2012 Yılında En Çok Satan Kitaplar

Uğur Yılmazer

Sinema Sokağı Sanat logo

Uğur Yılmazer
ugurylmzr@gmail.com

.

OD – İskender Pala  imagesCAQ3BN6Z1

Biliyorum,
“Biz bu ilden gider olduk,
kalanlara selam olsun,” demişti…
Yine Biliyorum,
“Bizim için hayır dua kılanlara selam olsun.” demişti…
Ve Sevgili’ye gittiği o geceden sonra adının dilden dile,
Aşkının gönülden gönüle dolaştığını da biliyorum…
Şimdilerde ona kimisi Âşık Yunus, Miskin Yunus…
Derviş “Yunus” Varsın onu da desinler.
Ve Türk yurtlarında, onu en çok “Bizim Yunus” diye çağırırlar.
Biliyorum…

 

Mânâ eri bu yolda melül olası değil,
Mânâ duyan gönüller hergiz ölesi
değil.

Ten fânidir, can ölmez
Çün, gitti geri gelmez
Ölür ise ten ölür
Canlar ölesi değil
Y.E.

 

Kimya Hatun – Sinan Yağmur   65688-arda-ya-sabri-ogreten-yazardan-yeni-kitapSinan yağmur 2

“Şems! Ey seyyarelerin en tekinsizi! Çarpacak bir beni mi buldun? İyi ki beni buldun. Hoş âmedî! Hoş âmedî! Seni arıyordum Şems! Ama dağıla dağıla. Seni bekliyordum Şems! Ama savrula savrula…

Allah’ım beni Şems ile yarala! Öyle yarala ki akan gözyaşlarım cehennemi söndürsün. Ağlamaktan kör olup görmesem de cennetini. Sen varsın ya!

Şems, Kimya’nın yüzüne doğru eğilirken, pencereden bir ışık huzmesi süzüldü odaya. Oda göz kamaştıracak bir şekilde ışıkla dolmuştu. Bir gül kokusu yayıldı odanın her yanına. Kimya başını pencereye doğru çevirdi. Hemen ayaklarını dizlerine, dizini ise karnına doğru çekti. Tıpkı bir bebeğin anne karnında durması gibi. Kimya yatağın içinde doğrulmaya çalıştı. Tebessüm etti. Dudağından; ‘Efendimiz… Efendimiz…’
Başı yastığın sağ ucuna düştü.”

Herkes kendi yüreğinin diline uygun kitaplar okur. Bu kitapta okuyucu, içinin içtenlikle dolu sesini duyacaktır. Her bir bakışı ömrünün Şems’ini arayan, her bir adımı özünün aşk kapısını aralayan, Kimya’nın sessiz ağıtına aşkın gözyaşları ile katılan, o saf yüreklerini okuyacaklar.

Sultanı Öldürmek – Ahmet Ümit  imagesCA3NAX3Zsultani-oldurmek 4

“Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?”

Ahmet Ümit’in Nisan ayında yayınlanacak romanı Sultanı Öldürmek bu satırlarla başlıyor. Yıllardır aynı kadını bekleyen bir tarihçinin hikâyesi bu. Şahane bir aşk için harcanmış bir ömrün hikâyesi… Serhazinlerin son temsilcisi Müştak Serhazin’in başından geçen dört günlük tuhaf bir serüven. Sapında Fatih Sultan Mehmed’in tuğrası bulunan mektup açacağıyla öldürülmüş bir tarih profesörü… Bir aşk cinayeti mi? Yoksa kökleri “Ulu Hakan”ın şüpheli ölümüne uzanan bir entrika mı? Osmanlı devletinin bir imparatorluğa dönüştüğü o zaferler ve ihanetlerle dolu günlere yapılan sıradışı bir yolculuk. Ve bu heyecan verici yolculuk boyunca kulaklardan eksik olmayan o kadim soru: Tarih, geçmişte yaşananlar mıdır, yoksa tarihçilerin anlattıkları mı?

“…Ve Sultan Mehmed Han. Mehmed Han oğlu Murad Han oğlu Fatih Sultan Mehmed Han. İki karanın ve iki denizin hâkimi. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi. Kostantiniyye’yi zapt eden padişah. Roma İmparatorluğu’nun doğal varisi, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı ırklardan yepyeni bir millet yaratma aşkıyla yanıp tutuşan kudretli hükümdar. Uçsuz bucaksız ovalarda at koşturan ordular. Kılıç sesleri, savaş naraları, korku çığlıkları. Ardı ardına düşen şehirler, ardı ardına yıkılan devletler, ardı ardına el değiştiren kaleler. Kırk dokuz yaşında dünyaya nam salmış bir hükümdar. Ve değişmez kader. Akşama kavuşan gün. Ecel şerbetini içen insan. Ve Fatih Sultan Mehmed’in şüpheli ölümü. Ve onun iki şehzadesi. İkiye bölünen saray, ikiye bölünen devlet, hiçbir şeyden haberi olmayan bir halk. Ve iki şehzadenin kanlı boğazlaşması sürerken saray odasında unutulan Fatih Sultan Mehmed Han’ın cansız bedeni…”

Ahmet Ümit, kusursuz bir kurguyla ele aldığı bu cinayet-aşk-tarih örgüsünde edebiyat okurlarının gözündeki ayrıcalıklı yerini bir kez daha sağlamlaştırıyor.

