Divan Oteli’ne Gezi ödülü

3088503778

Almanya’daki PKF Hotelexperts adlı kuruluş tarafından verilen ödül, yarın Münih’te yapılacak bir törenle, Divan Otelleri’nin sahipleri Ali Koç ile Semahat Arsel’e verilecek. Ödülün gerekçesinde Divan Oteli’nin Gezi Parkı protestolarında “Sivil dayanışma ve cesaretin önemli bir örneğini” ve “Misafirperverliğin kriz anlarında da ne kadar gerekli olduğunu” gösterdiğine dikkat çekildi.

Ödülün gerekçesini açıklayan PKF Genel Başkanı Michael Widman, Koç Grubu’nun son 100 yılda Türkiye’nin en büyük şirketlerini kurduğuna dikkat çekerek “Divan Otelleri küçük fakat imajı büyük 11 otel ve 1447 yataktan oluşuyor.

Bunun yanı sıra Divan Oteli ve Koç Ailesi son Gezi Parkı protestolarında sivil dayanışma ve cesaretin önemli bir örneğini göstermiş, misafirperverliğin kriz anlarında da ne kadar gerekli olduğunu kanıtlamıştır” dedi. 2007 yılından bu yana verilen “Hospitality Innovation Award”, uluslararası otelcilik alanında gösterilen başarı ve sosyal etkinlikler baz alınarak veriliyor. Ödüle son üç yılda Motel One oteller zinciri, SOS Kinderdorf ve Studiosus layık görülmüştü.

Divan otel 5 yıldızlı bir halk oteli olmuştur..

 

Reklamlar

SİNEMALAR, BENİM SİNEMALARIM

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Artık sinemaya, tiyatroya, sergiye, konsere ve sanatın birçok alandaki üretimine ulaşabilmek için AVM’lere girmek zorundayız. AVM’lere gitmek lanetlenmesi gereken suçlar, günahlar, ayıplardan değil elbette. Her çağın farklı dayatması ve kuşatması içinde üretiyor ve üretilenlere ulaşıyoruz. Bu çelişki ve çekişme içinde popülist ve elitist bölünmelerle yeniden yapılanıyor ve birçok güzel işi kaçırıyoruz.

Sistem içinde küçükte olsa güçlü kırılmaların yaşandığı bir ilkbahar ve yazdan sonra hakim olanı düzeni tüm eylemlerimiz ve alışkanlıklarımız çerçevesinde sorgulamamız ve meydan okumamız bizim elimizde değil mi? Öyleyse buyurun! Gittiğimiz salonları, mekanları, tercih ettiğimiz filmleri, girip çıktığımız, bir parçası olduğumuz aktivitelere rastgele bakalım!MINOLTA DIGITAL CAMERA

En son gittiğimiz sergi hangi salondaydı, hangi şirketin sanat küratörü tarafından belirlenmişti, kültürel vurgunculuk ve egemen sanat emperyalizmi kar öğesinin vazgeçilmez ince hesaplarıyla yapılmıyor mu? Kültür piyasaları, şirket yöneticisi mantığıyla çalışmıyor mu? Büyük şirketlerin birer sanat departmanı yok mu?

Dahası bu departmanlar sokakta kendi başına var olmaya, üretmeye, yaratmaya çalışan özgür sanatçıyı küçük esnaf durumuna düşürmedi mi, ya da yükseltmedi mi? Koskoca markaların reklam kapasiteleri, şirket sermayelerinin gücü, halkla ilişkileri, albenili vitrinleri karşısında birçok galeri, salon vs kapanmak, yok olmak zorunda kalmadı mı?

Zaten müzeler de zengin iş adamlarının kendi adlarına açtığı ve kendilerini açıkça çağdaş kültürün beğeni uzmanları ilan ettiği sofistike dükkanlar değil mi? Müzelerin, galerilerin, salonların şubeleri olması çok mu normal?

Evet, sanat özelleştirileli çok oldu ve bu her açıdan kötü sonuçlar da doğurmadı. Hatta üretimin yayılması ve alıcısına ulaşması açısından inkar edilemez kolaylıklar sundu. Tamam da durup dururken bu konu neden mi açıldı? Çünkü en son Emek sinemasıyla açıkça ilan edilen görüşün artık hemen hayata geçmesi gereğini hatırlatmak için yazıldı…

Elimizdeki son kaleleri güçlendirmek, desteklemek ve yaşatmak için. Kış geldi ve sinema salonları cazibesi de elbette arttı. Kaçınılmaz olarak AVM’lerin sunduğu imkanlar nedeniyle bu salonlar tercih ediliyor ve edilecek. Tabii ki gidelim izleyelim ve genellikle ana akım sinema filmlerini gösterime sokan bu salonların tadını çıkaralım. Ancak bu salonların bağımlısı olup birçok zorluk ve özveriyle çekilen ve salon bulamayan filmleri de takip etmeyi unutmayalım. Beyoğlu Sineması çok dolu ve özel bir film listesiyle bizleri bekliyor.

