandırışımızın 29 ekim 1923  yılına erişmenin mutluluğu içerisinde; Cumhuriyetimizin 89. kuruluş yıldönümünü yürekten kutlar, bu anlamlı günde, başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İstiklal Savaşımızın bütün kahramanlarını, eşsiz fedakarlıklarıyla milletimizin gönlünde ölümsüzleşen bütün şehit ve gazilerimizi rahmet ve şükranla anarım.

Atatürk’ün bizlere armağan ettiği Cumhuriyetin 89. yıl dönümünü  kutluyor ve sizlere de esenlikler diliyorum.

.

Saygılarımla…

Barış Kekeç
Sinema Sokağı Sanat Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni

 

EKRANDA PAYLAŞILAN MAHREMİYET

.

Televizyonda mahremiyetimiz epeyidir orasını burasını açıyordu, şimdilerde ise çırılçıplak karşımızda poz veriyor. Durmadan ser ve sır veriyordu, kesinlikle ağzında bakla ıslanmıyordu ama artık kendi özelinin pornografisini çekiyor da izleyeni yok! Bir yandan muhafazakarlık ekranlarda tavan yaparken diğer yandan muhafazakarlığın soyunup gösterecek yeri kalmadığından olsa gerek mahremiyetin iç organlarının röntgenleri kanal kanal dolaşıyor.

Mahremiyet adeta tinsel ve duygusal tatminin burçlara göre günlük yorumlarıyla hava durumu gibi hergün yayında. Sıkı takipte, 24 saat izleniyor ve ancak görülemiyor bir türlü. Mahremiyet, kanser hastaları için bulunan karakovon kuma balı gibi aranıyor aranıyor da bulunamıyor, ender rastlanıyor, çabuk kayboluyor, hemen bozuluyor.

Bulunduğu anda bütün programlar gezdirilip masaya yatırılıyor, enine boyuna, kuyusu kuytusuna, dibine derinine inceleniyor. Tartışıla tartışıla titizlikle, saygıyla ve son derece usulünce ırzına geçiliyor. Ancak yine de televizyon insanlığını yapıyor ve kaçınılmaz durumlar için seyirciye zevk almasını öğretiyor. Arkadan kahkaha efektleri yükseliyor, sen de gül diye! Fondan müzik patlıyor sen de heyecanlan, eğlen, dans et, hayat çok kısa diye! Önceden haber veriliyor, gafil avlanma diye…

Televizyon yaşamımızda öyle sadece bilgilendirmiyor, eğlendirmiyor. Evimizin rengine, kapısına, bacasına, desenine ve şekline karar veriyor. İçine size uygun eş arıyor, üstelik bunu görücü usülüyle yapıyor. Herşeyi düşünüyor sizin yerinize ve akşama ne pişireceğinizi bile tarifleriyle gösteriyor. Mahremiyetimimizin peşinden koşmak yerine değişimin, dönüşümün farkına varmalı ve belki de mehremiyetin ölümüne en azından bir mevlüt okutmalıyız. Tabii TV ekranlarından yapılmalı dini ritüellerimiz bile! O artık ailemizin büyüğü, herşeyi bileni, rehberi, bizim için herşeyi düşüneni… Bakın bir kaç örnekle TV’nin bizim için verdiği sonsuz hizmeti görün;

Görücü usülüyle evlenmek gibi son derece a-acayip bir usulsüzlüğün gelenek olduğu bir ülkede son beş yıldır evlenme programları haftanın hergünü bir sürü farklı kanalda birden devam ediyor. Buna ne demeli? Demeli mi dememeli mi, yoksa mahremiyetimiz komple canlı yayında takip edilmeli mi? Ama biz takip edilince de edilmeyince de fena oluyoruz artık, en iyisi paravanı açtırmadan kaderimize aşık olunmalı mı? Evlilik programlarındaki paravanı kırıp vurup devirmeli mi? Yoksa yoğun bakım ünitelerindeki paravanlar kadar arkasındaki cesete doğru mu gidiyor durumumuz ya da az birazdan düzelip odaya mı çıkıyor nasıl bilmeli? Reklamdan sonra, az sonra, şimdi!