Aklından Bir Sayı Tut – John Verdon  imagesCAP5N303aklından bir sayı  tut 3

Bir adam, posta kutusuna bırakılmış imzasız bir mektup alır. Mektupta şöyle yazmaktadır: “Aklından herhangi bir sayı tut. 1 ila 1000 arasında herhangi bir sayı.” Adam öylesine 658 sayısını tutar. Not şöyle devam etmektedir: “Sırlarını nasıl bildiğimi göreceksin… Küçük zarfı aç.”

“Aldıklarını geri vereceksin Vermiş olduklarını aldığın zaman. Biliyorum ne düşündüğünü, Ne zaman uyuduğunu, Nereye gittiğini, Nereye gideceğini. Seninle bir randevumuz var, Bay 658.”

Sıradanlıklara meydan okuyan, anında başınızı döndürecek ve ilgi çekici karakterlerinin kalp atışlarını tüm gerçekliğiyle hissedeceğiniz bir kitap “Aklından Bir Sayı Tut” kolay kolay unutmayacağınız bir roman.

Küçük Mucizeler Dükkanı – DebbieMacomber  imagesCAHT1HF1 kucuk mucizeler dükkanı3

Kitapları bütün dünyada 140 milyondan fazla satan ve birçok dile çevrilen Debbie Macomber, yürek ısıtan romanlarıyla şimdi de Türkiye’de…

“Artık o eski tasasız kız değilim. Yaşadığım her günün değerini biliyorum. Çünkü hayatın ne kadar değerli olduğunu öğrendim… Hiçbir şeyi, özellikle de hayatı hafife almaz oldum. Artık hiçbir günümü boşa geçirmiyorum. Çektiğim acıların karşılıklarının olduğunu öğrendim…”

Hayatın içinden dört güçlü kadın… Küçük mucizeler, büyük umutlar Ve dostluğun iyileştirici gücüne dair sımsıcak bir hikâye…

Bu kitapta mutlaka kendinizden bir şeyler bulacaksınız!

Hz.Mevlana – Sinan Yağmur  askin-gozyaslari-2-mevlana

En mahrem bir gecenin, en matemli anında akıyordu gözyaşları. Sırların habercileri, hızına yetişemiyordu gözyaşlarının. Çok konuştuk, biraz da susalım. Susalım ve ağlaşalım. Aşkın Gözyaşları sağanağında, yitik cennetimize yol bulalım.

“5 Aralık 1273; Mevlâna gördüğü rüya ile kan ter içinde uyanır. Şems’in seneler önce kaldığı odaya girer. Taş duvarlar, tahta sedir, acem kilimi, odada her ne varsa hepsi Şems kokmaktadır. Bakışları duvarda gezinir. Senelerdir, hiçbir şeyin asılı olmadığı duvarda, bir levhayı fark eder. Okur yazıyı, kopar çığlık, atar kendini avluya. Karla kaplı taş zemine, yüzüstü düşüp bayılmıştır.”

Gözlerini Sımsıkı Kapat – John Verdon   gözlerini sımsıkı kapat

Aklından Bir Sayı Tut’un yazarından, İlk kitaptan çok daha iddialı yeni bir roman Sana Bir Sürprizim Var… Gözlerini Sımsıkı Kapat

New York’un en gözde dedektifiyken, basının kendisine yakıştırdığı isimden hep rahatsız olmuştu: Süper Dedektif. Bir bulmacayla karşılaştığında, mutlaka çözmek isterdi. Gurney’e göre her bulmacanın çözümü için mutlaka bir ipucu vardı.

Peki ya bu sefer yoksa?

Düğün günü öldürülen bir gelin… Ve olaya tanıklık eden yüzlerce davetli. Cinayeti kimin işlediği ortada, herkes kendinden emin ama ya hepsi zekice bir illüzyonla yanıltılıyorsa… Cinayet silahı dahil birçok detayda sürpriz akıl oyunlarını gördüğünde, Gurney tam bir psikopatla karşı karşıya olduğunu anlar.

Gurney şeytanın bile aklına gelmeyecek yöntemleri, soruları ve keskin bakış açısıyla soruşturmaya bambaşka bir boyut kazandıracaktır. Kim daha zeki; Gurney mi, yoksa müthiş bir illüzyondan ibaret katil mi? John Verdon’dan, akıl oyunlarının iç içe geçtiği, sıra dışı bir roman.