Gerçekten görülmesi gereken yerli ve yabancı program itinayla seçilmiş ve ilgi bekliyor. Ana motivasyonu sadece eğlence olmayan ve seyircisine düşünme, öğrenme, sorgulama öneren bir sinema. Üstelik bilet fiyatları AVM salonlarının neredeyse yarısı, fuayede satılan yiyecekler de çok daha ucuz. Kendinizi sadece müşteri değil biraz sanatsever hissetmenize sebep olan bir bütün…

Bu yüzden kapandıktan sonra yürüyüşler yapmak yerine şimdi iyi bir alternatif olarak tercih edilmeli ve gidilmelidir diye düşünüyoruz. En yeni, bağımsız ve büyük filmlerin bu küçük salonlarda oynadığı bilgisiyle Beyoğlu Sineması’nın programını web sayfasından sıkı sıkı takip ederek başka türlü izleme olanağı bulamayacağımız filmlere ulaşalım.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde ücretsiz film gösterimleri yapıldığını bilelim mesela. Program takip edilirse farklı bir içerik ve görüşle bir anlayış ve zihniyeti yaşatma çabalarını görelim.

İstanbul Modern ve Pera Müzesi salonlarının çok özel seçkilerini ve bazı filmler öncesi/sonrası sinemacılarla seyircinin buluşturulduğu harika programları kaçırmayalım.

Bu arada yazıda adı geçmeyen birçok dergicinin, sanatçının girişimleriyle kendi küçük salonlarında büyük filmler çevirdiklerini ve seyirciye ulaşmak için çok çalıştıklarını göz ardı etmeyelim.

Kısacası ana akım filmler kadar diğer film ve salonların da keyfini sürelim. Sadece festival zamanı hatırladığımız bazı salonları tüm sezon boyunca dolduralım ve sinemaya bazı şirketlerin tekelinden azıcık da olsa sıyırıp soluk aldıralım, soluk alalım. Siz de kendi salonlarınızı ve sunduğu imkanları paylaşın, birlikte zenginleşelim.

Keyifli seyirler…

 

GalataPerform ile Yaz bakalım

GalataPerform’un 2006 yılından beri yürüttüğü Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi’nin OYUN YAZARLIĞI ATÖLYE programı 2 Kasım 2013 – 7 Mayıs 2014 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Atölye, kendini tiyatroda yazarak ifade etmek isteyen herkese açık.

Katılımcıların Atölye kapsamında yazdıkları oyunlar arasından seçilenler, Mayıs ayında 3. Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali kapsamında profesyonel tiyatrocular eşliğinde sergilenecek.YMYT Atolye

Oyun yazımı atölyesi çağrısına cevap veren katılımcılar, Kasım ayından itibare GalataPerform’un Genel Sanat Yönetmeni tiyatrocu oyun yazarı ve yönetmen Yeşim Özsoy Gülan ve Bahçeşehir Üniversitesi Sinema Bölümü öğretim görevlisi ve Bakırköy Belediye Tiyatroları Dramaturgu Ceren Ercan önderliğinde “Çağdaş Tiyatro Atölyeleri” başlığı altında çalışmaya başlayacaklar. Atölyelerdeki diğer eğitmenler arasında Ankara Üniversitesi Dil & Tarih- Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü öğretim görevlisi Doç. Doktor Beliz Güçbilmez, Sorbonne Nouvelle Üniversitesi “Tiyatro”bölümü Lisans ve Yüksek Lisans mezunu Okan Urun da var.

25 hafta boyunca haftada 6 saat olarak gerçekleşecek atölyeler, 3 aşamalı olarak gerçekleşecek. Birinci aşama olan Kasım-Aralık aylarında katılımcılar dramatik yapı ve çağdaş tiyatro üzerine temel dersler alacaklar. Ocak-Mart ayları arasındaki ikinci aşamada yurt dışından gelen yabancı yazarların da bir uzun (masterclass) ve birkaç kısa atölye çalışması esnasında kendi oyunlarını geliştirmeye başlayacaklar. Atölyelerin üçüncü aşamasında katılımcılar eğitmenlerle birebir olarak kendi oyunları üzerinde çalışacaklar ve seçilen oyunlar Mayıs 2014te gerçekleşecek olan 3. Yeni Metin Yeni Tiyatro Festivali’nde değerlendirilecek.

Davetli yabancı yazarlarla da (Fransa, Polonya, Ukrayna) gerçekleştirilen çalışmalar kısa ve uzun süreli atölyeler olarak devam edecek. Geçtiğimiz senelerde davetli olarak ders veren yazarlar arasında Fransa’nın ENSATT Üniversitesi Oyun Yazarlığı Bölüm Başkanı Enzo Cormann, İskoçya’daki Traverse Theatre’dan Linda McLeanve Peter Arnott, İspanya’dan Katalan Devlet Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Sergi Belbel sayılabilir.

Yeni Metin Yeni Tiyatro atölye katılımcıları bugüne dek hem Türkiye’de hem de uluslararası alanda birçok başarıya imza attılar. Berliner Theatertreffen kapsamında, Türkiye’den son aşamaya kalan tek oyun, Yeni Metin Yeni Tiyatro kapsamında Hüseyin Alp Tahmaz’ın yazdığı “Kasaba” oyunu oldu. HeidelbergerYMYT ph  Melike &Felipe Barranco

Stückemarkt ’11 Festivali programına seçilen üç metinden ikisi de Yeni Metin Yeni Tiyatro kapsamında yazılan oyunlar oldu. Oyunu ile Avrupa’nın En İyi Genç Oyun Yazarı ödülünü alan Ahmet Sami Özbudak’ın “İz” ve Liseli Gençler Oyun Yazıyor Projesi’nden çıkan 17 yaşındaki yazar Fehime Seven’in “Türkiye Kayası” adlı oyunları festivalde okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluştu.

