Patron Mutlu Son İstiyor Fragman

Özet & detaylar

Yapımcı İsfendiyar, senaristlik yapan Sinan’ı romantik komedi filmi senaryosu yazması için Kapadokya‘ya gönderir. Burada bir butik otele yerleşen Sinan zor durumdadır. Çünkü ne yazacağı konusunda hiçbir fikri yoktur. Üstelik düşünmek için yeterli zamana sahip değildir. Patronu, işini bir an önce bitirmesi için ona baskı yapmaktadır. Sinan, butik otelin sahibi olan İzzet Bey’in kızı Eylül’le tanışır ve ondan çok etkilenir. Hatta ondan ilham alarak yazacağı senaryoyu onun üzerine kurmaya karar verir. Ancak bir sorun vardır: Eylül, ünlü bir oyuncu olan Faruk’la nişanlıdır. Faruk ile Sinan birbirlerini uzun zamandır tanımaktadırlar ve bu tanışıklık pek hoş anılarla dolu değildir. Çünkü Sinan, zamanında yakın arkadaş olduğu Faruk’un sevgilisini çalmıştır; bu yüzden de Faruk, Sinan’ı düşman ilan etmiştir.

 

Reklamlar

Düğün Dernek var..

21058128_20131115111007495.jpg-r_160_240-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Sinemaya kısa filmlerle, televizyona “Ramazan Güzeldir” ile giriş yapan, aslen bir uçak mühendisinin çektiği filmden bahsedeceğiz. Selçuk Aydemir, sadece altı günde ve kısıtlı bir bütçeyle çektiği Çalgı Çengi ve reyting kurbanı olan Üsküdar’a Giderken ile hissettirdiği farklı tonunu İşler Güçler ile pekiştirirken, oyuncu kadrosunun da harikalar yaratması ile birlikte, televizyonun en sevilen işlerinden birine yönetmen ve senarist olarak imzasını atmış oldu.

Dizilerde cesur davranarak hedef kitlesini netleştiren Aydemir, iş sinemaya gelince hedefi geniş tutmanın gereğini yeni filmi Düğün Dernek’te yerine getiriyor, Çalgı Çengi ve İşler Güçler’deki özgünlüğünden de biraz feragat ediyor. Çalgı Çengi’nin ardından yine Ahmet Kural ve Murat Cemcir ikilisini başrole taşıyan Aydemir, filmin kadrosunda da İşler Güçler’den aşina olduğumuz bir çok oyuncu ismi bir araya getiriyor, üzerine de Rasim Öztekin, Barış Yıldız ve Devrim Yakut gibi isimleri ekliyor. Tabii gözler Sadi Celil Cengiz’i aramıyor değil..

Tamamı Sivas’da çekilen film, köyün İsmail Abi’sinin şehir dışında okuyan oğlu Tarık‘ın bir gün aniden çıkagelmesi ve aynı ülkede çalışabilmeleri için Letonyalı kız arkadaşı ile bir an önce evlenmeleri gerektiğini söylemesi ile başlıyor. Oğluna kısa süre içerisinde örf ve adetlere uygun bir düğün yapmayı kafasına koyan İsmail Abi; Tüpçü Fikret, Tövbekar Çetin ve Muallim Saffet’in yardımlarıyla imece usulü bir düğün için kolları sıvıyor, ancak şeytanın işi yok ya, acele işe karışıyor. Her şey bu kadarla kalmıyor ama filmin sürprizlerini açık etmemek adına bilinen genel konunun ötesine değinmiyorum..

Fragman : 

Uluslararası Boğaziçi Film Festivali Başlıyor

76

“Herkes Film Çekebilir” sloganıyla 14 – 30 Kasım 2013 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleşecek olan Uluslararası Boğaziçi Film Festivali, 14 Kasım 2013 Perşembe gecesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda yapılacak açılış töreniyle başlıyor. 14 Kasım 1914 hâkim sinema tarihi algısı içerisinde Türk sinemasının başlangıcı sayılıyor. 30 Kasım 2009 ise Ahmet Uluçay’ın vefat tarihi. Bu iki önemli olaya öncelik vererek festival tarihini belirleyen festival ekibi, 100. yılını dolduran Türk Sinemasında yeni imkânlar ve yeni bakış açıları kazandırmayı hedefliyor. Etik, Estetik ve Teknik bütünlüğe sahip filmlerin kabul edildiği festivalde 60 kısa film yarışıyor. Festival bu sene ödüllerini kısa filmcilere dağıtacak.

 

14. İzmir Kısa Film Festivali başlıyor.