İki Cami Arasında Aşk – Mürvet Sarıyıldız  myrvet-saryldziki cami arasında aşk 5

18 yaşında kendi arzusu ile devşirilip payitahtta getirilen Sinan, Karaboğdan Seferi sırasında gördüğü Mihrimah Sultan’a âşık olur. Bu aşk, Sinan’a önce Prut Nehrini on üç günde geçilecek köprüyü yaptırır. Payitahtta dönüşte Mihrimah Sultan’ın evlendirilmesine karar verilir. Sinan ve Rüstem Paşa aday olur. Hürrem Sultan, siyasi nedenlerle kızı Mihrimah’ı Rüstem Paşa ile evlendirir. Elli yaşında ve evli olan Sinan, bu evlilik üzerine kendini sanatına verir. Sarayın baş mimarı olur. Aşkını payitahtta yaptığı hanlar, hamamlar ve camilere yansıtır. Özellikle de aşkını Edirnekapı ve Üsküdar’da yaptığı iki cami arasına gizler. Dünyaca ünlü mimar, Mimar Sinan’ın ve büyük aşkı Mihrimah Sultan’ı anlatan sürükleyici bir roman.

Tanrı Daima Tebdil-İ Kıyafet Gezer – Laurent Gounelle untitled836_Tanri_Daima_Tebdil-i_Kiyafet_Gezer

Mutluluğun kapını çalmasını bekleme, sen ona git Hayatını değiştirecek roman bu işte! Bir düşünün. İntihar etmek üzeresiniz. Bir adam hayatınızı kurtarıyor, ama karşılığında sizinle bir anlaşma yapıyor. Bundan sonra o ne söylerse sorgusuz sualsiz yapacaksınız. Kendi iyiliğiniz için… Çaresiz, kabul ediyorsunuz ve hayatınızın iplerini tıpkı bir kukla gibi başkasının ellerine bırakıyorsunuz. Ve hayatınız eskisinden çok daha güzel oluyor. Yine de şüpheleriniz var: Bu adam aslında kim? Çevresindeki gizemli kişilerin sırrı ne? Sizden aslında ne istiyor?

Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer, kendi kendimize koyduğumuz engelleri, korkularımızı ve önyargılarımızı nasıl aşacağımızın, kaderimiz sandığımız mutsuz bir yaşamı, bizi mutluluğa götüren bir yolculuğa nasıl dönüştüreceğimizin hikâyesi.

Şems-i Tebrizi – Sinan Yağmur   şems

Celaleddin’i Mevlana’laştıran Şemsi Tebrizi’nin Kitabı…

Yedinci ve en tesirli bıçak darbesi ensesine gelir boynu sağa doğru bükülmüştür. Dervişler yere kapanmasını bekleye dursun. Şems Hz. Peygamberin şu hadisini sesi boğuk mırıldanır: “Allah’a kavuşmayı isteyeni Allah da sever” Dervişlerden birisi sırtına tekmeyi vurur. Yüzüstü taş zemine kapanır, dudağı patlamış, dişleri zemine dökülmüştür Siyah feracesi kanlar içinde bordoya dönmüştür. Saçlarından tutarak kafasını kaldıran dervişin niyeti Şemsin başını gövdesinden ayırmaktır

Baş derviş engeller. Bırakın son nefesini versin. Sonra da en yakın bir kuyuya atın. Kıyafetine sarp atın. Avluyu yıkayın. Sabah ile yola çıkarız. Şems hala son nefesini vermemiştir Sille taşının üzerindeki başını hafifçe göğe kaldırır ve: “Allah ne güzel sevgilidir. Rabbim sana aşığım. Ve bu canı sana hediye ediyorum.” Mevlana içeri girer, mendili koklar eli titreyerek açar. İçinden san kağıda yazılmış bir not çıkar: “Yemin ederim ki ölümümün gözlerinin önünde olmasını isterdim. Gör ki aşk için ölmek ne demekmiş.” Mevlana olduğu yere düşüp bayılmıştır. Geceden sonra doğan ve kalplerin çöllerini cennetlere çeviren bir gözyaşı bu. Çoraklaşmış ve çöle dönmüş kalpler; açın sadrınızı! Aşkın gözyaşları, serin serin, sağanak sağanak, üzerimize damlıyor; bakın gökyüzüne, nasılda aşk yağıyor…

Can Boğazdan Çıkar – Mehmet Ali Bulut 1DA2B1F9-F1A1-3294-3BE88FCB1643A0A8can1jpg_h609

Beslenme şeklimiz hasta ediyor. Bir klinikte yapılan ankette “İnsan niçin hasta olur?” sorusuna; insanların yüzde yetmiş üçü “Allah sevdiğine hastalık verir!” şıkkını işaretlemiştir. Birçok insan hastalığı kaderimizin ya da genetik yapımızın kalıtsal bir sonucu olarak kabul eder. Bu nedenle beslenme şeklimizin bizi hasta edebileceğini aklımıza getirmeyiz! Motorların farklı yakıtla çalıştığı gibi… Hastalıklarımızın büyük bir kısmının yediklerimiz ve içtiklerimizden kaynaklandığı bilimsel anlamda da ispat edilmiştir. Kişilerin mizaçlarına uygun beslenmemesi, hastalıklara davetiye çıkarmaktadır. Yapılan bilimsel çalışmalarda, farklı motorlarda farklı yakıtlar kullanıldığı gibi; insanların da birbirinden farklı mizaç ve yapılara sahip olduğu, alınan gıdayı hazmettirecek enzimin her bünyede aynı güçte ifraz edilmediği belirlenmiştir.
Kan grubunuza göre beslenin. Bugün tüm dünyada, bu yeni bilgiler ışığında yeni bir beslenme tarzı önerilmekte; kişilerin, kan gruplarına (mizaçlarına) uygun beslenmeleri halinde şişmanlık ve hastalık probleminden kurtulacakları savunulmaktadır. Geleneksel tıp daha da ileri giderek her insanın kendine özgü sindirim sistemi ve enzimleri olduğu bilgisinden hareketle, kişiye özel beslenme programları önermektedir. Bilinçli beslenip sağlıklı yaşayın Kendi bünyenize göre bilinçli beslenmenin yol ve yöntemlerini öğrenerek sağlıklı yaşayın.