Kafalar çok karışık! Artık bütün mutfaklar ‘yemekteyiz’ ve hepsinde şefler yarışıyor. Öyle akşama kuru fasulye pilav yapmak yok! En azından pirincin kokusuna, basmatisine, baldosuna, incesine, kalınına, esmerine ve beyazına uygun fasulye seçilmeli! Çünkü bu fasulye iki buçuk liraysa konumuzdan çok uzak. Fasulyenin menşei ve 80 çeşidi pilavına göre seçilmeli, ülkesinin usulünce pişirilmeli ve yerel baharatlarla çeşnilendirilmelidir. Evlilik programlarında paravan açılmadan pilav tarifi vermeye kalkanlar var da, o açıdan yani…

Kısmet bulma programlarından önce sabah nasıl giyinmeliyim programına katılıp kendini geliştiren izleyici, sadece izleyici değil bundan böyle. İnteraktif seyirci isterse istediği stüdyoya gidiyor, bilgileniyor, eğleniyor ve üstüne günlük parasını alıp eve dönüyor. İzleyici olmak hakkıyla yapılırsa bir meslek yani! En mahrem bildiğimiz evlilik kararımızdan tutunda içimize giyeceğimiz kilotlu veya kilotsuz çorabın tonuna ve yatak odası problemlerimizi doktorlar heyetiyle gözümüzün önünde çözmeye varana kadar içimizdeler. Artık insanoğlunun kendi ilişkilerini kendisinin anlamlandırması, benliğinin ve kendine özgü gizlisi, sırları olmasının imkanı kalmadığı bir zamanda mümkünse herkes duygu, düşünce ve bedenini kamuyla ekranlarda paylaşmalıdır! Bu benim özelim, mahremim denen antikalarınız varsa özellikle insanoğlunun yararına göstermelisiniz. Çünkü artık böylesine nadide değerlere rastlanmıyor, madem siz de var sadece kendinize saklamamalı ve paylaşmalısınız mahreminizi ekranlarda.

.

Şenay Tanrıvermiş

FARKLI BİR ROMANTİK KOMEDİ

.
“L’Iceberg” (2005) ile “Rumba”nın (2008) ardından üçüncü filmleri ‘Aşk Perisi’ ile vizyonda olan Dominique Abel-Fiona Gordon-Bruno Romy fantastik bir aşk filmi özleyenler için kaçırılmaması gereken bir film sunuyorlar. Film puslu ve yağmurlu bir havada hızla ilerlemeye çalışan bir bisiklet sahnesiyle seyirciyi içine ilk dakikada alıyor.

Gece resepsiyonisti olarak çalışan kahramanımızın ilk müşterisi köpeğini saklayan bir turist ve kendisinden üç dilek dilemesini isteyen bir peri. Ancak resepsiyonistin ne köpekli tuhaf turisti ne de otele yalınayak gelen periyi yadsıyacak hali yok çünkü kendisi de en az onlar kadar bu dünyaya ait olmayan bir sarsak. Tek derdi televizyondaki iyi müziği dinleyip sandviçini yemek olan adam ve peri arasında başlayan aşkla birlikte romantizm yükseldikçe inandırıcılık ve gerçekçilik beklentisinden hemen vazgeçiyor seyirci.

Aşk Perisi’nin evreninde bol miktarda dans, absürt espri, saf duygu yoğunluğu ve bizim yaşadığımız dünyayı bilmeyen, anlamayan dahası istemeyen bir tutum var. Tabii böyle olunca tuhaflıklar, sakarlıklar son derece mantıklı duruyor… Aniden şişen karın, öpüşürken dudaklarıyla birbirine yapışan çifti ayıramayan polisler, neredeyse 8 aylık görünen yeni doğmuş bebek, denizaltı dansı ve uçan adamlardan daha normal bir durum olamaz.
Kaldı ki komedi filmlerinin karakterleri genellikle sıradan insanlardır; eğitim görmemiş veya genel kültürü yüksek ise toplumla ayrılan farklı özellikleri olan, sarsak, kimi zaman kaba olarak algılanabilecek yapıdadırlar. Çirkin görülebilecek kabalık, anlayışsızlık ve sakarlıklar komedi karakterine yakışır. Aslında insanoğlunun kalıp yargılara göre sınıflandırdığı, saklamayı bildiği gülünç duygu ve düşüncelerini açığa çıkarırlar.