Geçmiş atölye katılımcılarının oyunları İstanbul sahnelerinde de oynamaya devam ediyor. Geçtiğimiz sezon Fehime Seven’in İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen “Türkiye Kayası” oyunu ve Ahmet Sami Özbudak’ın GalataPerform’da sahnelen “İz” adlı oyunları bu sezon da izleyici ile buluşmaya devam ediyor. Ayrıca geçen sene 2. Yeni Metin Yeni TiyatroFestivali’nde ‘sahnelenmiş oyun okuması’ yapılan Şenay Tanrıvermiş’in ilk oyunu “Dil”i bu sene GalataPerform sezon için hazırlıyor.

İlk oyunların değerlendirilmesine imkan sağlayan ve uluslar arası bağlantıları ve programıyla özgün bir atölye olma niteliğinde olan Yeni Metin Yeni Tiyatro Atölyelerine başvurmak için;

Başvuru Şartları:

  • 21 Ekim 2013 tarihine kadar yazdığınız bir oyunun ya da herhangi bir türde yazdığınız bir metnin 2 ile 10 sayfa arasındaki bir bölümünü yenimetinyenitiyatro@galataperform.com adresine özgeçmişinizle beraber gönderiniz.
  • 2013-2014 Yeni Metin Yeni Tiyatro Atölyeleri için kontenjan 25 kişiliktir. 2 katılımcıya burs verilecektir.
  • Mülakat tarihleri 23-24 Ekim günleridir. Randevular telefonla alınmaktadır. Tel: 0530 260 25 24

 www.galataperform.com

 

Altın Koza’da Yarışacak Kısa Filmler Belli Oldu

4449323859_9761029e81_m

Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından, 16 – 22 Eylül 2013 tarihleri arasında düzenlenecek olan 20. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında yapılacak, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması finalistleri belli oldu.

Başkan Vekili Zihni Aldırmaz, ülkemizdeki güzel sanatlar ile iletişim fakültelerinin sinema – televizyon bölümlerine devam eden öğrencilerin katılabildiği ve filmlerin kurmaca, belgesel, canlandırma ve deneysel dallarında değerlendirildiği Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’nda bu yıl, çeşitli üniversitelerden 42 filmin yarışmaya hak kazandığını belirtti.

Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması’nda her dört dalda en iyi film seçilen esere 7.500 TL ödül verilecek.

7.Uluslararası Antalya Kum Festivali

Bu yıl yedincisi düzenlenen Antalya Kum heykel festivali başladı. Devasa boyutlarda kum heykeller farklı ülkelerden gelen heykeltraşlar tarafından kısa bir sürede yapıldı.74118

Lara Beach’te sergisi gerçekleşen bu etkinliği TC Kültür ve Turizm Bakanlığı, Antalya Büyükşehir Belediyesi, Muratpaşa Belediyesi, Antalya Tanıtım Vakfı ve Antalya Gazeteciler Cemiyeti’nin de aralarında bulunduğu pek çok kurum desteklemektedir.

Her yıl farklı temalarla karşımıza çıkan festival bu senenin teması İmparatorluklar olarak belirlemiş. Cengiz Han, Napolyon, Sezar, Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Ulubatlı Hasan, Büyük İskender gibi önemli imparatorların kumdan heykellerini görmek mümkün. Bunun dışında çeşitli aktivite ve etkinliklerde düzenleniyor.

Ziyaretçiler özel olarak oluşturulan workshop alanında heykeltıraşlar eşliğinde bu ilginç sanatla tanışıp kendi eserlerini ortaya koyabiliyor.Sıcaktan bunalan ziyaretçiler için gece özel led aydınlatma sistemi ve müzik eşliğinde kum heykelleri görme imkanıda sağlanmış.Sergi 1 Mayıs tarihinde açıldı. Resmi açılış ise 1 Haziran tarihinde olucak.

Alarnetif sanatlar içinde en etkileyici olan kum heykel sanatını farklılığını hiçbir şeyin kalıcı olmadığı ve her şeyin bir gün yok olacağı felsefesinden alır.

190542_553374074685252_713673629_nuntitled571571_1

Etkinlik Global Design Art Works tarafından düzenlenmektedir..  http://www.gdaworks.com/

 

Hükümet Kadın

 

Şenay Tanrıvermişana logo
senayt@windowslive.com

 