10818285096_f773d4ec9a_m

14. İzmir Kısa Film Festivali başlıyor. İlk kez 2000 yılında düzenlenmiş olan İzmir Kısa Film Festivali o günden bu yana Türkiye’nin en önemli kısa film festivallerinden biri oldu. İzmir’in sürekli ve düzenli gerçekleştirilen tek sinema organizasyonu olan festival, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Başbakanlık Tanıtma Fonu’nun önemli katkıları ile İzmirli sinemaseverlerle ücretsiz olarak 19 – 24 Kasım tarihleri arasında Fransız Kültür Merkezi’nde buluşuyor.

Bu yıl da festival izleyicileri, dünyanın en önemli kısa film festivallerde ödül kazanmış filmlerin yanı sıra, ilk kez gösterime giren filmlerle de buluşacaklar.

 

SİNEMALAR, BENİM SİNEMALARIM

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Artık sinemaya, tiyatroya, sergiye, konsere ve sanatın birçok alandaki üretimine ulaşabilmek için AVM’lere girmek zorundayız. AVM’lere gitmek lanetlenmesi gereken suçlar, günahlar, ayıplardan değil elbette. Her çağın farklı dayatması ve kuşatması içinde üretiyor ve üretilenlere ulaşıyoruz. Bu çelişki ve çekişme içinde popülist ve elitist bölünmelerle yeniden yapılanıyor ve birçok güzel işi kaçırıyoruz.

Sistem içinde küçükte olsa güçlü kırılmaların yaşandığı bir ilkbahar ve yazdan sonra hakim olanı düzeni tüm eylemlerimiz ve alışkanlıklarımız çerçevesinde sorgulamamız ve meydan okumamız bizim elimizde değil mi? Öyleyse buyurun! Gittiğimiz salonları, mekanları, tercih ettiğimiz filmleri, girip çıktığımız, bir parçası olduğumuz aktivitelere rastgele bakalım!MINOLTA DIGITAL CAMERA

En son gittiğimiz sergi hangi salondaydı, hangi şirketin sanat küratörü tarafından belirlenmişti, kültürel vurgunculuk ve egemen sanat emperyalizmi kar öğesinin vazgeçilmez ince hesaplarıyla yapılmıyor mu? Kültür piyasaları, şirket yöneticisi mantığıyla çalışmıyor mu? Büyük şirketlerin birer sanat departmanı yok mu?

Dahası bu departmanlar sokakta kendi başına var olmaya, üretmeye, yaratmaya çalışan özgür sanatçıyı küçük esnaf durumuna düşürmedi mi, ya da yükseltmedi mi? Koskoca markaların reklam kapasiteleri, şirket sermayelerinin gücü, halkla ilişkileri, albenili vitrinleri karşısında birçok galeri, salon vs kapanmak, yok olmak zorunda kalmadı mı?

Zaten müzeler de zengin iş adamlarının kendi adlarına açtığı ve kendilerini açıkça çağdaş kültürün beğeni uzmanları ilan ettiği sofistike dükkanlar değil mi? Müzelerin, galerilerin, salonların şubeleri olması çok mu normal?

Evet, sanat özelleştirileli çok oldu ve bu her açıdan kötü sonuçlar da doğurmadı. Hatta üretimin yayılması ve alıcısına ulaşması açısından inkar edilemez kolaylıklar sundu. Tamam da durup dururken bu konu neden mi açıldı? Çünkü en son Emek sinemasıyla açıkça ilan edilen görüşün artık hemen hayata geçmesi gereğini hatırlatmak için yazıldı…

Elimizdeki son kaleleri güçlendirmek, desteklemek ve yaşatmak için. Kış geldi ve sinema salonları cazibesi de elbette arttı. Kaçınılmaz olarak AVM’lerin sunduğu imkanlar nedeniyle bu salonlar tercih ediliyor ve edilecek. Tabii ki gidelim izleyelim ve genellikle ana akım sinema filmlerini gösterime sokan bu salonların tadını çıkaralım. Ancak bu salonların bağımlısı olup birçok zorluk ve özveriyle çekilen ve salon bulamayan filmleri de takip etmeyi unutmayalım. Beyoğlu Sineması çok dolu ve özel bir film listesiyle bizleri bekliyor.