Nar Ağacı – Nazan Bekiroğlu  imagesCAITY75TimagesCAJYHYOG

Nazan Bekiroğlu’ndan Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-İstanbul hattında geçen muhteşem bir roman.

Balkan Savaşı döneminde başlayıp I. Dünya Savaşı’na uzanan bir öykü…

Trabzon’dan ve Tebriz’den doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce deli akan sonra durgunlaşan iki ırmak… Aslında çok ırmak… Tebriz’in en büyük, en asil halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra…
Ateşin bakışlı ateşin duruşlu; ırmağını kendi bildiğince alev ateş akıtmayı seçen bir genç kız Azam. Adı ne aşk ne de dostluk olan bir duyguyla Settarhan’ın ırmağına dolanan Batumlu kitapçı Sophia. Acıyla yoğrulan, yoğruldukça durulaşan, kendi varlıklarını sevdiklerinin varlığında eriten Büyükhanım ve Hacıbey…
Ve hep kendi içine doğru akan, kendi ırmağını gencecik yaşta milleti için kurutan, Trabzon’un “kırık kafiyesi” İsmail, ah İsmail…

İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhaceret, mücadele, kader, farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke ve üç sevda Nazan Bekiroğlu’nun mürekkebi aşk olan kaleminde buluştu. “Nar Ağacı” hayal kadar zengin, roman kadar güzel, tarih kadar gerçek bir hikâye… İncelikle işlenmiş karakterleri, son derece zengin detayları ve dönemi anlatmadaki maharetiyle okuyanı çarpacak ve yıllarca unutulmayacak bir kitap…

 Şah Mat – Mario Mazzanti sadassahmat-250x370

Polisle satranç oynayan bir seri katil…

Suç psikiyatristi olarak polise destek vermekte olan Claps’in suçluların davranış profilini inceleyerek olası şüphelileri tespit etmek gibi çetin bir görevi vardır. Ancak bu sefer ortadaki cinayet hiç de basit değildir. Karşısında acımasız, kararlı, unutulmak istemeyen ve şehrin korkulu rüyası olmayı amaçlayan bir seri katil vardır. Çözüm hep avuç içinde gibidir ama bir türlü ulaşılamamaktadır, aşılan her bir basamak katilin ininin derinliklerine dalmaktan başka bir işe yaramaz.

Reklamlar

Aşk Üzerine Söylenmiş Her şey;

.
Aşk, Yunanca “filla, eros, agape”; Latince “amor, carito”; Almanca, “liebe”; Fransızca “amor”, İngilizce “love”, kelimeleriyle ifade edilmekteyse de, aşkın özünde karşı cinse yoğun, derin ve içten bağlanma vardır. Bu bağlılık tutkulu bir bağlılıktır. Aynı zamanda cinsel ve ruhsal doyumu amaçlamaktadır. Bu bağlamda aşkı, birbirine önem veren kadınla erkeğin, tinsel, duygusal-cinsel birlikteliği olarak tanımlamak olanak dahilindedir. İnsanın temel duygularından biri olarak, insan mutluğunda özel bir yeri olan aşk kavramı; cinsel psikolojik, antropolojik, ideolojik, toplumsal ve tarihsel bakış açılarından ele alınarak açıklanması gereken bir olgudur. ()
Burada aşkı bu açılardan ele alarak derin bir incelemesini yapmak yerine, tarih boyunca yer alan filozofların filozofik düşüncelerine bir göz attıktan sonra, Türk sinemasındaki aşkı tanımlamaya çalışalım.

.ss
Aşkı, bir düşünce terimi olarak ilk ele alan, eski Yunan filozofu Empedokles olmuştur. Filozofa göre evreni dolduran hareket, aşkla tiksintinin çatışmasından doğmuştur. Toprak, su, hava, ateş ve onlardan oluşan diğer nesne ve varlıklar bu çatışmanın ürünüdür. Başlangıçta aşk ortamının bozulması bu bölünmeyi doğurmuştur. Bütünleşme de aşkın tiksintiyi yenmesiyle oluşacaktır. (Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998 syf: 283) ()

.
Ünlü düşünür Platon, Şölen adlı yapıtında aşka ilişkin mitolojik bir öykü anlatır. Bu öyküye göre; insanlar dört kollu dört bacaklı, iki başlı ve güçlü bir vücuda sahipken, kendini bilmezce tanrılara saldırınca baş tanrı Zeuskızmış ve onları ikiye bölerek cezalandırmıştır. Bundan sonra insanlar diğer yanlarını aramaya başlamışlardır. (Platon “Şölen” Çev:Selahattin Eyüboğlu, İş Bankası Yayınları İstanbul 2000) ()

.
Platon’da öyküdeki gibi aşkın diğeriyle bir olma, birleşme niteliği üzerinde durmuştur. Platona göre aşk, güzelliğin doğurduğu bir çekiciliktir, gerçek güzellik ise düşünce ile kavranan güzelliktir. Filozof aşkta mutlak ve temel bir güç görmüş ve en uçtaki ideal ve metafiziksel güçlere ulaşabilmek için bilgi edinme yolunun aşktan geçtiğini düşünmüştür.