Aşk Perisi inceliklerle örülmüş görsel zenginliklerle dolu ve metaforik katmanları olan kodlar ve diyaloglarla olumlu bir karmaşa yaratıyor zihinlerde. Kısacası ustaca çerçevelenmiş her kare asla sıkıcılığa yanaşmadan hafif tempolu çıkışlarla eğlendiriyor. Klasik bir romantik komedinin vaat ettiğinden çok daha fazlasını veriyor film; adeta teatral oyunculuğu, dans, müzikal, komedi dokunuşlarıyla iyi sinema izleme alışkanlığı olanlara ve özellikle müzikal sevenlere harika bir ziyafet sunuyor.

Unutmamalı ki, bu türü sevmeyenler için Aşk Perisi eziyete dönüşebilir. Sevimli bir kadın ve yakışıklı bir aktör formülüyle yapılmış bir romantik komedi de değil. Gayet sıradan ikili için güzel yerine çirkin bile denilebilir. Peri denizaltında giydiği bikini dışında tek elbiseyle çıkarıyor filmi. Diğerlerinin de örtünmek için giyindikleri çok açık. Mekanlar ise otel, sahil, Aşkın Gözü Kördür adlı kafe ve koşturulan sokaklar olarak özetlenebilir. Yani kostüm yok denecek kadar az ve mekanlar son derece renksiz, vasat ve minimal öğelerden oluşuyor. Tüm sıradanlığın içinde danslar, müzik ve absürt oyunculuk etkisini arttırıyor. Peri ve resepsiyonistin abartılı jest ve mimikleri duygu derinliğini açığa çıkartmak açısından verimli sonuçlar yaratıyor.

Özetle hepsi birbirine benzeyen romantik komedilere benzemeyen film, hem eğlenceli hem de içinde çok katmanlı anlamlar taşımayı başarıyor. Sabun köpüğü Amerikan romantiklerindeki gibi sırtını çok güzel kadınlara, adamlara, mekanlara bağlamayan filmin diyalogları yok denecek kadar az ama etkili. Belki senaryo olarak elinize geldiğinde hiçbir şey vermeyen, söyleyemeyen Aşk Perisi, sinemanın büyüsünü zarif çerçeveler ve detaycı kameralar eşliğinde başarıyor. Arındırılmış metnin minimal iddiası ve dans koreografilerindeki çizgi üstü romans keyifli bir doyum sağlıyor.

Yürüyen çanta, kaybolan ceket, Aşkın Gözü Kördür kafesinin kör garsonu, ay ışığında öncesinde hiç konuşmadan birleşen çocuk ruhlu iki yetişkin, bir türlü üç dilek dileyemeyen bir sakar, benzin metaforunun zırt pırt kibar temaslarla yaptığı zengin çağrışımlar ve çok daha fazlası Aşk Perisi’ni ortalamanın çok üstünde çıkarıyor.

.

Şenay Tanrıvermiş 

TELEVİZYONDAN KADIN İMGESİ ÖRNEKLERİ

.
Kamusal alanın en çekici vitrini medya da, kadın vitrini, aslında tüm ülkenin ve genel görüşün yansıması olarak algılanabilir. Ana haberleri genellikle erkek spikerler sunar, gazetelerin genel yayın müdürlerinin neredeyse tamamı, köşe yazarlarının çoğunluğu erkektir. Siyasi programlar erkeklerin tekelindeyken, kadınlara en fazla üçüncü sayfa haberleri düşer. Bu programların gün içi saatlerine göre sıralanması ise kadının çalışmadığı varsayımına göre yapılır. Erkeğin çalışmak için dışarıda, kadının ise evde temizlik, yemek ve çocuk işleriyle uğraşarak vakit geçirdiği esas kabul edilir. Kadınlar gündüz kuşağı kahramanlarıdır.