Gerçekten görülmesi gereken yerli ve yabancı program itinayla seçilmiş ve ilgi bekliyor. Ana motivasyonu sadece eğlence olmayan ve seyircisine düşünme, öğrenme, sorgulama öneren bir sinema. Üstelik bilet fiyatları AVM salonlarının neredeyse yarısı, fuayede satılan yiyecekler de çok daha ucuz. Kendinizi sadece müşteri değil biraz sanatsever hissetmenize sebep olan bir bütün…

Bu yüzden kapandıktan sonra yürüyüşler yapmak yerine şimdi iyi bir alternatif olarak tercih edilmeli ve gidilmelidir diye düşünüyoruz. En yeni, bağımsız ve büyük filmlerin bu küçük salonlarda oynadığı bilgisiyle Beyoğlu Sineması’nın programını web sayfasından sıkı sıkı takip ederek başka türlü izleme olanağı bulamayacağımız filmlere ulaşalım.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde ücretsiz film gösterimleri yapıldığını bilelim mesela. Program takip edilirse farklı bir içerik ve görüşle bir anlayış ve zihniyeti yaşatma çabalarını görelim.

İstanbul Modern ve Pera Müzesi salonlarının çok özel seçkilerini ve bazı filmler öncesi/sonrası sinemacılarla seyircinin buluşturulduğu harika programları kaçırmayalım.

Bu arada yazıda adı geçmeyen birçok dergicinin, sanatçının girişimleriyle kendi küçük salonlarında büyük filmler çevirdiklerini ve seyirciye ulaşmak için çok çalıştıklarını göz ardı etmeyelim.

Kısacası ana akım filmler kadar diğer film ve salonların da keyfini sürelim. Sadece festival zamanı hatırladığımız bazı salonları tüm sezon boyunca dolduralım ve sinemaya bazı şirketlerin tekelinden azıcık da olsa sıyırıp soluk aldıralım, soluk alalım. Siz de kendi salonlarınızı ve sunduğu imkanları paylaşın, birlikte zenginleşelim.

Keyifli seyirler…

 

Behzat Ç.: Ankara Yanıyor

9891075955_46e04d086f_b

 

Serdar Akar’ın yönettiği ve Erdal Beşikçioğlu, Sanem Çelik, Nejat İşler ile Aslı Tandoğan’ın oynadığı Behzat Ç.: Ankara Yanıyor, 01 Kasım 2013’de Tiglon Film dağıtımıyla Adam Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Behzat Ç.’nin yokluğunda Cinayet Büronun başına Himmet adında bir Başkomiser atanmıştır. Himmet, İçişleri Bakanının öldürülmesini fırsata dönüştürmeye karar verir ve ekibini Terörle Mücadeleye yardımcı olmaya yönlendirir. Başkomiser Himmet, bir bakkal ve Alman Konsolosluğunda görevli bir Almanın cinayetlerine önem vermeyince Behzat Ç. geçici olarak göreve çağrılır.

 

Kutsal Motorlar

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

En baştan söylemekte fayda var; ana akım sinemaya ait olmayan bu film hiç sıkmıyor ve seyirciye başından sonuna sürprizler sunuyor. Fantastik, bilim kurgu, dram, komedi ve müzikal türleri birbiri içinde eritirken az ama öz diyaloglarıyla tam yürekten vuruyor ve seyirciye unutulmaz bir sinema şöleni sunuyor. Türünün kaygan olması gibi olay örgüsünün ve dramatik yapısının da esnek olması kutsal bir iş çıkartıyor ortaya. Dolayısıyla filmin konusunu özetlemek, temasını ve mesajlarını veya cümlesini bulmaya, anlamaya çalışmaktan vazgeçip, ötesine geçmek ve keyfini sürmek gerekiyor.20380135.jpg-r_640_600-b_1_D6D6D6-f_jpg-q_x-xxyxx

Sezgilere, duygulara ve söze sığmayan düşüncelere özgü bir ironik şiir dize dize akıyor sanki. Ancak bir yandan da filmin temel aldığı bir ana karakter etrafında akan gerçeküstü olaylar tuhaf bir şekilde benimseniyor, inandırıyor. Belki de inanma ihtiyacını aşan olaylar zinciri fazlasını verdiği için film kendine tutsak alıyor seyirciyi. Artık Leos Carax’ın hafiften Godard’ı anımsatan kendi dünyasının izleyicisi olma gayreti başlıyor. Gayret deyince filmin yorucu bir temposu ya da seyirciyi çözümlemeye zorlayan olaylar düğümü de söz konusu değil. Sadece belki bu noktada bütünlük kazandırılamadığı veya bütünlüğünü ifade etmediği ya da edemediği için eleştirilebilir. Ayrıca sessiz sinemadan bugüne sinema tarihinin farklı dönem ve türlerine hatta Transformers’a özel ve fazladan saygı duruşunda bulunan film bir rüya gibi düşünülürse bütünlükte kazanıyor.