.
Sipinoza aşkı mutlulukla o mutluluğu yaratan nedenin birleşmesi olarak tanımlar ve insanın aklını mkullanarak aşkı duru ve temiz bir duygu haline getirmesini ister. (Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi I”, İstanbul 2000) () St. Agustine de aşkı varlığının nedeni olarak görür ve “aşkım benim ağırlık merkezimdir, o nereye giderse ben de oraya giderim” diye tanımlar. “Aşk Üstüne” adlı yapıtı olan Stendhal da aşkı düşe benzetir. Aşkın körlükten de daha kötü bir durum içinde doğduğunu söyleyen düşünür, onun gerçek olanı görmediğine, kendisine göre bir gerçekçilik olduğuna inanır.

.
Aşk bütün filozoflarca yüce ve ince bir duygu olarak nitelendirilmez. Kimi filozoflar insanı yaşanılan gerçeklikten uzaklaştırdığı ve mutsuzluk verdiği düşüncesiyle aşkı olumsuzlamaktadırlar. Schhopenaur’a göre aşk, her şeyi tersine döndürmeye uğraşan bir şeytan ve düşmandır. Aşk, her zaman acı veren bir yalandır. ((Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998)
Aşk anlayışında karamsarlık ve kuşkuculuk ağır basan bir diğer filozof ise, varoluşcu felsefenin tanınmış filozofu, Jean Paul Sartre’dır. Ona göre aşk, “biz olma” değil özgürlüğün engellendiği bir yalnızlık alanıdır. Aşkın özgürlüğü kısıtlamasıno doğuran neden ise bireylerin kişisel ilişkilerdeki beceriksizliğidir.

.
Aşktan yaratıcı ve yüce bir duygu diye söz edenlerin aksine aşkı olumsuzlaştıranlarda erkeksi bir anlayış da görülmektedir. Platonik aşkları yücelten Aristotales, kadınlarla dostluk bile kurulamayacağını inanırken, Nietzsche kadınları “gelip geçici zevkler peşinde koşan eğlenceye düşkün ve sorumsuz” alt insanlar olarak nitelendirir. Bu erkekçi bakış açısı akıllara neredeyse meşru ve doğal olarak yerleşmiştir. Öyleki kadınlar bile bu eğilimi doğalmış gibi algılamışlar ve desteklemişlerdir. (Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi I”, İstanbul 2000) ()

.
Batılı düşünürlerin aksine İslam tasavvufunda aşk, mistik bir niteliğe bürünür. Tasavvufun temelinde erdem ve aşk yatar. Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, Mevlana gibi düşünürlerin anlattığı aşk, yaratana duyulan aşktır. Tasavvuf felsefesinde, dünyanın ve canlıların yaratılışları aşk ile açıklanır. Onlara göre, Allah’ın yeri göğü ve bütün varlıkları yaratmasının başlıca nedeni, yaratanın bilinmek ve sevilmek isteğidir. Sufiler aşkı iki başlıkta ele alırlar. Bunlardan birincisi, Allah’tan başka nesnelere ya da değerlere duyulan “Mecaz-ı Aşkı” dır. Diğer bir deyişle mecazi aşk, geçici suretlerden birini sevmektir. Bu aşkın objesi bir gün yok olabilir. Zevklerden arınmış olan gerçek aşka erişmek için bir ara süreç, bir araç olması koşuluylabu geçici aşk da olumlanır, çünkü herkeste gerçek aşka yetenek yoktur. Mecazi Aşk, bir alışkanlık ve yetenek kazandırır. İnsanı gerçek aşka hazırlar. Tasavvufta gerçek aşk, Hak aşkı dır. İnsanın aksine Allah doğmamıştır ve ölmeyecektir. Bu nedenle ona duyulan mutlak aşk sonsuzluğa açılır ve süreklidir. Onun için böyle bir aşk yüce bir duygudur. (Server Tanilli, “Yaratıcı Aklın Sentezi” İstanbul 1998, sy: 285) ()