Yemek, moda, çocuk bakımı ve temizlik gibi konularla sınırlandırılır. Bu konular üzerinden her türlü tüketim ile ilgili reklam yine kadınlar aracılığıyla yapılır. Sürekli kocasından, babasından bir şeyler talep eden kadın tiplemelerinin en önemli ortak paydası mutlaka egemen estetik ölçüler içinde olmalarıdır. Saçları dolgun olunca kendine güvenmesi gereken, vücudu formda olmazsa utanması beklenen, yeni deterjanıyla mutlu olan, ayçiçeği yağıyla havalara uçan, annesinin margarinini kullanmamayı başkaldırı sanan, kocasına layık bir eş olabilmek için kayınvalidesinin kurabiyelerinin sırrını araştıran, hesap sormayan ve acı çekmeyi doğal kabul eden kadınlar en yaygın ve kabul gören tiplemelerdir.

Kadın imgesi hayati kararlar almaktan aciz, değersiz, önemsiz ve küçümsenmeye açık yetersizliklerle dolu çağrışımlar yapar. Reklamlarda kocasına sormadan hangi sucuğu alacağına karar veremeyen kadın karakterler ve akşama en güzel yemeği yaparak eşine eşsiz sofralar hazırlaması beklenen kadın imgeleri gün boyu yayındadır. Örneğin RTÜK’ün, televizyon programlarının izleyicilerin ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini araştırdığı 12. yayınında gündüz kuşağı kadın programlardan birini değerlendirir; Mercek altına alınan program ilk bakışta resmi nikah gibi toplumsal bir konuyu ele almakta ve resmi nikah özendirilmektedir. Ancak kayıtlar incelendiğinde, resmi nikahsız, iki eşli ve nüfusa kayıtsız çocukların babası tebrik edilerek konuşulmaya başlanmaktadır.

Bir yandan resmi nikahın gereklilikleri vurgulanırken (açık mesaj), diğer yandan söz konusu ailenin durumu, eğlenceli ve neredeyse takdir gören bir konu olarak ele alınmaktadır. Açık mesajla örtük mesaj çelişkili görünmekte ve bu durumda, örtük mesajın özendiriciliği artmaktadır.

Dizilerdeki, kadın imgesi ise genel olarak, en iyi erkek arkadaşları hatta kardeşleri birbirine düşüren, plancı, gerektiğinde en acımasız karakterlerdir. Dizi anlatılarında kadın estetik açıdan fetişize edilerek sömürülür. İyi niyetli bile olsa bedeninin çekiciliği nedeniyle her açıdan hedeftedir. Erkeklerin başına olmadık belalar, içinden çıkılmaz sorunlar, ödenmesi çok zor borçlar açarlar. Kadının bedeni üzerinden değerlendirilen tüm ahlaki, etik ve toplumsal değerler nedeniyle kadının özgür olması söz konusu olamaz. Bağımlı, söz dinleyen, edilgen, tüm baskılayıcı normlara uygun olması da yetmez. Çünkü kadının insan olmaktan gelen hakları, değeri ve onuru merkeze konulduğunda, varlığı işin içinden çıkılmaz felaketler zincirini oluşturmaya fazlasıyla yeter. Dolayısıyla varlığını ön plana çıkartmayan, sivrilmeyen, kendi benliğini erkeğinin üzerinden tanımlayan kadınlar kabul edilebilir karakterlerdir.