Sermiyan Midyat’ın yazıp yönettiği film her haliyle Vizontele’yi çağrıştırıyor. İşleyişi, müzik seçimi ve kullanımı, çorak ve sarı toprakların fon olduğu coğrafya, dahası oyuncu kadrosu bile neredeyse aynı olunca ister istemez Vizontele anımsanıyor film boyunca. Aslında son derece ilgi çekici, farklı ve gerçekliği olan bir öyküsü var Midyat’ın. Üstelik kendisinin de rol aldığı senaryo son derece sıcak, samimi ve doğal espri anlayışıyla seyirciyi hemen kucaklayacak kadar zengin ve üretken bir dille yazılmış. Ancak memlekette Demet Akbağ’dan başka belediye başkanı karısını oynayacak oyuncu yok mu gerçekten? Konu güneydoğu da geçiyorsa ve belediye başkanı diye bir karakter varsa, karısını da Demet Akbağ oynamalıdır diye bir gizli kaide mi var? Belki de BKM yapımı filmler de başka türlüsünün düşünülmesi çoktan yasaklandı da bizim haberimiz yok! Vizontele gibi büyük gişe yapan bir film karakterini bambaşka yeni bir yapımda benzer bir rolle tekrar seyirciye sunarsanız hemen Siti Ana ve Xate Ana birbirine karışıyor.

hukumetkadinafis-21

Ancak Vizontele’nin içeriğinde hiç yeri olmayan çok önemli ve değerli bir konuya parmak basıldığını belirtmekte ve Midyat’ın hakkını teslim etmekte elbette boynumuzun borcu olmalıdır. Erkek egemen topraklarda eğitimsiz ancak iyi yürekli bir kadının hizmet etme mücadelesi esaslı ve etkileyici sahnelerle veriliyor. Çocuklarının arasında olası bir husumet oluşmasın ve kocasının hayali gerçekleşsin diye başkanlık koltuğuna oturuyor. Okuma yazma bilmeyen Xate Ana 14 yaşında evlendirilmiş bölge kadınlarından herhangi biri olarak, tüm kızların okumasını, zorla ve erken evlendirilmemesini açıktan tekrar tekrar söylüyor. Finali başlık parası karşılığı evlendirilmek istenen genç kızlarla yapması bölge gerçeğini eğlenceli ve umut vererek tamamlamasını sağlıyor. Mardin’de geçen filmde farklı din, dil, ırktan toplulukların her birinin diğerine ‘öteki’ olmadan yaşayabilmesinin verimliliği ve zenginliğine dikkat çekiliyor. İlk önce Ercan Kesal’ın ağzından ‘öteki’ olmadan var olmanın imkansızlığı, değersizliği ve kısırlığı güzelce öğretiliyor. Ortalarda bir yerde torununun ağzından aynı sözlerle mesaj tekrarlanıyor. Aslında bu kadar çok tekrar fazla gelse dahi cümlelerin çok didaktik bir ton içermemesi sayesinde vaziyet az çok kurtarılıyor.

Darbelerin insanlar üzerindeki olumsuz ve yıkıcı etkisinden, Ankara’nın ilgisizliği ve ulaşılmazlığından, bölge coğrafyasının zorlayıcı ve hapsedici yapısından kesitler verilirken olaylara kadın kahramanın gözünden bakılması renkli ve farklı bir tat yakalanmasını sağlıyor. Türkçe Kürtçe karışımı bir dil kullanılan öyküde kadınlar ekseninden ezilmişliğin, çaresizliğin ve eğitimsizliğin acısı eğlenceli bir anlatımla zenginleştiriliyor. Aslında politik hicvi ve ironisi eski Yeşilçam filmlerini anımsatsa da sağlam bir dramatik yapı oluşturulamadığından boşluklar doldurulamıyor. Midyat’ın canlandırdığı karakter ise Şener Şen’in eski filmlerindeki kötü adam tiplemelerine çağrışımlar yapıyor. Vizontele ve güçlü bir Yeşilçam etkisiyle ortaya karışık ancak eğlenceli bir film çıkartılıyor.

Yine de Midyat’ın kadın kahraman gözünden ve üstelik ağlatmayarak anlatmayı denediği ‘Hükümet Kadın’ iyi niyetli ve samimi bir yapım olarak izlenmeyi hak ediyor.

2012 ‘nin en iyi 10 yerli film listesi

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com

 

Adettendir yılsonlarında ve başlarında ‘en’ler seçilir, bizde kendi listemizi sokağımızdan sanatseverlerle paylaşmak istedik. En iyi 10 yerli film listesini hazırlarken fark ettik ki neredeyse söz birliği etmişçesine bütün listelerdeki filmlerin hepsi neredeyse aynı hatta sıralamalar bile birbirine çok yakın. Sonuçta gerçekten iyi filmler sinemaseverleri benzer şekilde etkilemiş ve farklı sebeplerle olsa dahi aynı sonuca götürmüştü. Buyrun bizim listemiz efendim.

1-CAN; Bizim için yılın en iyisi sessizce vizyona giren, çok ilgi görmeden giden ve Sundance Film estivali’nde yer almayı başaran Raşit Çelikezer’in yönettiği ‘Can’ıdır. 14 filmlik bu seçkinin içinde ‘Can’ kendine yer bulmuştu ancak Raşit Çelikezer hak ettiği alkışı ve övgüyü kendi ülkesinde çok hissedemedi herhalde. Oysa bazı yönetmenlerin öyle güçlü taraftarları var ki medya da daha film vizyona girmeden seyirciyi harika bir iş izleyeceğine şartlandırıp mutlaka izlemeye davet ediyorlar. Farklı konusu, işleyişi, muhteşem oyunculuk ve güçlü analizleriyle Can gidenleri can evinden vurmuştu. Sevmek, sevmemek, sevememek ve özellikle annelik gibi kavramlara bambaşka bir bakış açısı sunan ve ezber bozan Can’ın hakkının yendiğini düşünerek canımız yanıyor doğrusu…