Farklı görsel sanat disiplinlerinden beslenen film parça parça öykülerden oluşuyor ve parçalar bir karakterde vücut bulduğu gibi ilintisiz olaylar birbirine göndermeler ve linklerle ekleniyor. Bu açıdan bazen eklektik dursa da genel olarak her zerrenin bütünü sağlamlaştırdığı tuhaf bir atmosfer oluşuyor, büyülüyor. Filmin anlatmaktan çok hissettirmek istediği sıkışmışlık ve hüzün yine filmden alıntı muhteşem bir cümleyle özetlenebilir; “Cehennemin dibinde bir balo sergiliyoruz. Hepimiz sarhoşuz. Ölü ve sarhoş…”

Rolden role giren ve her yeni rolle başka bir macerada sürükleyen Denis Lavant’ın oyunculuğu hem virtüöz bir oyuncunun hünerlerini göstermesi hem de oyuncunun çıkmazını, oynama aşkını ve bu aşkın öldürücü, yorucu, hüzünlü ve bir o kadar da anlaşılmaz zevklerini anlattığı bir temelle bir kez daha kutsanıyor. Yani Denis Lavant’a yazılmış bir güzelleme olarak tüm oyuncu sevdalılarının dertlerini de övgü ve saygı dolu bir methiyeyle yüceltiyor yönetmen. Yaşamak için her rolün hakkını vermek, başka hayatlara değmek ve bilmediğin ruhlara girip çıkmak zorunda olan oyuncu sadece oyuncu bir karakteri anlatmakla yetinmiyor sanki. Sıradan hayatların bütün ciddiyetle oynanan rollerine soru işaretleri ve gölgeler düşürüyor. Dahası Crononberg’in ‘existence’ ve ‘videodrome’ başyapıtlarında olduğu gibi insanoğlunun varoluşuna dair sorular sorarken makineleşen insanı ve insanlaşan makineleri müthiş estetik sahnelerle resmediyor. Sonuçta gülünç duruma düşen insanoğlunun çıkmazı gülümsetirken üzüyor.

Carax, filmin ardında bir hikaye olmadığını, birbirine bağlanmış bazı imgeler ve duygular olduğunu söylese de bir bütün oluşturmaya eşikte durduğu için engellenemez şekilde karakterin canlandırdığı kişiliklere bu şekilde yaklaşılıyor. Çünkü bu yanılsama seyir sırasında ve sonrasında da seyircinin kafasında birbirine yaklaşıyor, hatta kimi zaman iç içe geçiyor ya da yönetme söyleşisinde ele vermek istemediği gizi filminde de tam açık etmeden sık sık fısıldayıp kaçıyor gibi… Farkında olmadan bolca ‘gibi, sanki, belki’ gibi kelimelerin kullanılması da bundandır ‘herhalde’. Evet bu filmde hiçbir şey kesin, net ve gerçekçi değil ancak yeterince fulu ve sürreal de değil. Allah aşkına nedir o zaman konu diyorsanız hayal gücünün sınırlarını zorlayan imgelerin toplandığı bir sezgiler havuzunda çağdaş bir rüya olarak özetlenebilir ‘belki’. Sezgilerin semboller, masallar ve kabuslarla dansıdır ‘sanki’. Çağımız sanatçılarının ortak bilinçaltı deşifre kodlarının tablosudur ‘gibi’…

Bence gidin yani!

Amerikan rüyası ‘zor kazançla’ güldürüyor!

 Sinema Sokağı Sanat logo

Şenay Tanrıvermiş
senayt@windowslive.com
Sinema Editörü

 

Son derece sıradan bir fragman ve afişlerden sonra beklentiyi Amerikanvari bir komediye indirgeyen ‘Zor Kazanç’ aslında aksiyon/dram/komedi türleri arasında gidip gelirken koskoca Amerikan rüyasının nasıl bir kabus olduğunu hikaye ediyor. Üstelik filmin gerçek yaşam öyküsünü senaryolaştırdığını öğrenince her şey daha da anlam kazanıyor. Bir spor salonunda çalışan üç vücut geliştirme danışmanının ne kadar çalışırlarsa ve imkansızı başarırlarsa başarsınlar yine de kendilerine biçilmiş hayatın içinden çıkamamasının sıkıntısı son derece eğlenceli ve akıcı bir dille anlatılıyor.01zorkazanc_d

Amerikan rüyasının muhteşem bir ev, kocaman bir bahçe, içinde pırıl pırıl bir havuz, cins ve sevimli bir köpek, etrafında güzel kadınlar ve pahalı arabalar olduğu klişesi masaya yatırılıyor. Bu paketin herkese nasip olmadığı ve tüm bunlara sahip olmadan yaşamanın ise sadece faturalara yetişilmeye çalışılan bir hayattan ibaret olduğu yanılsaması adım adım gösteriliyor.