Özetle; ülkemizde medyada kadın imgesi ile ilişkili problem, eşitlikçi bir sunum sorunu olmanın çok daha ötesindedir. Kadının var oluşu ve cinselliği, genellikle sorunların ana kaynağıdır. Örneğin ‘İffet’ dizisinin adı bile durumu tüm netliğiyle ortaya koyar. Karakterin iffetini koruyamaması saldırganlardan çok kadının suçluluğuna kadar gider. ‘Muhteşem Yüzyıl’ ile reyting rekorları kıran dizinin kadın karakterlerinin hemen hepsi cinselliği üzerinden değer ve güç kazanırlar ya da kaybederler. ‘Kuzey Güney’ dizisinin kötü karakteri Simay ise çevirdiği her türlü entrikaya rağmen affedilirken, konu cinselliğini yaşamaya çalışan genç bir kadına gelince artık yüzüne dahi bakılmayacak denli kötücüllük olarak algılanır. ‘Fatmagül’ uğradığı tecavüzler sonrası tam iki sezon boyunca cinsellikten korkan ve soğuyan genç bir kadına dönüştüğü için masumiyeti artar ve daha saygın, sevilebilir bir karakter olarak görülür.

Aslında tecavüzcülerinden biri olan kocasına ölçülü ve çocuksu bir yakınlık duyabilmesi normalleştirilerek sunulur. ‘Uçurum’ dizisinde hayat kadını olarak kullanıldıkları için mutsuz genç kadınlar, kendi iradeleri dışında bir tuzağa düşürüldükleri için sevilirler. Kendi bilinçli seçimleriyle bu işi yapmayı tercih etseler, direkt kötü kadınlar kategorisinde yer alacakları kesindir. Ancak ağa düşürülen bu zavallı genç kızları sömüren şebekenin başında yine korkunç genç bir kadının olması ise düşündürücüdür. Bu yüzden de kadınların yaşam hakkını ve kadın cinselliğini yok sayan sunum bile neredeyse daha eşitlikçi bir intiba bırakır. Kişileri iyi veya kötü, iffetli veya değil, kurban veya gönüllü konumlarına hapsederek müdahalenin ötesinde yargı ve infaz da bulunmaktan çekinmez.
Başarılı ve mücadeleci kadınların arkasında ise daima güçlü, zengin ve nüfuslu bir baba ya da koca modeli gösterilir.

Patron bir kadın varsa, kocasının ya da babasının servetine konmuş bir karakterdir. ‘Kuzey Güney’ dizisinin zengin kadınları örnek olarak alınırsa kendi başına başarı kazanmış değil, başarının emanet edildiği kadınlar görülür. Bir kadın en fazla, Cemre’nin annesi gibi kendi halinde orta ölçekli bir mücadelenin içinde başarı sahibi olabilir. Arkasında erkin olmadığı kadın sıradan ve ortalama bir yaşama rıza göstermelidir. Kadınlar ve onların hak mücadelesi söz konusu olduğunda arka planda daima harekete geçirici bir güç aranır ve eylemin başarısı doğrudan bir güce bağlıdır. Medyada da kendi başarısını kendi inşa eden kadın karakterlerin başına gelmeyen kalmaz, sürekli olarak bunun imkansızlığına dair vurgular ve tekrarlarla sistem pekiştirilir.
KAYNAKLAR:

RTÜK. Yayın No:12, Televizyon Programlarındaki Şiddet İçeriğinin, Müstehcenliğin ve Mahremiyet İhlallerinin İzleyicilerin Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkileri (Rapor), 2006, s:74/75

Serpil Çakır, ‘Osmanlı Kadın Hareketi’ İstanbul, Metis Yayınları, 1993, 2010, s:410

Erol Günaydın’ın doktorundan açıklama

.

Doktorundan açıklama

.

Açıklamada, sanatçının sağlık durumuna ilişkin bilgi veren Acıbadem Kadıköy Hastanesi Genel Yoğun Bakım Sorumlusu Dr. Ceyhun Solakoğlu’nun ”Erol Günaydın, KOAH’a bağlı solunum sıkıntısı nedeniyle tedavi görüyor. Kendisine solunum desteği yapılıyor. Bilinci açık durumdadır” dediği ifade edildi.

.

.

.