2- BABAMIN SESİ; Şiirsel görselliği ve konusuyla ülke insanının gizli yaralarını mercek altına alan Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan sinemanın görsel sanat olduğunu bir kez daha hatırlattı. Maraş Katliamı gibi yasaklı bir konuya eğilerek hem siyasi duruşlarını vurgulayan hem de utançlarla dolu yakın tarihi son derece estetik bir dille görsellik çıtasını yükselten bir yapım. Büyük meseleleri küçük ve iddiasız cümlelerle ancak yarattıkları atmosferle güçlendiren Babamın Sesi gerçekten özlenen siyasi sinema için ilaç niteliğindeydi. Ayrıca küçücük bütçelerle kotarılan işin gücü, bu sanata aşık tüm gençlere ayrı bir heyecan ve ümit aşılamalı. Sinemamın sadece parayla değil, önce aşkla ve fikirle yapıldığının ispatı oldukları için ayrıca teşekkürü borç biliyoruz.

3- YER ALTI; Zeki Demirkubuz’un sinemamıza armağan ettiği bir başyapıt daha! Derinlemesine karakter analizleriyle adeta kahramanının iç organlarına varana kadar içine girmemizi sağlayan, insan denen çok muammalı ve pek çelişkili halleri önümüze koyan yönetmenin dünyasını çok sevenlerdeniz biz de. Neredeyse bir monologu çekmek hiçte kolay olmamalı! Anti-kahramanın kendine ve çevresine meydan okuduğu sahneler, kolay unutulmayacak replikler olarak hafızamıza kazınıyor yine. Zeki Demirkubuz varoluşun imkansız kavgasından, kaygısından, karanlığından zaferle çıkıyor.

4- ARAF; Yeşim Ustaoğlu Araf’la hem ödüllendirildi hem de çok fazla eleştirildi. Eleştirilerin odak noktasında kadın kahramanın çıkışsız bırakılması ve erkek egemen söyleme teslim olması vardı. Özellikle bazı feminist yazarlar kahramanın evlilikle kurtarılmasına ve aracı medyumun medya olmasına çok kızdılar. Ustaoğlu’na ana akım medyayı güzellediği ve kadın kahramanlarını erkek bir dille sıkıştırdığı gerekçesiyle kırıldılar, eleştirdiler. Sanki film yaşamın kendisinden sorumluymuş gibi eleştirildi. Oysa unutulmaz karakterlerin gerçeğin ta kendisi olmasına kızılması gerekmez mi? Gerçeklere gücü yetmeyenlerin Ustaoğlu’nun karakterlerine yeterince kahraman olmadıkları için sinirlenmeleri doğrusu ironikti.

5- EKÜMENOPOLİS-UCU OLMAYAN ŞEHİR; İmre Azem, kapitalizmle İstanbul’un istilasından arta kalan vahşi manzaranın akıl ve vicdan almaz sonucunu önümüze koyuyor. İstanbul’un katlediliş belgeseli olarak vizyona sessizce girip giden değerli işlerden biriydi. Onun da hakkı yendi Can gibi; pek konuşulmadı, neredeyse hiç yazılmadı. Aynen İstanbul’un tecavüz ve öldürülüşüne seyirci kalışımız gibi keşke bu önemli belgesele de seyirci olsaydık! Ancak kaçıranlar için DVD’sinin çıktığını hatırlatalım bari!

6- TEPENİN ARDI; Film vizyona girmeden ortalığa bir merak, heyecan ve peşinen beğeni hakim oldu fazlasıyla. Elbette Emin Alper’in öteki meselesine ve siyasi iklimine denk düşen filmi oldukça başarılıydı. Birçokları yılın en iyisi olarak Tepenin Ardı’nı kesin bir hükümle yere göğe sığdıramadı. Tek siyasi argüman kullanmadan tüm coğrafyanın genel iklimini resmetmek ve ete kemiğe bürümek büyük bir başarıdır ancak filmin seyirciye hiçbir duygu temasında bulunmaması ise eksik değil midir? Tepenin Ardı’nın erkeklik konusunu farklı boyutlarda ele alması ve her boyutla sorunsalın kılcal damarlarına varması şaşırtıcı bir etki yaratmıştır.

7- GÖZETLEME KULESİ; Pelin Esmer’in Yeşim Ustaoğlu’yla paralel bir konuyu işlemesine ‘pişti oldular’ gibi esprili bir dille yer verildi. Gözetleme Kulesi yine istenmeyen bir hamilelikle çaresizce ortada kalan genç bir kadının kendisine kucak açan bir erkek eliyle kurtarılmasının öyküsüydü. Tabii Pelin Esmer’de bir erkek himayesi olmadan çıkış yolu bulamayan kahramanı yüzünden epeyi eleştirildi. Yine de sinemasının gücü inkar edilemedi. Genç kadının evden kaçmak istediğinde üzerine yıldırım düşme sahnesi, yönetmenin başına bela oldu dense yeridir.

