.

Gergedan Mevsimi’nin açılışı dünya sinema tarihine adını yazdırmış yönetmen, yapımcı, oyuncu ve yaratıcılarının isimleriyle birlikte bizim oyuncularımızın isimlerini okumanın keyfini ve şaşkınlığını yaşatıyor. İlk yarının tamamına yayılan muhteşem İstanbul manzaraları ise bize ‘ öteki’ diye bakılmadığında büyüleyen şehri perde de parlatıyor adeta. Batılı kameranın doğuyu gizemli, tehlikeli, geri kalmış ve vahşi gösteren ön yargıda ısrarlı objektifi de olmayınca galiba seyrine doyum olmaz bir film başlıyor heyecanı sarıyor ister istemez. Bakir, estetik, temiz ve maviyle griliklere boyanmış İstanbul hayran bırakıyor.

Olmadık inşaatların kırık tuğlaları arasında patlayan sihirli görüntüler İstanbul’a yazılmış acıklı bir methiye gibi yürek burkuyor. Zaten filmin geneline hakim olan yaralı kalplerin sancıları mavi ve gri ara tonlarıyla hissettiriliyor. Öyle sahneler yakalanmış ki film kamerayla çekilmemiş, ressam eliyle çizilip boyanmış duygusu yaratılıyor.

Bu yüzden de soyut resimler gibi duran bazı sahneler sinemanın sınırlarını zorlayacak ve kelimelerle dışa vurulamayan duyguları tanımlayacak kadar güçlü duruyor. Yönetmen sinemasının tüm özelliklerini taşıyan bu film aslında giriş gelişme ve sonuç evrelerini çalıştırarak ilerlese de ilerlemiyor ve yönetmenin bilinçaltı sayıklaması etkisi gibi tam olarak izah edilemiyor. Özellikle gergedan, at ve kaplumbağa metaforları hem yönetmenin daha önceki filmlerine hem de sinema sanatının birçok başyapıtına incelikli ve etkileyici göndermeler yaparak entelektüel zihinleri okşuyor.

Yine de klasik anlatı izleme alışkanlığıyla neden-sonuç bağıntısı kurmaya çalıştıkça can sıkıyor. Tam olarak nedensiz ve sonuçsuz bir film izleme gayretine girildiğindeyse birbirinin devamı niteliği devamındaki olay akışı neredeyse sinir bozuyor. Çünkü bazı inandırıcılığı öldüren karakter ve olaylar zinciri filmden koparttıkça koparıyor maalesef. Örneğin; Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı şoför karakterinin, şair hapse düşünce kazandığı yaptırım gücü açıklamasız bir fantezi gibi kalıyor ortada. Üstelik her taşın altından, her köşe başından, evin içindeki arka odadan ve hapishanenin koridorlarından çıkması ise bir süre sonra sıkmaya başlıyor. İnandırmasa da sürüklese bari beklentisini de boşa çıkarıyor çünkü tempo metaforik görsellerin kopukluğuyla iyice yavaşlıyor. Ayrıca dış sesin okuduğu şiirler anlatıyı rüya, hayal, gerçek arasında bırakıyor. Bunca aksaklıktan sonra bir de sürekli birbirini yanlış anlayan karakterlerin dramları ve işin içinden çıkılmaz yeni düğümlerle yepyeni acılara düşmeleri hikayeyi iyice düşürüyor.

Bahman Ghobadi ismi ve İran sinemasının, tüm sanatseverler dünyasında beklenti yaratan ayrıcalıklı konumunu hak etmeyen ve sonuçta hayal kırıklığı yaratan Gergedan Mevsimi maalesef politik bir film olarak da yazık ediyor. Behrouz Vossughi, Monica Bellucci, Caner Cindoruk, Beren Saat ve Belçim Belgin’in göz dolduran uyumlu oyunculukları aşırı doz melodram ve imge yüklemesiyle çöktükçe çöküyor. Yılmaz Erdoğan şüphesiz filmin en ışıldayan oyunculuğunu sergiliyor, Belluci ise sanki gerçekten Türk veya İranlı bir sima kadar gerçekçi bir ifadeyle inandırıyor. Öykünün metafor sağanağıyla izleyici zaman zaman boğmasına ve klişe melodram öğelerinin taklitçi kolajlarına rağmen oyunculuklar kusursuzluğuyla fark yaratıyor.

Keşke Ghobadi uysa da uymasa da bu kadar çok biçim ve içerik esinlenmelerini taklide vardırmasaydı. Üstelik Martin Scorsese’in filmin dağıtımını üstlendiğini öğrenince metinler arası zengin, evrensel ve özgün bir anlatıya ister istemez kesin gözüyle bakılırken bütün bildik öğeler üst üste bindirilmeseydi… Çünkü farklı coğrafyaların başka öykülerini duymaya ihtiyacı olan bir grup sanatsever Gergedan Mevsimi’ni sevmek için zaten bekliyordu.

.

Şenay Tanrıvermiş

Reklamlar