.
Tasavvuf felsefesinin iki büyük düşünürü Mevlana Celaleddin-i Rumi ve Yunus Emre’dir. Mevlana’ya göre Aşk raks ve müzikle birlikte insanın olgunluğa ulaşmasının yoludur. Aşk yaratıcının vasıflarındandır. İnsan neyi ve kimi severse sevsin, bu sevgi gerçekı varlık olan tanrıya duyulan sevginin göstergesidir. Bu nedenle beşeri varlığa duyulan geçici aşk insanı gerçek aşka götüreceği için hoş görülür.
Tasavvufun diğer düşünürü Yunus Emre ise felsefesini aşk üzerine kurar ve bu kavramdan bir dünya görüşü ortaya koyar. Yunus Emre’ye göre evrende, üzerindeki tanrısal nitelikleri arttırıp yokluk ve karanlık niteliklerini azaltacak, yok edebilecek tek varlık insandır. Bunu yapmak için Tanrı insanın yüreğine sevgi bırakacaj, girdi,ği tarikatta şeriat ve marifet aşamalarından geçerek en yükse derece olan hakikate ulaşacaktır. Hakikat aşamasında insanın özünde kötülük kalmayacak, yokluktan ve karanlıktan gelen her şey eriyip yok olacak, sadece, Tanrı nitelikleri kalacaktır. Böylece insan tanrılaşacak, Tanrı ile bir olacaktır. Yunus Emre insanın tanrılaşması sözüyle, Tanrı ile bütünleşmenin derecesini anlatmak istemiş, bunun da aracının aşk olduğunu söylemiştir. Çünkü aşk her şeydir.

.
Yunus Emre için aşk, sadece sevenle sevileni kucaklayan bir duygu değildir. Aşk bir felsefe, aşk yaşama anlam veren bir dünya görüşüdür. Bu nedenle Yunus Emre, aşık bir insanın niteliklerini anlatırken olgun bir insanın, insanlara örnek bir toplum önderinin niteliklerini sıralar. Ona göre aşık insanın “kalbi temizdir, halka yukarıdan bakmaz, bilgiçlik taslamaz, emeği ile geçinir, bencil değildir, bölücü değil barıştırıcıdır, tutumlu, derli, topludur. (İlhan Başgöz, Yunus Emre I, İstanbul, 1999) ()
Öte yandan bu filozofik düşünce ve görüşlerin dışında Ozon Yılmaz, “Aşkın Evrimi” isimli kitabında şunları yazar; “Sevgi ile aşk ne eş anlamlı ne de birbirinden uzak ve karşıt kavramlardır. Sevgi ile aşk arasında bir zıtlık söz konusu değildir. İki kavramı birbirinden ayıran bir derece farklılığıdır. Yalnızca daha güçlü, daha derin daha içtenlikli duyumsanan, içerisinde cinselliğini de barındıran sevgiye aşk denilebilir. Bu açıdan aşk, birinin karşı cinsten birini çok sevmesi olarak da tanımlanabilir. Öyle ki, birine hoşlanma, ilgi, istek duyulduğunda bu, ‘seni seviyorum’ diye nitelendirilirken, daha yoğun duygulanımlar ‘sana aşığım’ veya ‘seni çok seviyorum’ diye ifade edilir. ()

.
Türk Sinemasında aşk deyince, bu düşünceler ışığında çekilen ancak film afişinde aşk sözcüğü geçmeyen çok miktarda aşkı konu alan filmler beyaz perdeye aktarılmıştır. Bunlar köy, kasaba ve kentsel yörelerde aşkı anlatan filmler olarak seyirci karşısına çıkmıştır. Bunlara kısa örnekler vermek gerekirse; “Seyit Han” Yılmaz Güney, “Kuyu” Metin Erksan, “Gökçe Çiçek” Lütfi Ö. Akad, “Kuma” Atıf Yılmaz, “Deprem” Şerif Gönen, “Cemo” Atıf Yılmaz, “Irmak” Lütfi Ö. Akad, gibi filmler, köy filmlerinde aşkı konu alan filmlerdir.
Kasaba filmlerinde aşk temasını işleyen filmlerden bazıları da; “Kambur” Atıf Yılomaz, “Bodrum Hakimi” Türkan Şoray, “Ve Recep Ve Zehra Ve Ayşe” Yusuf Kurçşenli, “Göl” Ömer Kavur, “Yazı Tura” Uğur Yücel.
“Şehirdeki Yabancı” Halit Refiğ, “Acı Hayat” Metin Erksan, “Vesikalı Yarim” Lütfi Ö. Akad, “Ne Umduk Ne Bulduk” Zeki Ökten, “Bizim Kız” Türker İnanoğlu, “Sultan” Kartal Tibet, “Fahriye Abla” Yavuz Turgul, gibi filmler de Kent filmlerinde aşk temasını işleyen filmlerden sadece bir kaçıdır.

.
Hangi coğrafi alanda geçerse geçsin konusu arabesk ve melodram olan filmlerde de aşk temalı filmler vardır ki bunlar özellikle anadolu’da gişe yapan filmlerdir. Bu filmlere de kısa kısa yer vermek gerekirse, “Son Hıçkırık” Ertem Eğilmez, “Boş Çerçeve” Ertem Eğilmez, “Mavi Mavi” İbrahim tatlıses, “Hülya” Nevzat Pesen, “Aşıksın” İbrahim Tatlıses, gibi filmleri sayabiliriz.
Aşk ve aşka dair anlatımlar sadece filmlerde yer almamakta, şiirlerde, romanlarda ve hatta mektuplarda satırlar ve sayfalar dolusu anlatılmaktadır. Marc Chagall () aşk hakkında şöyle diyor: “Yaşamımızda tıpkı bir ressamın paletinde olduğu gibi yaşama ve sanata anlamını veren tek bir renk vardır. Bu aşkın rengidir”

.
“Aşkı anlamak zaten güç. İki kişi arasında gidip gelen bir sürü denge üstüne kurulu aşkların her birinin sırrına vakıf olmak için, mektuplara göz atmak iyi bir yol” diyor Özden Çetin. () Sırası gelmişken tarihte yar almış ünlülerin aşk mektuplarına da Çetin’in dediği gibi bir göz atmadan geçmek sanırım konumuza haksızlık olur.