8- F TİPİ FİLM; Dokuz kısa filmin birleştirilerek uzun metraj bir filme çevrildiği F Tipi Film tecrit konusunu ele alıyor ve henüz vizyonda. Ülkenin karanlık, acı ve maskelenmiş gerçeklerini şiirsel bir dille anlatıyor film. Bazı sahneler gerçeküstü imgelerle tecritin dayanılmaz ve insanlık dışı yapısını dışa vururken çok gerçekçi bir etkiyle seyircinin yüreğine direkt teması başarıyor. Bilmemezlikten gelineni bilinir kılan film gerçeklerden kaçmak ve inkar etmek yerine yüzleşmek gerekliliğine davetiye çıkarıyor adeta.

9- LAL GECE: Reis Çelik, çocuk gelinlerin dramını işlediği filmin başrolünde İlyas Salman gibi usta bir oyuncuyu tekrar sinema dünyasına hatırlatıyor, kazandırıyor. Lal Gece izleyen herkesi bir yerinden yakalıyor ve içine çekiyor. Toplumsal gerçekçi bakış açısıyla, didaktik olmak arasında kalan yönetmen, başarılı oyunculuklar ve mekanlarla mevzudan sıyrılmayı başarıyor. TV kanallarında defalarca yayına konularak kitlelere izletilmesi gereken Lal Gece’nin gerçek bir öyküden yola çıkılarak yapıldığını bilmek bir kez daha üzüyor.

10- KÜF; Ali Aydın’ın ilk uzun metrajlı filmi Küf konusunu yönetmenin ‘Cumartesi Anneleri’nden esinlenerek yazmasından alıyor. Küf’ün yurtdışından aldığı ödüllerin haberleri geliyor ancak ne yazık ki henüz vizyon tarihiyle ilgili net bir bilgi gelmiyor. Kayıplar meselesini işleyen Aydın konunun ağırlığı altında ezilmemeyi başarıyor.

Her seçkinin kişisel değerlendirmeler olduğunu unutmamanız ve kendi özgün seçkinizi oluşturmanız dileğiyle…

..

Ayşe Nilgün Atılgan trafik kazası sonucu yaşamını yitirdi.

Şenay Tanrıvermiş

Barış Kekeç
ana logo

 baris@sinemasokak.com

 

SES ve sinema sanatçısı 57 yaşındaki Ayşe Nilgün Atılgan , Antalya‘da markete gitmek için yolun karşısına geçtiği sırada Mustafa Yakar yönetimindeki taksinin çarpması sonucu yaşamını yitirdi.cover

Kaza, dün 21.30 sıralarında İsmet Gökşen Caddesi’nde meydana geldi. Antalya’daki yakınlarına misafirliğe gelen Nilgün Atılgan, dün akşam alışveriş için evden çıktı. Markete gitmek için yolun karşısına geçmeye çalışan sanatçıya 57 yaşındaki Mustafa Yakar yönetimindeki 07  T 0077  plakalı taksi çarptı. Ağır yaralanan Ayşe Nilgün Atılgan, ambulansla Medical Park Park Hastanesi’ne götürüldü. Sanatçı, tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Polis sürücü Mustafa Yakar’ı gözaltına aldı.

Hem Sahnede hemde beyazperde

15 yıl önce vefat eden gazinocu Cengiz Tabakçı’nın eşi olan Ayşe Nilgün Atılgan, çeşitli gazinolarda sahneye çıkmıştı. 1970’li yılların beğenilen seslerinden olan sanatçı ‘Sana Bir Buse Vermedim Diye’, ‘Nerden Çıktın Karşıma’, ‘Çek Kayıkçı Kürekleri’ gibi şarkılarıyla ünlendi. Kadir İnanır, Salih Güney, Fikret Hakan gibi dönemin ünlü aktörleriyle birlikte 10’un üzerinde filmde rol alan sanatçı ‘Ah nerede’ adlı sinema filminde Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu ile başrolleri paylaştı.

Beyoğlu Sineması, Gözetleme Kulesi, Pelin Esmer ve Siyad

Özel Haber

Beyoğlu Sineması, Halep Pasajına girince karşınıza basamakları inerken mütevazı bir gişeyle çıkıyor. AVM’ler de sinemalar genellikle üst katlarda olduğu için eskisi gibi merdiven inecek olmak karanlık, kasvetli ve en önemlisi havasız sinema günlerini anımsatıyor. Ancak en baştan söyleyelim, hiçte öyle havasız, kasvetli ve can sıkıcı bir sinema ortamı yok Beyoğlu Sineması’nda. Hatta filme gelecek olan arkadaşlardan biri gelmeyince gişeye bileti iade ediyoruz ve sorgusuz sualsiz hemen paramızı güler yüzle vermelerine şaşırıp kalıyoruz. Olacak iş değil yani! Satılan mal geri alınmaz fikrine alışalı o kadar çok yıl geçti ki, masum bir mekana ve iyi insanların iş yaptığı güzel yıllara dönüyoruz sanki. Bir AVM’de asla söz konusu olamayacak bu ilişki iyi filmlerin oynatıldığı, iyi insanların çalıştığı ve sadece bilet satılmadığı, beraberinde güzel şeyler paylaşıldığı bir ortam müjdeliyor.