Her adımda bir klişe hayal daha kabusa dönüşüyor. Bütün temel amacın apartman dairesinden çıkarak lüks bir villaya geçmekte yattığı ve eğer çok çalışırsan mutlaka kazanacağın, yoksulları Tanrı’nın bile sevmediğine inanılan toprakların acı dolu reçetesi sonunda hep daha hasta ve mutsuz bir toplum yaratıyor. Amerika’nın ‘demokrasi’yi bir meta gibi başka ülkelere satma politikası film boyunca mutluluğu satın alınacak bir ürün gibi görenlerin rüyasında kendisini hortlatıyor, sık sık sıçratıyor, irkiltiyor ve çokça mide bulandırıyor ama güldürmeyi hiç ihmal etmiyor.

Çünkü hayalleri gerçekleştirme yolunda başkalarını kandırma, hakkını gasp etme, ezme ve yok etme dahil her türlü eylem mübah görülüyor ve ortaya öyle kaba bir mizah çıkıyor ki göz göre göre inanılan yalanlar bazen kahkahalara boğuyor. Aynen Amerikan politikasının diğer ülkelere uyguladığı meşru politikada olduğu gibi… Zaten film boyunca bu mantık ve kaynak ifşa edilerek kahramanlar kendilerini haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Böylece salt ülke politikaları kritize edilmiş olmuyor, aynı zamanda kendi varoluşlarındaki hastalıklı mantığın iklimi gösterilmiş oluyor.

Bu iklimi yeşerten filmler, müzikler, meşhur aforizmalar, pop kültür, dini kalıp yargılar ve dayatmalar basit, direkt ve eğlendiren bir dille eleştiriliyor. Üstelik tüm eleştiriler sistem mağdurları tarafından sürekli kutsanarak yapılıyor. Dahası anlaşılması güç bir dil kullanmadan, entelektüel bir üslup veya üst bir perdeden aktarılmıyor olaylar. En yalın hatta en kaba ve berbat haliyle sistem soyundurulup tüm çirkinliğiyle etrafa saçılıyor. Nerede şık, cici, lüks, düzenli, kutsal ve legal bir yapı varsa arkasında, altında ve içinde bağırsakları dağılmaya hazır absürt bir pislik yığını saklanıyor.

En ufak bir dokunuşta güzelin içinden çirkin, cicinin içinden kaka, kutsalın içinden şeytan, legalin içinden kanunsuzluk ve çok daha fazlası patlıyor. Şık bir paketle süslenerek vaat edilen hayatlar fiyaskosu açıldıkça, çaresiz ve kuşatılmış insanların rüya olarak gördükleri sistemin korkunç kabusu karakterlerin üzerine çöküyor. Dünyayı kan gölüne çeviren iğrenç Amerikan politikası kendi vatandaşının şık evlerinde birçok gizli suçu barındırıyor. Kanlı geçmiş ve bugün, halıların alt döşemelerinden hortlayınca yapılan her yama yeni bir çıkmaz leke oluşturuyor. İktidarın en küçük hücreye yansıyan çirkin yüzü gayet net resmediliyor.

Kısacası ‘Zor Kazanç’ uzun zamandır vizyona girmeyen ‘iyi’ gişe filmlerinden biri olarak ana akım bir filmin vermesi gerekenden çok fazlasını önünüze yığıyor. Eğlendiriyor, düşündürüyor, güldürüyor ve yer yer üzüyor. Yozlaşmış ideoloji ürünü karakterlerin çıkmazları bolca aksiyonla taçlandırılırken sinema tarihinin birçok klasiğine de göndermelerde bulunuluyor. Kolay ve basit görünenin içinden adeta sihirbaz gibi tavşan üstüne tavşan çıkartan yönetmen Micheal Bay, kendini gerçekleştirmenin yolunu vücudunu geliştirmek sananlara sert bir tokat patlatıyor.

Spor salonlarında kaslarını şişerek var olmaya çalışanların yok oluşu ve sönen hayalleri Mark Wahlberg, Anthony Mackie’nin ve Dwayne Johnson’un performanslarıyla göz dolduruyor.

  • Fragmanı  :  Zor kazanç
  • Yüksek çözünürlük afişe üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz..

 

Zor Kazanç Fragman (2013)