Fransa kralı IV. Henry’nin Gabrielle d’Estrees’e şunları yazmakta: Savaş alanından, Dreux önleri, 16 Haziran 1593
“Sizden haber almaksızın bütün bir gün sabırla bekledim; durmadan dakikaları saydım, zaten başka bir şey yapamazdım. Ama bir gün daha beklemeyi gerektirecek bir neden göremiyorum; uşaklarım tembelleşmemiş ya da düşmana esir düşmemişlerse elbette… Bundan sizi sorumlu tutmaya dilim varmaz benim güzel meleğim: Bana olan sevginize güvenim buna engeldir. Kuşkusuz hak ediyorum sevginizi, çünkü şimdiye dek aşkım hiç bu kadar büyük, arzum bu kadar sabırsız olmamıştı. Bu nedenle şu nakaratı bütün mektuplarımda yineliyorum: Gelin, gelin, gelin, benim sevgili aşkım. Gelin ve elinden gelse binlerce mili kat edip ayaklarınıza kapanacak ve oradan bir daha hiç kalkmayacak olan erkeği varlığınızla onurlandırın.

.
Burada olanlara gelince, kalenin hendeğindeki suyu kuruttuk, ama toplarımız yerleştirilemeyecek. Mantes’a varışınızın ertesi günü, kız kardeşim Anet’ye gelecek, orada sizi her gün görme zevkini tadacağım. Size az önce elime geçen bir portakal çiçeği demeti gönderiyorum. Eğer oradaysa vikontesin (Gabrielle’in kız kardeşi Françoise) ve iyi dostumun (kendi kız kardeşi Catherine de Bourbon) ellerinden öperim, size gelince sevgili aşkım, ayaklarınızı milyonlarca kez öpüyorum.”

Franz Liszt ise sevgilisi Marie d’Agoult’a şöyle sesleniyor mektubunda; “Marie! Marie! Ah’ Bırakın bu adı yüz kez bin kez tekrarlıyayım. Üç gündür benimle yaşıyor bu ad, bana azap veriyor, beni tutuşturuyor. Şu anda size yazmıyorum hayır, yanınızdayım, yakınınızdayım. Sizi görüyorum, sizi duyuyorum…Cennet, Cehennem, hepsi ve bütün bunlardan daha fazlası, hepsi içinizde…” ()
34 Aralık 1851 yılında Victor Hugo’dan sevgilisi Jüliette Drouet’e yazdığı mektuba gelince; “Bütün bu karanlık ve şiddet dolu günler boyunca harikuladeydiniz. Juliett’im. Sevgi istedim, getirdiniz, sağ olun! Gizlendiğim yerlerde,sürekli tehlikede beklemekle geçen gecelerin sonında, kapımda parmaklarınızda titreyenanahtarın sesini duyduğumda, kötülükler ve karanlık yok oluyordu. İçeriye ışık giriyordu! Çalışmalarıma ara verildiğinde yanı başımda olduğunuz o korkunç, ama müthiş tatlı saatleri asla unutmamalıyız. O küçük karanlık odayı, tavandan, duvarlardan sarkan o eski eşyayı, yan yana duran iki koltuğu, masanın bir köşesinde yediğimiz yemeği, getirmiş olduğunuz soğuk tavuğu yaşamımız boyunca unutmayalım; tatlı konuşmalarımızı, okşamalarınızı, kaygılarınızı, adanmışlığınızı hep anımsayalım. Beni sakin ve dingin gördüğünüze şaşırmıştınız. Bu sakinlik ve dinginlik nereden geliyor, biliyor musunuz? Sizden…” ()

.