Neticede film salonuna girdiğinizde yarım saat reklam izlemeden film başlıyor. Üstelik her iki duvarları resimlerle süslü farklı bir salondayız, çaylarımızı 1.5 liraya aldığımız için gülümsüyoruz ve karanlık… Ding dong film başlıyor! Ay bu sesi de unuttuğumuzu bile unutmuşuz diyoruz. Keşke bazı şeyler hiç değişmese hayatta… Üstelik filme girerken Pelin Esmer’i de görüyoruz, film sonrası böylesine değerli bir yönetmenle konuşabileceğimiz için ayrıca heyecanlıyız. Daha ne olsun!

Gözetleme Kulesi ensest bir ilişki nedeniyle yalnızlığa ve çaresizliğe itilen genç bir kızla, ailesini kendi yaptığı bir kazada kaybeden ve kendinden kaçabilmek için dağ başında izole bir yaşamı seçen genç bir adamın hikayesi. Yönetmen ensestten neredeyse hiç bahsetmeden sonuçlarına odaklanıyor ve genç kızın acı, zorluk ve aslında imkansızlık dolu yaşamını yalın bir dille aktarıyor. Tam anlamıyla hüngür şakır ağlatabilecek, hatta yer yer heyecanla sarsabilecek bir ülke gerçeğini gayet mesafeli, süssüz ve sert bir mesafede göstermeyi tercih ediyor yönetmen. Bazen bu mesafe filmle bir özdeşleşme yakalama şansı vermediği için soğuk ve uzak hissettirse de, bazen de belgesel bir film izliyorsunuz duygusu yaratacak kadar gerçekçi bir etki yaratıyor.

Seher gerçekten hamile mi sorusu kafada iyice somutlaşıyor. Olur mu canım böyle doğum derken, Seher’in pek alışılmadık kramp ve sancıları bizi de kaskatı kesiyor. Kısacası Nilay Erdönmez’in muhteşem performansı, Pelin Esmer’in soğuk, mesafeli ve çok gerçekçi kamerasıyla adeta kesin ve net bir realiteye dönüşüveriyor Seher. Aslında çok zorlu, ve karanlık bir iç fırtınanın dalgalanmalarını minimal oyunculuğuyla büyüttükçe büyütüyor oyuncu. Yaşadıkları trajedilerden kendilerini suçlayan her iki karakterin kesişmesinden doğan büyük sessizlik oyuncular için oldukça zor bir sınav olmalı. Ancak her iki oyuncuda içsel hesaplaşmaları, çıkmazları ve çaresizliklerini sanat yönetimi ve güçlü mekanlar eşliğinde güçlendirmeyi başarıyor. Seher’in otobüs garında kaldığı oda ve karnını saklamak için giydiği kıyafetler unutulacak cinsten değil. Bazı binaların ve bedenlerin içinde ne gizler, ne acayip sırlar ve ne umulmaz acılar yaşanıyor sessizce diye düşündürüyor Pelin Esmer. Aramızda bu insanlar ve yanımızdan geçiyorlar gerçekliğinde çarpıcı portreler beliriyor kafamızda.

Filmin bitiminden sonra salondan fuayeye çıkıyoruz. Yönetmen, başrol oyuncusu Nilay Erdönmez ve değerli bir Siyad yazarının moderatörlüğünde toplanıyoruz. Seyirci sorularını soruyor ve Pelin Hanım büyük bir hoşgörü, özen ve nezaketle cevaplıyor. Özellikle mekan kullanımı ve filmin sonunda yanan bir ağaç hakkında soru yağmuru başlıyor. Hatta kader, suçluluk duygusu ve insan-mekan ilişkisi gibi derin, çetrefilli meselelere bulaşılıyor. Kimi zaman seyircinin sorusuna yönetmene fırsat verilmeden başka bir seyirci atlıyor… Yani filmden sonra derinleşen sohbet Pelin Esmer, Siyad, Nilay Erdönmez ve Beyoğlu Sineması sayesinde unutulmaz bir sanat etkinliğine dönüşüyor.

Artık, Beyoğlu Sineması etkinliklerine seyircinin mutlaka katılması sosyal bir sorumluluk ve hayatı derinleştirip zenginleştiren büyük bir keyife dönüşüyor…

Şenay Tanrıvermiş 

Tophane’den Çin’e yolculuk

Uğur Yılmazer

Uğur Yılmazer
ana logo

  ugurylmzr@gmail.com

 

                 “DUNHUANG’IN RENKLERİ: İpek Yoluna Açılan Büyülü Kapı”

Çin’in Dünya Kültür Mirasları listesindeki Dunhuang Mağaraları Sanatı Avrupada ilk defa sergilenecek.Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, China Arts & Entertainment Group ve Dunhuang Akademisi tarafından düzenlenen sergi , 1987 yılında UNESCO tarafından, Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilerek, koruma altına alınmış olan Dunhuang mağaraları (Mogao Taş Mağaraları) sanat eserlerini anlatmayı amaçlıyor. Burada yer alan resim ve heykeller MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde yeniden canlandırılacak. Bunun yanı sıra drama, dans ve akademik konferans gibi etkinlikler düzenlenecek.

Sergi, 15 Kasım 2012- 7 Ocak 2013 tarihleri arasında ziyarete açık olacaktır.

Kısaca Dunhuang;
Dunhuang , Gansu eyaletinin tarihi açıdan önemli bir şehridir. İmparator Han Hanedanı imparatoru Wu tarafından MÖ. 111 yılında kurulan ve kültür merkezi olan bu şehir, ayrıca ticaret yolu üzerinde yer almaktaydı. Yüzyıllar boyu rahipler topladıkları heykelleri Dunhuang’a getirmiş, yolu buradan geçen bir çok gezgin arkalarında duvar resimleri bırakmıştır.

Burada ki mağaraları Mogao Mağaraları adı altında toplayabiliriz. 366 yılında başlayan Mogao Mağaraları’nın sayısı, sonraki genişletilmelerle sürekli artıyordu. 7. yüzyılda hüküm süren Tang hanedanı döneminde ise Mogao’da Buda heykellerinin bulunduğu binden fazla mağara vardı. Bu nedenle Mogao Mağaraları, “Bin Buda Mağarası” da olarak adlandırılır.

Dunhuang Mogao Mağaraları’nın korunma çalışmalarına Çin hükümeti tarafından büyük önem veriliyor. Dünyanın dört yanından Mogao Mağaraları’nı ziyaret eden turistlerin sayısı giderek artıyor. Tarihi eserleri korumak için Çin hükümeti, Mogao Mağaraları’nın karşısındaki Sanwei Dağı eteğinde Dunhuang Sanat Eserleri Sergi Merkezi’ni kurdu. Burada ziyaretçiler için taklit mağaralar oluşturuldu.
Bazı mağaralar kapalı durumda. Duvar resimlerinin bu kültür mirası zarar görüleceği düşünülüyor. Bu bağlamda orjinallerine uygun sanal sergiler düzenleniyor. (Hong kong şehir üniversitesi etkileşimli görüntüleme ve şekillendirme uygulama araştırma ofisi, Dunhuang araştırma enstitüsü ve Hong kong dostları organizasyonu tarafından oluşturulan Hong kong Dunhuang dostları’nın yönetim kurulu başkanı Gabriel Yu tarafından desteklenen ‘’Saf Dünya: Dunhuang Mogao Mağaraları’na girelim sergisi burada açılmıştır. Burada gelişmiş sanal görüntüleme tekniklerini kullanarak, dijital görüntü ve ses efekleriyle üç boyutlu ortamda sergilendi.)
Bu mağaralar Budizm kitaplarının sakladığı mağara keşfedildiği dönemler yağmalanmıştır. İngiltere, Fransa, Rusya, Hindistan, Almanya, Danimarka, İsveç, Kore Cumhuriyeti, Finlandiya ve ABD’de Mogao tarihi eserleri bulunuyor. Bu ülkelerdeki eserlerin sayısı, tümünün üçte ikisini oluşturuyor.

Sergi 5 ana bölüm olarak düzenlenmesi düşünülüyor.

Bölüm I: Mekansal olarak Dunhuang

Dunhuang İpek yolu üzerinde 40 derece kuzey enlemiyle 92 derece doğu boylamında Çin ve Batı kültürlerinin kesiştiği stratejik bir noktadadır. İmparator Han Hanedanı imparatoru Wu tarafından MÖ. 111 yılında kurulan Dunhuang, çok kültürlü bir şehir olarak her zaman önemini korumuştur. Dunhuang mağaraları bölgede; Mogao mağaraları, Batı Bin Buda mağaraları, Yulin mağaraları, Doğu Bin Buda mağaraları ve Subei şehrindeki 812 mağaradan oluşan tüm mağaraları kapsar.

Bölüm II: 1000 Yıl Boyunca Dunhuang

Bu kısım farklı dönemlere ait sanat yapıtlarını sunarak Dunhuang’ın tarihsel değişim ve gelişimini anlatır. Dunhuang mağaraları sadece Çin kültürünü yansıtan bir sanat eseri değil; Yunan, Roma, Budist, Hinduist, Gandhara sanatları ve Orta Asya üslupları gibi Doğu ve Batı kültürlerinin birarada eridiği bir potadır. Sergi, Çinlilerle diğer halklar arasındaki toplumsal, politik, ekonomik, kültürel, bilimsel, teknolojik etkileşimleri göstermek açısından önem taşımaktadır.

Bölüm III: Buda’nın Nirvanası ve Tang Hanedanının Rüyası

Bu bölümde Orta-Tang hanedanlığına ait büyük Nirvana’ya Ulaşan Buda (Mogao mağaraları, 158 nolu mağara, batı duvarı) tasvir edilmektedir.

Bölüm IV: Harikulade Ustalık ve Özgün Görünüm

Bu bölümde farklı tarihsel dönemlere ait ve farklı üsluplara sahip dört Dunhuang mağarası canlandırılmaktadır.

Bölüm V: Etkileşimler

Bu bölümde, seyirciye Dunhuang sanatını daha iyi anlayabilmesi için eğitim kitapçıkları, sanat bulmacaları, fotografik görsel malzemeler, videolar, multimedia gösterileri gibi interaktif olanaklar sunulacaktır.

2012 Türkiye’de Çin yılı kapsamında Mimar Sinan Güzel Sanatlar üniversitesi çeşitli etkinlikler düzenlenecek.

Buradan etkinlik takvimine ulaşabilirsiniz. http://194.27.33.3/Tophane/content.aspx?id=300