Heloise’den Abelardus’a;
12. yy.da yaşamış biri filozof diğeri öğrencisi iki aşığın  Heloise’den Abelardus’a yazılan mektup “Aşk Mektupları” içinde önemli bir yer tutmkatadır. “Peter Abelardus döneminin ‘radikal’ filozofu ve din alimidir, Heloise de onun güzeller güzeli  sübyan sevgilisi ve öğrencisi hem çocuğunun annesi, daha sonra karısı, dönemin de en entellektüel kadınlarından biridir.. Gizli evlilikleri, Heloise’in dayısının Abelardus’u hadım  ettirmesi, ayrılan yollar, manastırlara kapanan yaşamlar. Heloise, ayni zamanda Abelardus için İsa’yi kullanan fütursuz hatundur. Abelardus kilisenin bazı öğretilerine karşı çıktığı için başı derde girer. Aralarındaki büyük aşkı ayrı düştüklerinde birbirlerine yazdıkları mektuplardan öğreniriz. ()
“Uğrunuza neler kaybettiğimi, kaderin menfur bir darbesiyle hunhar bir ihanetin sizi benden çalmakla bizzat beni benden çaldığını, bütün dünya gibi siz de biliyosunuz sevdiğim. Kaybımdan duyduğum kederin sizi yitiriş şeklimden duyduğum kederin yanında bir hiç olduğunu da. Üzüntümün tek nedeni sizsiniz, bana beni avutma lütfunu bir tek siz bağışlayabilirsiniz. Beni üzmek, bana mutluluk ve huzur vermek gücüne bir tek siz sahipsiniz. Benliğinizde sizden başka hiçbir şey aramadığımı tanrı bilyor, sizden bir şey istemedim sizi istedim.

Evlilik bağı aramadım, evlilik peşinde olmadığımı ve çok iyi bildiğiniz gibi doyurmak için çırpındığım arzular ve zevkler benim değil, sizindi. Eş adı daha kutsal ya da daha bağlayıcı gelebilir, ama metres sözcüğü ya da izin verirseniz cariye ya da fahişe sözcükleri bana daima hoş gelecektir.

Size yalvarıyorum, yaptıklarımı hatırlayınız, bana ne kadar çokı şey borçlu olduğunuzu düşününüz. Sizinle tensel zevklerin tadını çıkarırken, oek çok kişi bunu aşkla mı, yoksa şehvet duygularıla mı yaptığımı soruyordu kendiğne, ama şimdi, vardığım son nokta başlangıcın kanıtını oluşturuyor. Sonunda arzunuza boyun eğerek kendimi bütün zevklerden mahrum ettim. Şimdi artık her zamankinden daha da fazla sizin olduğumun kanıtı dışında, benliğimden geriye hiçbir şey alıkoymadım.

Bu nedenle kendinizi adadığınız tanrı adına, bendeki varlığınızı, elinizden geldiğince – hiç değilse tanrıya hizmet edebilecek gücü ve hazırlığı bulmama yardım edecek birkaç avutucu sözcük yazarak – yaşatmanız için size yalvarıyorum. Yalvarırım bana neler borçlu olduğunuz düşünün, yakarışlarıma kulak verin de bu uzun mektubu kısa bir sonla bitireyim; elveda yegane aşkım”.
Son olarak, “Aşk Mektupları” içinde yerini alan bir başka mektuba, İsmet İnönü’den Mevhibe Hanım’a yazılan ve onun karşılığı olan mektuplara bir göz atarak bu konuyu burada bitirelim;

İsmet İnönü’den; “Allah’ın bana ihsanı olan sevgilim. Neredesin? İnsaf et, şimdiye kadar postaya benim için bir kelime, bir teselli, bir selam bırakmadın mı?. Ben sürekli feryat ediyorum. Hep seni arıyorum. Benim kıymetli, bir tanecik sevgilim… Bir tek kelimeni alsam ’sıhhatteyim, rahattayım’dediğini okusam, en büyük saadetime nail olacağım.
Uzat dudaklarını ruhum..Yanaklarını uzat… Benim nurum ve saadetim olan o ismet yuvalarından ruhumun bütün hasret ve özlemiyle öpeyim. Aklımda, hayallerimde yalnız sen varsın. Bütün varlığımı sen dolduruyorsun, meleğim… Uçsana… Cenab-ı Hak seni daima başımın ucunda bulunasın diye yarattı. Neden uçup başımın üstüne konmuyorsun? “
Mevhibe Hanım’dan; “Bu mektubun yerine ah ne olur, ben gitmiş olsaydım. Emin ol, götürmüş olsaydınız, katiyen, zerre kadar kalbime korku, tereddüt gelmiyor. Bilakis koşa koşa uçarak gitmek size kavuşmak istiyorum. Sizi daima memnun ve mesut görmek istiyorum. Cenab-ı Hak’tan gözyaşlarımla afiyetini ve muzafferiyetini temenni ediyoırum.”

***
Türk sinemasında aşkı konu alan filmlerin isimlerine ve yönetmenlerine yukarıdaki satırlarda kısaca değinmiştim. Bunlar günümüzde her an seyredilebilir nitelikte olmasa da, çevrildiği yıllarda seyirci karşısına çıkmış, kimi zaman övgüye, kimi zaman da yergiye maruz kalmış filmlerdir. Bir de bunların dışında film afişlerinde aşk sözcüğü geçen “Aşk” temalı filmlerimiz vardır ki bunların sayısı 226 dır. Ben burada, filmlerin oyuncu ve teknik kadrolarıyla konularına ve varsa eleştirilerine dayanarak, biraz da yeteneğim dahilinde karikatürize ederek veya espri katarak filmleri Türk Sineması severlerine tanıtmak istedim. Amacım hiç kimseyi aşağılamak veya kızdırmak değil. Sadece Aşk temalı filmleri dilimin ve gücümün yettiğince sizlere sunmaktır.

.

.
Saygılarımla
Yalçın ÖZGÜL